Bir Anarko Kapitalizm Eleştirisi: Kamusal Malların Ve Devletin Meşruiyetinin İncelenmesi – Jeffrey Bow

Hasan Ayer

Hasan Ayer

Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz filolojisi lisans öğrencisidir. Kualia Felsefe dergisi dışında birçok oluşumda çevirmenlik yapmaktadır. Siyâset felsefesi-teorisi ve bilimi ilgi alanı. Ağırlıklı olarak liberal ve muhafazakar siyaset teorisi ile çokkültürcülük üzerine çalışıyor

 

Devleti meşru kılan nedir? Kamu mallarını sağlama zemininden hareketle devlet meşrulaştırılır mı? Devlet tarafından sağlanan mallar bireysel özgürlükler üzerine yerleştirilen sınırlamalardan önemli mi? Eğer devlet en iyi ihtimalle bir gerekli şeytan olarak karakterize ediliyorsa o halde onun varlığını ona aslında ihtiyacımız olduğunu ispat ederek meşrulaştırmalıyız. Devlet kaçınılmaz bir biçimde istediğimiz biçimde hareket etme özgürlüğümüzü ihlal edecektir. Bundan dolayı bu türden ihlallerin meşru olduğunu hissetmemiz için devletin biraz meşruiyet sahibi olduğunu kabul etmeliyiz. Eğer devlet bazı malların (Devletin olmaması durumunun halinde temin edilemeyecek olan) teminatçısı olarak görülebilseydi o halde muhtemelen bu; devleti ve onun özgürlük ihlallerini meşru kılardı.

Barışı ve düzeni sürdürmek veya yabancı teröristlerden toplumu korumak için ona ihtiyacımız var mı? Çevreyi korumak veya pazarın işlemesi için gerekli koşulları sürdürmek için gerekli mi? Bu ihtiyaçlar kamu malları olarak karşılanır çünkü bireyler tarafından değil kamu tarafından tüketilirler. Pazardaki malların serbest mübadelesi özel malları yararlı bir şekilde dağıtabilir çünkü pizza gibi özel mallar özel bireyler tarafından tüketilirler. Ancak bir kamu malı herkesin görebileceği bir şekilde tüketilir. Michael Taylora göre ‘’ Bir mal eğer bir dereceye kadar bölünememezlikle veya malın ortaklığı ile* karakterize ediliyorsa, yani eğer kamunun herhangi bir üyesi tarafından malın herhangi bir biriminin tüketimi bir diğer üyeyi aynı birimi tüketmekten alıkoymuyorsa veya eşit bir biçimde herhangi bir birim mal kamunun her üyesi için yapılıyorsa kamusaldır. Toplumsal düzen, savunma, temiz çevre ve piyasa düzenlemeleri herkes için yararlıyken bir dilim pizza (Özel mal) onu tüketen tek bir kişi için yararlıdır. Devlet kesin bir biçimde pizzanın üretimi ve tüketimi için gerekli değilken, muhtemelen kamu mallarının üretimi ve tüketimi için gereklidir.

Siyaset felsefecileri devletin rolü, meşruiyetinin kaynağı ve hiçbir şekilde bir meşruiyete sahip olup olmadığı üzerine tartışmaktadır. Anarşitler (Hem komüniteryan hem kapitalist) sırf kamu mallarını tedarik ediyor diye devletin meşru olmadığını iddia etmektedirler. Bu makalede çevrenin korunumunun anarko-kapitalistlerin sağlayamayacağı bir kamu malı olduğunu göreceğiz. Aynı zamanda anarko-kapitalizmin toplumsal düzeni sürdürme planını komüniteryan anarşizmin fikirlerine bazı kıyaslamalar ile inceleyeceğim. Michael Taylor’ın argümanlarını komüniteryen anarşizmin temsili olarak ve David Friedman, Jan Narveson ve Murray Rothbardınkileri ise anarko-kapitalizmin temsili olarak ele alacağım.

Devlete karşı anarşist eleştirinin tam gücünde olması için, anarşistler kamu mallarını tedarik etmenin cezbedici yollarını sunmalılar.  Bu komüniteryen anarşistlerin toplumsal uyuma karşı bir tür baskı ile hükmedilen, ki bu en az devlet otoritesi kadar otonomiyi tehdit eder, homojen toplum savunusunu bırakmaları gerektiği anlamına gelmekte ve eş zamanlı olarak ütopik bir hayal dünyası dışında bir şey sunmaktan kaçınmalılar. Anarko-kapitalistler çevreyi harap eden ve ekonomik eşitsizlik ile lime lime edilmiş bir toplumu savunmaktan kaçınmalılar. Karşılıklı yardımlaşmaya veya piyasaya inanç anarşistler için gerekli olabilir fakat bu inancı paylaşmayanlar için yeterince ikna edici değildir. Anarşizm bireylerin rasyonel ve yaşamlarını devletin müdahaleci gücü olmaksızın barışçıl ve üretken bir tavırla düzenlemeye bütünüyle becerikli olma inancı tarafından gerekçelendirilmektedir (motivated). Devlet, bireylerin rasyonel özerkliğine müdahale ettiği için şeytan olarak görülmektedir. Devlet bireylere kendisini dayatan ve onların bütünüyle rasyonel otonomilerini uygulamalarını engelleyen en yüksek (supreme) rütbeli otoriteyi kendinde cisimleştirir. Birey bağımsız bir biçimde ahlaki yargılara veyaut yararlı olasılık hesaplamalarına varabildiğinde ve bu yargılar temelinde özgür bir biçimde davranabildiğinde bir otonomiye sahiptir. Anarşizm aklın ve ahlaki yargıların uygulanmasını her zaman savunur (Tabiki bu tasarıya bir birey örneğin bir çocuk veya zihinsel engelli bir kişi uymadığında veya bir kimsenin kimin bütünüyle rasyonel olup kimin olmadığını söyleyebilme yetkisine sahip olduğunu bilmenin herhangi bir yolu olmadığından bunu belirlemek zordur). Anarşistler bireylerin kendi ahlaki yargılarını uygulamada özgür olmaları gerektiğine ve bütün bir bireyler topluluğunun devletin kendi yargılarını dayatan en yüksek otoritesi olmaksızın barışçıl bir biçimde hep beraber yaşamalarının mümkün olduğuna inanırlar.

Anarko-kapitalistler kamu mallarının özelleştirildiği bir toplum veya en azından kamu tarafından fonlanan malların özelleştirildiği bir toplum tahayyül etmektedirler. Mevcut toplumumuzdan anarko-kapitalist topluma geçiş kamu mallarını özelleştirmeyi denemeyi kapsar. Bir kamu malının şahsi/özel bir mala dönüşmesi için bir malın veya hizmetin tüketiminin faydaları sadece para verenlere düşer. Örneğin, bir kişinin veya mülkün yabancı teröristlerden korunması sadece ve sadece o hizmet için ödeme yapanlara sağlanır o zaman da bu güvenlik özel bir mal haline gelir. Ancak güvenlik nadiren bir özel maldır zira toplumdan vahşi sapkınların yakalanması ve elimine edilmesinden bu hizmet için para ödemeyenler de faydalanır.

Güvenliği, yalnızca ücret ödeyenlerin ondan faydalanabildiği özel bir mala dönüştürmek, üzerinde özenle kafa patlatılmış ve muhtemelen irrasyonel olan bir tasarıyı gerektirecektir. Örneğin, first-class yolcular uçuş süresince uçağın birinci mevzi kısmına silahlı güvenlik personelleri tutsalar, bu hizmet için ödeme yapmayan ekonomi sınıfındakiler bu hizmetten faydalanırdı. Uçağın ön kısmında haydutların yokluğu uçağın gerisinin tadını çıkartabilecekleri bir faydadır. First-class yolcular koruma için ödeme yaptıklarından korundular ve geri kalan yolcular da ücretsiz güvenlik ile yolculuk yaptılar.Böyle bir bedavacılığı önlemenin tek yolu güvenliğe sahip yolcuları uçağın belirli bir bölümüne yerleştirmek ve olası bir uçak kaçırma olayı sırasında bu yolcuları bir kaçış kapsülü içerisinde uçaktan fırlatmaktır.

Bu net bir biçimde absürd bir düzenlemedir ve kamu mallarını onaylamaktan kaçınmak için pazar ilkelerinin savunucularının varacağı absürd raddeyi resmetmektedir.

Anarşistler otonomiye karşı bir istek tarafından güdülenmektedirler fakat yalnız başına otonomi iyi bir hayat sağlamamaktadır. Bir keşiş otonomiye sahiptir fakat çok azımız bir keşiş olmayı ister. Anarşizmin çekici bir teori olması için bu gün yararlandığımız malların aynı zamanda anarşist bir toplumda var olacaklarını göstermesi lazımdır. Bu türden bir mal çevredir. Çevrenin bir kamu malı olduğuna inanmaktayım fakat anarko-kapitalistler buna katılmayacaktır. Anarko-kapitalistler sadece pazarın ve toplumsal düzenin (social order) kamu malı olduğunu iddia etmektedirler. Ancak pazarın kendi kendini düzenleyebildiğine inandıklarından temin edilmesi gereken tek kamu malının toplumsal düzen olduğunu söylerler.

Jan Narvesona göre,

‘’Liberteryenler (anarko-kapitalistler), kamusal malın asayişini/huzurun kamusallığını, zenginliğin ve -genel mahiyette- bireysel serpilmenin içinde yer aldığı özel mülkiyeti mümkün kılan piyasaya ihtiyacımız olduğu konusunda haklı olarak ısrar edeceklerdir.

Kesin bir biçimde refahın içinde yer aldığı bir sürü kamu malı vardır görüşü; ispatlanabilir bir gerçek değil, solun bir ilüzyonudur.

Benim buradaki görevim kesin bir biçimde çevreyi bir kamu malı olarak değerlendirmektir.

Çevrenin bir mal olduğunu inkar etmek aptallık olurdu ancak çevre farklı biçimlerde bir mal olarak görülebilir. Anarko-kapitalistler çevreyi özel bir mal olarak görmektedirler. Çevre,bazı bireyler tüketebilirken diğer bireylerin bu kaynakların tüketiminden mahrum bırakıldığı paylaştırılabilir kaynaklardan oluşuyor gibi görülüyor. Eğer ‘’çevre’’ kavramını çevrede bulunan nesneler ( petrol, kömür, demir vb) ile özdeşleştirseydik, çevrenin özel bir mal olabileceğini iddia etmek kolay olurdu fakat eğer ‘’çevre’’; toprak, hava ve içerisinde bu nesneleri bulabileceğimiz ve tekrar tekrar tüketebileceğimiz suyu kastediyorsa o halde çevre özel bir mal değildir. Örneğin, hava bana bölüştürülemez gibi gözükmekte ve sizin temiz havayı solumanız benim temiz havayı solumamı engellemez gibi gözükmekte. Havanın özel mülkiyetini ve onu müşterilere satmayı iddia etmek absürd olurdu. Havada veya suda toksik maddelerin yokluğu hepimizin yararlanabileceği ve kimsenin yararlanmaktan alıkonulamayacağı bir faydadır. Eğer biz çevreyi bütün bir dünyanın bitki örtüsünün içinde geliştiği bir arazi, nefes aldığımız hava, hidrosferde devinim yapan su olarak anlarsak o halde çevre kirlilikten arınmış olduğu kadarıyla bir maldır. Kirliliğin yokluğu bir maldır ve inanıyorum ki kamu malıdır.

Anarko-kapitalistler kirliliğin yokluğunun bir mal olduğunu inkar etmezler fakat kirliliği özel araçlar aracılığıyla önlemeye çabalarlar. Anarko-kapitalistler kirliliğin yokluğunun, havadaki veya sudaki toksik kimyasalların yokluğunun keyfini süren her bir özel birey için iyi bir şey olduğuna inanmaktadırlar. İşte bundan dolayı anarko-kapitalistler için devlet kirliliği önlemek için bir gereklilik değildir. Anarko-kapitalistler özel mülkiyet ve serbest piyasanın kirlilik problemine çözüm olduğuna inanırlar. Çevreyi bölünebilir olarak görürler ve bundan dolayı çevrenin özel mülk olarak parçalara bölünmesi gerektiğine inanırlar. David Friedmana göre, ‘’Kirlilik problemi vardır zira hava veya okyanuslar gibi belli şeyler mülkiyet değildir’’.

Anarko-kapitalistler genişletilmiş mülkiyet sahipliğinin ve mülkiyet haklarının kirlilik problemini azaltacağını iddia ederler. Onlar, eğer bireylere çevreyi korumaları için ekonomik teşvikler verilirse çevrenin çok daha iyi bir idaresi olacağına inanırlar. Devlet, arazisindeki suyun ve havanın ‘’mülkiyetinden’’ bir kâr elde edemediği için, düzgün bir şekilde onları idare etmek için bir teşviğe sahip değildir.

Murray Rothbarda göre, ‘’Hükümet yetkilileri nehirlerin değerini ve saflığını muhafaza etmek için ekonomik teşvike sahip değildir.’’ Fakat elbette hükümet yetkililerinin tekrar seçilme ve ücretli konumlarını sürdürme biçiminde ‘’ekonomik teşvikleri’’ vardır. Eğer çevreyi korumak adına olan siyasi teşvikler kirliliğe izin verme adına olan siyasi teşviklerden daha büyük ise o halde hükümetler çevreyi korumak için ekonomik teşviklere sahip olacaklardır. Buna ek olarak, çevreyi korumak ve muhafaza etmek için harekete geçmenin salt nedeninin ekonomik teşvikler olabileceğini varsaymak bir hata olurdu. İnsanlar rasyonel bir şekilde hiçbir halde ekonomik olmayan teşvikler üzerinden harekete geçmeye güdülenebilirler. Hükümetlerin kirliliği önlemede başarısız oldukları gerçeği bütün bir çevreyi özel mülkiyet yapmak için başlı başına bir gerekçe değildir. Belkide çözüm ehil bir hükümeti ehil olmayan hükümetin yerine geçirmektir. Kesin bir biçimde hükümetlerin büyük çaplı çevre tahribasyonunu engellemede başarısız oldukları bir gerçek ve ayrıca hükümetler çevrenin tahribasyonuna katkı vermiş gibi de gözükmekteler. Ancak özel mülkiyet dahilindeki kurumlar da katkı verdiler; ne devlet ne de özel mülkiyet çevrenin korumuna dair iyi bir tarihi sicile sahip değiller.

Anarko-kapitalistler çevrenin; ormanların, göllerin, nehirlerin vb özel mülkiyeti ile korunabileceklerini önerirler. Nehirlerin sahiplerinin, mülkiyet değerini koruyabilsin diye onları temiz tutma husunda makul bir kişisel çıkar elde edecekleri varsayılmaktadır. Ancak mülkiyetin ekonomik değeri kirliliği önlemeden kaynaklanmayabilir, tüketimden kaynaklanabilir. Mülkiyetin kapitalist sahipliği eldekini koruma arzusu tarafından güdülenmez bunun yerine kâr arzusu tarafından güdülenir. Mülkiyetin değeri, kendi içinde değişmeyen bir mülktür. Sermaye sahibi bireyin günlük yaşam standartları kâr tarafından karşılanır ve kâr üretim ve tüketimden elde edilir.  Fraser nehrine sahip olan bir kişi salt temiz ve değerli bir nehir ile tatmin olmaz.  Nehirin kâr elde edilebilir olması için bir değer üretmesi gerekir. Nehir; eğer taşımacılık, ekin biçme vb için hidroelektrik üretebilse daha değerli olurdu. Komşu nehirlerden birine sahip olan kişi, Fraser Nehrinin nasıl istismar edildiğini gördüğünde, bu diğer nehrin; Fraser Nehrinin sahibi ile rekabet etmek için daha fazla istismar edilmesi muhtemeldir. Bu rekabet nehir sahiplerinin en temiz nehre sahip olmak için çabalayacakları bir mücadeleye değil bunun yerine herkesin en iyi ödenek için kullanım ve suistimal teşebbüsüne yol açacağı bir mücadeleye sebep olacaktır. Eğer nehir bir nükleer santraldeki zehirli ve radyoaktif atıkları okyanuslara nakletmek için kullanılırsa, kâr’ın; nehrin iç açıcı doğal manzaralar üretmek için kullanılmasından çok daha fazla olması muhtemel olacaktır. Eğer nehrin yakınında yaşayan insanlar temiz bir nehirden radioaktif bir nehre nazaran daha büyük bir fayda edinmeyi umuyorlarsa, o halde nehrin sahibi olan kişi nehrin temizliğinin ücretini bu insanlara fatura edebilir. Anarko kapitalistler için eğer çevrenin temizliği iyi bir şey ise bu durum yalnızca belirli bireyler için iyidir. Belirli çevre standartlarının sağlanmasının mülk sahibinin çıkarlarına uygun hale gelmesi için çevreyi korumak isteyen bireyler ücretlendirilebilirler. Ancak nükleer enerji santralinin sahibi nehrin yakınında yaşayan insanlardan daha varlıklı olabilir. Nükleer santral sahibi bölge sakinlerinden daha fazla fiyat teklif ederek nehir sahibini radyoaktif atıkları nehre dökmeye izin vermesi hususunda motive edebilir. Bölge sakinleri gereken paraya sahip olsalar ve nükleer santral sahibinden daha fazla fiyat teklif etmek isteseler bile, bölgede bedavacıların (free rider) olma ihtimali onları hatrı sayılır bir dezavantaj durumuna sokar. Bedavacıların radyo aktif materyalsiz bir çevreden faydalanmasını önlemek çok zor olur. Bir kişi kansersiz yaşamın tadını çıkartabilir ve aynı zamanda kayıtsız kaldığını iddia edip nehir sahibine ücret ödemeyi reddedebilir. Eğer nehir sahibi herkesi ücret ödemeye mecbur bırakırsa, bu da bazı kişilerin ödemek zorunda kalacağı bir vergi haline gelir. Bireyler şirketlere ücret ödemek zorunda kalacaksa devleti ortadan kaldırmanın bir mantığı yoktur. Bireysel otonomiyi koruma ihtiyacı, anarşist toplumun zorlamaya başvurmaksızın bedavacılar ile baş etmesi için bir yol bulması anlamına gelir.

Friedman, anarko-kapitalist düzende kirliliğin yalnızca kirleten taraf neden olduğu kirliliğin ücretini karşıladığında meydana geleceğini iddia eder. Neticede finansal olarak kazançlı bir kirliliğe sahip oluruz. Kirletmenin maliyeti faydasından daha büyükse hiç kimse kirletmek için ücret ödemez ve kirlilik meydana gelmez. Kirlilik yalnızca kirletmek kârlı olduğunda meydana gelir. İnsan sağlığı gibi bazı mülkiyet haklarını ihlal eden kirlilik ve bu kirlilikten sağlanan daha çok üretim gibi ekonomik getiriler kıyaslanır. Bireysel mülkiyet haklarına verilen zarar telafi edilmelidir. Bu fikir Friedman’ı tatmin eder zira o şuna inanır; “Kirliliği kontrol etmedeki asıl amaç, kirliliğin yalnızca kirletme maliyetinin kirlilikten kaçınma maliyetinden daha düşük olduğu zamanlarda meydana gelmesini sağlamaktır.” Modern toplumda belli bir ölçüde kirliliğin kaçınılmaz olduğunu hepimiz kabul ederiz ancak kirliliği tolere etmenin kriterini neden salt ekonomik kazanç üzerinden kabul edelim ki? Belki de sağlıklı bir insan nüfusu meydana getirecek çevre standartları tahsis etmeliyiz veya belki de gelecek nesiller için biyolojik çeşitliliği ve ekolojik dengeyi muhafaza etmeye çalışmalıyız. Neden herhangi bir kişi çevre standartlarını en büyük kârı getirecek olan şeye göre muhafaza etme zorunluluğu hissetsin?

Anarko-kapitalistler özel mülkiyet haklarını genişletmenin kirliliği azaltacak olan alternatif teknolojilerin gelişimi için bir teşvik sağladığını ileri sürerler. Eğer endüstri yarattığı kirliliğin kurbanlarını tazmin etmek zorundaysa o halde tazmin bedelini azaltmak için daha az kirlilik ile mal üretmenin yollarını arayacaktır. Eğer otomobil üreticilerini havayı kir ile dolduran makineler ürettikleri için mahkemeye vermek mümkün olsaydı, elektrikli arabaların üretimi çok daha kârlı olabilirdi. İçten yanmalı otomobiller hali hazırda tütün şirketlerinin karşı karşıya olduğu davalara benzer davalar ile karşılaşabilirler. Ancak tütün şirketlerine karşı açılan davaların sonucunda sigaralar temiz ve zararsız hale gelmedi. Otomobil üreticilerinin tazminat ödemeye zorlanması ihtimaller dahilinde gibi gözükmekte fakat içten yanmalı motordan vazgeçmek tazminat ödemekten daha maliyetli olabilir. Bu durumun sonucu kirlilikte bir değişim olmaksızın çok daha pahalı arabalar olurdu. Otomobil üreticileri kirlilik mağdurlarını tazmin edebilir ve basitçe arabalar için fiyatlandırmayı arttırarak maliyeti absorbe edebilir.

Bana kalırsa özel mülkiyet haklarını genişletmek kirliliği azaltmak için alternatif teknolojiler geliştirilmesini teşvik edebilir ancak devlet de aynı teşviği sunabilir. Devlet içten yanmalı motora sahip araçlara kirletme vergisi ekleyerek elektrikli arabaları daha cazip kılabilir. Devlet, tahsis edilmiş standartların ötesinde bir kirliliğe neden olan endüstrileri cezalandırıp, kirliliği azaltan endüstrileri de ödüllendirir. Anarko-kapitalist düzende şirketler kirletip tazminat ödemek ya da alternatif teknolojiler geliştirmek arasında tercih yapabilir. Sorun şu ki bu güdü katı bir biçimde “en büyük kârı getirecek olan şey” ilkesi üzerinden temellenir. Netice kirlilikte büyük bir azalma ve tüketim mallarının maliyetinde büyük bir artış olabilir. Çoğu insan için bu iyi bir düzen olmazdı.

Anarko-kapitalistler kendi çözümleri lehine çarpıtılmış bir kirlilik tanımı kullanır. Onların düşüncesine göre kirlilik, zararlı bir madde veya enerjinin bir kişiye veya kişinin mülküne onun rızası olmaksızın geçmesidir. Bu da bizi onların çözümüne getirir: “ Hava kirliliğine karşı liberteryen (anarko-kapitalist) çözüm, mahkemeleri ve hukuki yapıları bu ihlallere karşı kullanmaktır.” Anarko-kapitalist tanımın sorunu şudur, kirlilik ve çevre istikrarlı bağımsız birimler değildirler. Çevrenin bağımsız mülkiyet birimleri olarak sahiplenilebilir olması fikri çevre kavramının yanlış anlaşılmasıdır. Çevre bir kamu malıdır zira ayrı birimlere bölünemez. Bir nehir sahibi nehri kirletmeye karar verebilir ancak onun nehri başkasının okyanusuna dökülecektir. Okyanus dalgaları kirliliği yayar ve onu bir okyanustan diğerine hareket eden kirlilikle karıştırır. Bu kirlilik buharlaşma yoluyla bulutlara karışır ve başkalarının mülküne yağmur olarak düşer. Anarko-kapitalistler mülk sahiplerinin kirliliğe neden olanları dava edebileceğini söyler ancak kime dava açılacağı nasıl belirlenebilir? Eğer benim gölüme asit yağmuru yağarsa kirliliğe kimin neden olduğunu ve kime dava açmam gerektiğini nasıl bileceğim?

Rothbardın tanımı göz önüne alındığında kirlilik yaratan bir şirketi dava etmek zor olur. O  bu durumdan mesul olan tarafın zararlı madde veya enerji transferinden sorumlu olan kişi olduğunu öne sürer. Ancak kirliliğin taşınmasından sorumlu olan şey sıklıkla rüzgar ya da yağmur olabilir. Eğer Rothbard tasarısını ciddiye almamızı istiyorsa en azından kirlilikten sorumlu olan tarafı zararlı madde ya da enerji üretenler olarak tanımlamalıdır. Uzaktaki bir fabrika tarafından üretilip toksik maddeler içeren bir suyu içersem, fabrika sahibinin bu toksinleri benim mülkiyetime taşıdığını ispat etmem çok zor olur. Ancak kirliliği zararlı maddelerin veya zararlı enerjinin üretimi olarak tanımlamakta bile hala problemler vardır.

Murray Rothbard (1926-1995), Liberal teorinin serbest piyasa anarşizmi (Anarko-Kapitalizm) kolunun kurucu babalarındandır.

Hiç kimse temiz havanın faydalarından hariç tutulamaz ve tahribata sebebiyet veren kirli havanın kaynağını izini sürmek imkansızdır. Friedman hava kirliliği tarafından zarar gören kişilerin zarardan dolayı dava açabilmeleri gerektiğini iddia eder. Bunun işe yarayacağından şüpheliyim. Havadaki kimyasalları soluduğum için kanser olursam dava edeceğim kişi kimdir? Hangi fabrikanın ya da nükleer santralin bundan sorumlu olduğunu nasıl ispat edebilirim? Benden çok uzaklarda birçok farklı kaynaktan saçılan  küçük miktarlardaki kirlilik birleşimleri tarafından kansere yakalanabilirim ve muhtemelen kimin sorumlu olduğuna dair fikrim olmaz. Bu anarko-kapitalist düzende, şirketlerin kirliliklerini kamudan gizlemede ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarına inanıyorum; tütün şirketleri uzun süre boyunca sebep oldukları zararı gizleyebildi. Kirleticiler için kirletme eylemlerini gizlemek ve reddetmek rasyoneldir. Havayı ya da suyu kirleten büyük bir endüstriyel şirketin bir birey tarafından dava edilmesi çok masraflı ve zor olur. Eğer çevreye zarar veren ürünleri yapan ve satan çok sayıda şirket varsa o halde tazminat peşinde koşan sonsuz bir insan kuyruğu olur. Muhtemelen anarko-kapitalist çevre tasarısı arabulucu şirketler hariç tüm şirket ve kurumları bastırır.

Böyle bir düzende anarko-kapitalistlerin endüstrinin sürdürülebilirliğine olan inancı muhtemelen sınırlı bir sorumluluk algısına sahip olmalarından kaynaklıdır. Örneğin, sigara şirketlerinin sağlık hizmeti sağlayan devletlere hasar payı ödedikten sonra kâr etmeleri mümkündür ancak eğer bu ödemeler bireysel sigara tüketicilerine ve pasif içicilere de ödeniyor olsaydı, ortaya çıkan maliyet kâr etmeyi imkansız hale getirirdi. Benzer şekilde, endüstri, kömür kullanarak ve fabrika yakınlarında yaşayıp kirlilikten direkt olarak etkilenen az sayıdaki insana tazmin ödeyerek kârlı bir şekilde çelik üretebilir ancak kilometrelerce ötede asit yağmurlarından etkilenen insanların durumu ne olacak? Asit yağmurlarının milyonlarca mağduru olabilir. Küresel ısınmadan mağdur olan insanlar ne olacak? Eğer endüstri direkt ya da dolaylı olarak neden olduğu tüm hasarlardan sorumlu tutulursa, o halde bütün olarak bir endüstri kazançsız hale gelebilir.

Kirliliğe karşı anarko-kapitalist çözüm mülkiyet haklarını uygulamak için mahkemeleri kullanmaktır. “Çözüm, basit bir şekilde mahkemeleri kişiyi ve mülkiyet haklarını ihlallere karşı savunma işlevine döndürmektir.” Bu, önceliklerin yanlış konumlandırılışı göz önüne alındığında pek uygun bir çözüm olarak gözükmez. Bu düzende şirketler mağdurları tazmin etmeye hazır  oldukları sürece bireylerin yaşamlarını tehdit edecek biçimde işlerini sürdürme özgürlüğüne sahip olurlar. Bu bize şu anda gerçekleşen bir durumu andırır: Araba üreticileri, ölümcül sonuçlar doğurabilecek dizayn hatalarını sırf bu arabaları piyasadan toplatıp tamir etme maliyeti daha büyük olacağından tolere ederler ve tazminat ödemeyi tercih ederler. Güvenlik standartlarımız katı bir biçimde şirket kârına bağlı olmalı mıdır? Bu, araba üreticisi için mantıklı bir sistem olsa da, mağdur için en ideal sistem değildir. Birçok insan her ne kadar aileleri tazminat alıyor olsa da, bir zehirli kimyasal sızıntı sonucu ölmek istemez.

Eğer nehrin yakınında yaşayan insanlar temiz bir nehirden radioaktif bir nehre nazaran daha büyük bir fayda edinmeyi umuyorlarsa, o halde nehrin sahibi olan kişi nehrin temizliğinin ücretini bu insanlara fatura edebilir. Anarko kapitalistler için eğer çevrenin temizliği iyi bir şey ise bu durum yalnızca belirli bireyler için iyidir. Belirli çevre standartlarının sağlanmasının mülk sahibinin çıkarlarına uygun hale gelmesi için çevreyi korumak isteyen bireyler ücretlendirilebilirler. Ancak nükleer enerji santralinin sahibi nehrin yakınında yaşayan insanlardan daha varlıklı olabilir. Nükleer santral sahibi bölge sakinlerinden daha fazla fiyat teklif ederek nehir sahibini radyoaktif atıkları nehre dökmeye izin vermesi hususunda motive edebilir. Bölge sakinleri gereken paraya sahip olsalar ve nükleer santral sahibinden daha fazla fiyat teklif etmek isteseler bile, bölgede bedavacıların (free rider) olma ihtimali onları hatrı sayılır bir dezavantaj durumuna sokar. Bedavacıların radyo aktif materyalsiz bir çevreden faydalanmasını önlemek çok zor olur. Bir kişi kansersiz yaşamın tadını çıkartabilir ve aynı zamanda kayıtsız kaldığını iddia edip nehir sahibine ücret ödemeyi reddedebilir. Eğer nehir sahibi herkesi ücret ödemeye mecbur bırakırsa, bu da bazı kişilerin ödemek zorunda kalacağı bir vergi haline gelir. Bireyler şirketlere ücret ödemek zorunda kalacaksa devleti ortadan kaldırmanın bir mantığı yoktur. Bireysel otonomiyi koruma ihtiyacı, anarşist toplumun zorlamaya başvurmaksızın bedavacılar ile baş etmesi için bir yol bulması anlamına gelir.

Friedman, anarko-kapitalist düzende kirliliğin yalnızca kirleten taraf neden olduğu kirliliğin ücretini karşıladığında meydana geleceğini iddia eder. Neticede finansal olarak kazançlı bir kirliliğe sahip oluruz. Kirletmenin maliyeti faydasından daha büyükse hiç kimse kirletmek için ücret ödemez ve kirlilik meydana gelmez. Kirlilik yalnızca kirletmek kârlı olduğunda meydana gelir. İnsan sağlığı gibi bazı mülkiyet haklarını ihlal eden kirlilik ve bu kirlilikten sağlanan daha çok üretim gibi ekonomik getiriler kıyaslanır. Bireysel mülkiyet haklarına verilen zarar telafi edilmelidir. Bu fikir Friedman’ı tatmin eder zira o şuna inanır; “Kirliliği kontrol etmedeki asıl amaç, kirliliğin yalnızca kirletme maliyetinin kirlilikten kaçınma maliyetinden daha düşük olduğu zamanlarda meydana gelmesini sağlamaktır.” Modern toplumda belli bir ölçüde kirliliğin kaçınılmaz olduğunu hepimiz kabul ederiz ancak kirliliği tolere etmenin kriterini neden salt ekonomik kazanç üzerinden kabul edelim ki? Belki de sağlıklı bir insan nüfusu meydana getirecek çevre standartları tahsis etmeliyiz veya belki de gelecek nesiller için biyolojik çeşitliliği ve ekolojik dengeyi muhafaza etmeye çalışmalıyız. Neden herhangi bir kişi çevre standartlarını en büyük kârı getirecek olan şeye göre muhafaza etme zorunluluğu hissetsin?

Anarko-kapitalistler özel mülkiyet haklarını genişletmenin kirliliği azaltacak olan alternatif teknolojilerin gelişimi için bir teşvik sağladığını ileri sürerler. Eğer endüstri yarattığı kirliliğin kurbanlarını tazmin etmek zorundaysa o halde tazmin bedelini azaltmak için daha az kirlilik ile mal üretmenin yollarını arayacaktır. Eğer otomobil üreticilerini havayı kir ile dolduran makineler ürettikleri için mahkemeye vermek mümkün olsaydı, elektrikli arabaların üretimi çok daha kârlı olabilirdi. İçten yanmalı otomobiller hali hazırda tütün şirketlerinin karşı karşıya olduğu davalara benzer davalar ile karşılaşabilirler. Ancak tütün şirketlerine karşı açılan davaların sonucunda sigaralar temiz ve zararsız hale gelmedi. Otomobil üreticilerinin tazminat ödemeye zorlanması ihtimaller dahilinde gibi gözükmekte fakat içten yanmalı motordan vazgeçmek tazminat ödemekten daha maliyetli olabilir. Bu durumun sonucu kirlilikte bir değişim olmaksızın çok daha pahalı arabalar olurdu. Otomobil üreticileri kirlilik mağdurlarını tazmin edebilir ve basitçe arabalar için fiyatlandırmayı arttırarak maliyeti absorbe edebilir.

Bana kalırsa özel mülkiyet haklarını genişletmek kirliliği azaltmak için alternatif teknolojiler geliştirilmesini teşvik edebilir ancak devlet de aynı teşviği sunabilir. Devlet içten yanmalı motora sahip araçlara kirletme vergisi ekleyerek elektrikli arabaları daha cazip kılabilir. Devlet, tahsis edilmiş standartların ötesinde bir kirliliğe neden olan endüstrileri cezalandırıp, kirliliği azaltan endüstrileri de ödüllendirir. Anarko-kapitalist düzende şirketler kirletip tazminat ödemek ya da alternatif teknolojiler geliştirmek arasında tercih yapabilir. Sorun şu ki bu güdü katı bir biçimde “en büyük kârı getirecek olan şey” ilkesi üzerinden temellenir. Netice kirlilikte büyük bir azalma ve tüketim mallarının maliyetinde büyük bir artış olabilir. Çoğu insan için bu iyi bir düzen olmazdı.

Anarko-kapitalistler kendi çözümleri lehine çarpıtılmış bir kirlilik tanımı kullanır. Onların düşüncesine göre kirlilik, zararlı bir madde veya enerjinin bir kişiye veya kişinin mülküne onun rızası olmaksızın geçmesidir. Bu da bizi onların çözümüne getirir: “ Hava kirliliğine karşı liberteryen (anarko-kapitalist) çözüm, mahkemeleri ve hukuki yapıları bu ihlallere karşı kullanmaktır.” Anarko-kapitalist tanımın sorunu şudur, kirlilik ve çevre istikrarlı bağımsız birimler değildirler. Çevrenin bağımsız mülkiyet birimleri olarak sahiplenilebilir olması fikri çevre kavramının yanlış anlaşılmasıdır. Çevre bir kamu malıdır zira ayrı birimlere bölünemez. Bir nehir sahibi nehri kirletmeye karar verebilir ancak onun nehri başkasının okyanusuna dökülecektir. Okyanus dalgaları kirliliği yayar ve onu bir okyanustan diğerine hareket eden kirlilikle karıştırır. Bu kirlilik buharlaşma yoluyla bulutlara karışır ve başkalarının mülküne yağmur olarak düşer. Anarko-kapitalistler mülk sahiplerinin kirliliğe neden olanları dava edebileceğini söyler ancak kime dava açılacağı nasıl belirlenebilir? Eğer benim gölüme asit yağmuru yağarsa kirliliğe kimin neden olduğunu ve kime dava açmam gerektiğini nasıl bileceğim?

Rothbardın tanımı göz önüne alındığında kirlilik yaratan bir şirketi dava etmek zor olur. O  bu durumdan mesul olan tarafın zararlı madde veya enerji transferinden sorumlu olan kişi olduğunu öne sürer. Ancak kirliliğin taşınmasından sorumlu olan şey sıklıkla rüzgar ya da yağmur olabilir. Eğer Rothbard tasarısını ciddiye almamızı istiyorsa en azından kirlilikten sorumlu olan tarafı zararlı madde ya da enerji üretenler olarak tanımlamalıdır. Uzaktaki bir fabrika tarafından üretilip toksik maddeler içeren bir suyu içersem, fabrika sahibinin bu toksinleri benim mülkiyetime taşıdığını ispat etmem çok zor olur. Ancak kirliliği zararlı maddelerin veya zararlı enerjinin üretimi olarak tanımlamakta bile hala problemler vardır.

Hiç kimse temiz havanın faydalarından hariç tutulamaz ve tahribata sebebiyet veren kirli havanın kaynağını izini sürmek imkansızdır. Friedman hava kirliliği tarafından zarar gören kişilerin zarardan dolayı dava açabilmeleri gerektiğini iddia eder. Bunun işe yarayacağından şüpheliyim. Havadaki kimyasalları soluduğum için kanser olursam dava edeceğim kişi kimdir? Hangi fabrikanın ya da nükleer santralin bundan sorumlu olduğunu nasıl ispat edebilirim? Benden çok uzaklarda birçok farklı kaynaktan saçılan  küçük miktarlardaki kirlilik birleşimleri tarafından kansere yakalanabilirim ve muhtemelen kimin sorumlu olduğuna dair fikrim olmaz. Bu anarko-kapitalist düzende, şirketlerin kirliliklerini kamudan gizlemede ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarına inanıyorum; tütün şirketleri uzun süre boyunca sebep oldukları zararı gizleyebildi. Kirleticiler için kirletme eylemlerini gizlemek ve reddetmek rasyoneldir. Havayı ya da suyu kirleten büyük bir endüstriyel şirketin bir birey tarafından dava edilmesi çok masraflı ve zor olur. Eğer çevreye zarar veren ürünleri yapan ve satan çok sayıda şirket varsa o halde tazminat peşinde koşan sonsuz bir insan kuyruğu olur. Muhtemelen anarko-kapitalist çevre tasarısı arabulucu şirketler hariç tüm şirket ve kurumları bastırır.

Böyle bir düzende anarko-kapitalistlerin endüstrinin sürdürülebilirliğine olan inancı muhtemelen sınırlı bir sorumluluk algısına sahip olmalarından kaynaklıdır. Örneğin, sigara şirketlerinin sağlık hizmeti sağlayan devletlere hasar payı ödedikten sonra kâr etmeleri mümkündür ancak eğer bu ödemeler bireysel sigara tüketicilerine ve pasif içicilere de ödeniyor olsaydı, ortaya çıkan maliyet kâr etmeyi imkansız hale getirirdi. Benzer şekilde, endüstri, kömür kullanarak ve fabrika yakınlarında yaşayıp kirlilikten direkt olarak etkilenen az sayıdaki insana tazmin ödeyerek kârlı bir şekilde çelik üretebilir ancak kilometrelerce ötede asit yağmurlarından etkilenen insanların durumu ne olacak? Asit yağmurlarının milyonlarca mağduru olabilir. Küresel ısınmadan mağdur olan insanlar ne olacak? Eğer endüstri direkt ya da dolaylı olarak neden olduğu tüm hasarlardan sorumlu tutulursa, o halde bütün olarak bir endüstri kazançsız hale gelebilir.

Kirliliğe karşı anarko-kapitalist çözüm mülkiyet haklarını uygulamak için mahkemeleri kullanmaktır. “Çözüm, basit bir şekilde mahkemeleri kişiyi ve mülkiyet haklarını ihlallere karşı savunma işlevine döndürmektir.” Bu, önceliklerin yanlış konumlandırılışı göz önüne alındığında pek uygun bir çözüm olarak gözükmez. Bu düzende şirketler mağdurları tazmin etmeye hazır  oldukları sürece bireylerin yaşamlarını tehdit edecek biçimde işlerini sürdürme özgürlüğüne sahip olurlar. Bu bize şu anda gerçekleşen bir durumu andırır: Araba üreticileri, ölümcül sonuçlar doğurabilecek dizayn hatalarını sırf bu arabaları piyasadan toplatıp tamir etme maliyeti daha büyük olacağından tolere ederler ve tazminat ödemeyi tercih ederler. Güvenlik standartlarımız katı bir biçimde şirket kârına bağlı olmalı mıdır? Bu, araba üreticisi için mantıklı bir sistem olsa da, mağdur için en ideal sistem değildir. Birçok insan her ne kadar aileleri tazminat alıyor olsa da, bir zehirli kimyasal sızıntı sonucu ölmek istemez.

Mahkeme yoluyla maddi tazminat mantıklı bir sistem olabilir ancak bu sistem tüm ortamı etkileyebilmek için devletin ortadan kaldırılmasını ve mülkiyet haklarının genişletilmesini gerektirmez. Devletin, bireylerin şirketleri kirlilikten ötürü dava etme hakkının önüne geçmesi için hiçbir mantıklı neden yoktur. Eğer sigara şirketlerine karşı dava kazanmak mümkünse, insanları zehirleyen toksik kimyasallar üreten farklı şirketlere karşı dava kazanmak da mümkün olabilir. Devletin varlığı tütün şirketlerini açılan davalardan korumadı. Hatta, birçok devlet sağlık hizmeti giderlerini tazmin etmek için tütün şirketlerine bizzat dava açmıştır. Mahkemeleri kirliliğe karşı amaçlarda kullanmak için siyasi düzeni anarko-kapitalist bir topluma dönüştürmek tamamen gereksiz bir uygulama gibi gözükmektedir.

Anarko-kapitalist toplumda arabuluculuk nasıl gerçekleşir? Anarko-kapitalist sistem geniş ölçekte özel arabuluculuğa (özel güvenlik ile bağıntılı olarak) bağlıdır ve bu özel adalet fakirler için çok maliyetli olur. Bu türden bir özel arabuluculuk daha fazla parası olanları daha az parası olanlara öncelik verir. Mevcut hukuk sistemimizde zenginlerin fakirlere nazaran daha fazla adalet satın alabildiği ortadadır. Eğer fakirler için toplumsal olarak fonlanan minimum legal bir sistem olmazsa o halde arabuluculuk sistemi şu an olduğundan çok daha fazla adaletsiz olacaktır. Rothbard ihtilafları özel mülkiyete ait şirketler aracılığıyla dindirmeyi savunmaktadır fakat bu ‘’adaletin’’ satılık olduğu bir sisteme neden olabilir. Arabuluculuk şirketleri en çok paraya sahip olan davacı lehinde hükmetmeyi çok daha karlı bulabilirler. Rothbard bunun olabileceğine inanmamaktadır zira arabulucuk şirketleri maksimum sayıda müşteri çekebilmek için saygın bir itibar tahsis etmeye bağlı olacaklardır. Kapitalist argüman kârın bir veya iki büyük satıştan değil; bir hayli çok satıştan geleceği yönündedir. Birçok satış iyi itibardan kaynaklanır; iyi itibar iyi hizmetten kaynaklanır. Şirketlerin pazarda iyi itibar tarafından sorumlu tutulması fikri şirketlerin kamuoyunun algısını değiştirebilme yeteneğini göz ardı etmektedir. Anarko-kapitalist toplumda şirket gücünü kısıtlayacak tek ‘’denge ve denetleme’’ sistemi şirketlerin iyi hizmet sağlama becerisine dair müşterilerin fikirlerinin gücüdür.  Ancak pazaryerindeki rekabet en düşük maliyet bakımından en iyi malı sağlamakla ilgili değildir. Daha çok, en düşük fiyat bakımından en iyi kaliteyi yaratma inancını ya da görüntüsünü yaratma mücadelesidir. Örneğin, bir şirket için sporcularla sponsorluk antlaşması imzalayarak ürünlerini pazarlamak, daha ucuza daha iyi ayakkabılar yapmaktan daha kârlıdır. Rekabet, her zaman daha iyi ayakkabılar yapmakla alakalı değildir. Bir şirketin ya da ürünün kamudaki algısını daha olumlu yönde etkilemeye çalışmak da rekabet sayılabilir. Bu demektir ki özel bir arabuluculuk ya da güvenlik şirketi, kaynaklarını daha iyi hizmet sunmak yerine kamuyu daha çok etkilemeye harcayabilir. Büyük bir şirket, medyanın yeteri kadarını elinde tutarak kendini pazar mesuliyetinden koruyabilir. Yozlaşmış bir arabuluculuk ya da güvenlik şirketi yeterli medya yansımasıyla kamu düşüncesini kontrol edebilir ve kendi kusurlarını gizleyebilir. Rothbard, güvenlik şirketleri arasındaki rekabetin verimliliği, düşük maliyeti ve yüksek kaliteyi sağlayacağını iddia eder. Ancak rekabetin daima bunları sağlayacağını düşünmek için yeterince neden yoktur. Rekabet, bunları yalnızca görünüşte de sağlayabilir.

Her şey, piyasa rekabetinin şirketleri dürüst olmaya zorlamasına bağlıdır. İtibarı koruma ihtiyacı, müşterileri ve dolayısıyla kârı korumanın temelini oluşturur. Küçük bir toplulukta, pazardaki aktörler sorumlu tutulabilir. Ancak serbest piyasa kapitalizmi şirketlerin büyümesini kontrol altına alamaz. Anarşist toplum küçük bir topluluk olarak başlasa bile, eğer serbest piyasa ortamı mevcutsa, her zaman büyümeye yönelik bir eğilim olacak ve büyük toplumda ilişkiler kişisel olmaktan çıkacaktır. Şirketler büyüyüp milyonlarca müşteriye hitap etmeye başladıkça, her bir müşteriyle bireysel olarak ilgilenme ihtimalleri azalacaktır. Günümüzde mevcut olan nispeten serbest piyasa toplumunda bile özel şirketlerin her bir müşterisinin ihtiyaçlarını karşılamadığı örneklere rastlıyoruz. Özel şirketlerin müşterilerin ihtiyacını karşılamada başarısız olduğu birçok örnekte devlet müdahelesinin gerçekleştiğine rastlıyoruz. Bir devlet olmadığında, şirketler birbirlerini sürekli olarak gözetim altında mı tutar yoksa yalnızca kendi meseleleriyle ilgilenen egoistlere mi dönüşürler? Ekonominin en rekabetçi sektörlerinde bile yetersiz, tahammülsüz ve duyarsız şirketlere sıkça rastlanır. Devlet düzenlemelerinin olmadığı bir ortamda tekelleşmeye yönelik trend artarsa, pazardaki mesuliyet de gittikçe azalacaktır.

Herkes için sağlanması gereken acil kurtarma hizmeti ve acil sağlık hizmeti gibi temel hizmetler vardır. Kâr güdüsü herkesin bu hizmetleri edinmesini sağlamak için pek iyi bir motif olmayabilir. Acil ihtiyaç durumunda güvenlik şirketinin ücret ödemeyenlere yardım etmeyi reddederek bazı kişilerin zarar görmesine göz yumması uygunsuz olurdu. Ayrıca acil bir duruma müdahele eden güvenlik şirketinin itibarına güvenmede fiili bir takım zorluklar vardır. Örneğin, yangından korunmak için X kurumundan hizmet aldığımı düşünelim. Evimde yangın çıktığında evimin çevresinde Y kurumunun birçok çalışanı vardır ama X kurumundan kimse yoktur. Y kurumu bana yardım etmez zira onlara para ödemedim. Bu, bir sorun ortaya çıkarır. X kurumu bana yeterli servisi sağlayamadığından onları bırakıp Y kurumunun servisini satın almamı söylemek yeterli değildir zira artık evimi kaybetmişimdir. Piyasa rekabeti yangına karşı en iyi koruma şirketini belirleyene kadar sürekli ev kaybetmeyi göze alamam. Bir deprem durumunda özel kurtarma şirketleri yalnızca onlara para ödeyenleri mi kurtaracak? Benim ücret ödediğim özel kurtarma şirketi en iyi hizmeti mi sunacak? Birçok deprem geçirip buradan çıkardığımız derslerle en iyi kurtarma şirketini belirleyemeyiz. Bir pizza satın almak, satın aldığım pizzanın en iyisi olmadığı ve düşük kaliteli bir pizza edinebileceğim riskini de içinde barındırır. Ancak bundan ders çıkarıp bir dahaki sefere başka bir yerden pizza alabilirim. Temel bir hizmet satın alırken serbest piyasanın bana sunduğu imkanları test edip en iyi hizmeti aramak istemem.

Anarko-kapitalistler, şirketlerin iyi bir itibar edinme arzusunun acil durumlarda onlara ücret ödememiş olanlara bile hizmet etmelerini sağlayacağını söyler. Rothbard’a göre, “Şirketler, acil durumlarda ihtiyaç duyanlara ücretsiz hizmet sağlayarak ve belki de daha sonra onlardan gönüllü olarak bağışta bulunmalarını talep ederek kendilerine itibar kazandırmak isteyeceklerdir.” Bu, komüniter anarşistlerin karşılıklı yardıma olan inancından bile daha iyimser bir düşüncedir. En azından komüniter anarşistler bu karşılıklı yardım düşüncesini bir tür altruistik bağ ile açıklarlar. Rothbard’ın özel güvenlik şirketlerinin acil durumlarda kimin ücret ödediğine bakmaksızın ihtiyaç duyanlara yardım edeceği iddiası anarko-kapitalizmin doğası gereği egoist olan insan ilişkilerine bakışıyla tamamen zıt düşer. Sanıyorum ki Rothbard, bu şirketlerin sağladıkları ücretsiz hizmeti saygınlık ve itibara dönüştürerek kendi kâr oranlarını arttırmak yoluyla egoistçe davranacaklarına inanıyor. Ancak bu, güvenlik şirketleri için ciddi bir bedavacı sorunu yaratır. En nihayetinde, yalnızca acil durumlarda güvenliği önemsemeye başlarız. Eğer özel bir yangından koruma şirketi acil bir durumda saygınlık kazanmak için bana yardım edecekse o halde onların hizmetini neden satın alayım? Saygınlığın özel şirkete kâr getirmeye başlaması için müşterilerin bu şirkete karşı bir tür sadakat geliştirmesi gerekir. Eğer piyasa fiyatlarına bakmaksızın yalnızca beni kurtardığı için bir şirketten yangından korunma hizmeti satın alıyorsam, işte o zaman benden kâr edip egoistçe davranmış olurlar. Ancak eğer ben egoistçe davranmaya devam edip şirketlerin beni yalnızca saygınlık kazanmak adına kurtaracaklarını umarak bu hizmeti satın almazsam, o halde şirketin saygınlık kazanmak adına yaptığı bu eylemin hiçbir rasyonel dayanağı kalmaz. Eğer müşteriler yangından korunma hizmetini minnettarlık duygusu üzerinden seçerlerse, anarko-kapitalizmin onlara söylediği gibi rasyonel egoistler olarak davranmamış olurlar. Görünüyor ki Rothbard, şirketlerin egoistçe davranacağına ancak müşterilerin böyle davranmayacağına inanıyor.

Anarko-kapitalist bir toplumda bireyler arası ilişkinin katı bir biçimde egoizm üzerinden belirleneceğini düşünmüyorum. Anarko-kapitalist bir hayal olan piyasa odaklı bir güvenlik gücü, kollektif bir kimliğin varlığının zorunlu olmadığını varsayar. İnsanlar egoistler olarak görülür. Bir kollektif kimlik tanınsa bile, bu kimlik bireysel otonomiyle çatışmayacak bir şekilde bireylerin yaptığı özgür tercihlerin toplamı olarak ele alınır. Ancak gerçek hayatta bireyler hiçbir bilinçli rasyonel seçim yapmadan kendilerini belli gruplarla tanımlamaya yatkındırlar. Bireyler, kendilerini sıklıkla dini grupların, etnik grupların, spor takımlarının ve markaların kimlikleriyle tanımlarlar ve bu kimliklerin artılarını ve eksilerini düşünmezler. Grup sadakati genellikle kötü bir şey olarak görülmez ancak anarko-kapitalist bir toplumda zararlı sonuçlara neden olabilir. İnsanlar kendilerini bir güvenlik şirketiyle tanımlayabilir ve bu güvenlik şirketi de “marka sadakati” adı altında bir tür kollektif kimlik ortaya çıkartabilir.

Bu, anarko-kapitalistler için bir sorundur zira bu durumda yalnızca kendilerinin egoist olup olmayacağına karar verebilirler. Başkalarının egoist olup olmamasına karar veremezler. Eğer anarko-kapitalist toplumda bir grup insan kollektif bir kimlik inşa ederse, bu, egoistleri ve tüm toplumun istikrarını bozar. Örneğin, X güvenlik şirketinden sigorta alan herkes X’i öven bir yığın reklama maruz kalabilir. Y şirketini piyasanın dışına itmek için, X şirketi kendi müşterileri arasında sadakati teşvik eder. X şirketi reklamlarında kendilerinin dünyaya neşe getiren bir ışık süzmesi olduğundan bahsederken Y şirketini basiretsiz ve umursamaz şaklabanlar olarak gösterir. X şirketi ayrıca semtte kökleri olduğunu iddia ederek semtteki herkesin yapması gerekenin başından beri kendileri için çabalayan X şirketine sadakat borcunu ödemesi gerektiğini söyler. Her yılın belirli bir gününde X şirketi üyeleri, şirketin başarılarını öven ve şirket için canını verenler için şarkılar söylemesi için teşvik edilir. Karşılık olarak, Y şirketi X şirketinin bir grup faşist tarafından yönetildiğini söyleyip kendi üyelerini rasyonel ve egoistçe davranan bireyler olma konusunda teşvik eder. Ancak bu X partisi üyelerinin onuruna bir hakarettir ve üyeler kollektif kimliği gittikçe daha da benimser. Kollekif kimliklerin, şirketlerin saygınlık ve itibar kazanma arzusundan doğması muhtemeldir. Neticede pazar istikrarsızlaşır, ayrıca her zaman bir devletin ortaya çıkması veya şirketlerin bir bölgeyi elde etmek için savaşması riski mevcuttur.

Rothbard anarko-kapitalist bir toplumda şirket savaşları riski olduğunu itiraf eder ancak şöyle sorar, “tek tük mahalle kavgalarında ölen insan sayısı devletler arası savaşların yarattığı kitlesel yıkımın yanında bir hiç değil midir?” Belki de öyledir, ancak iç savaşların yeterince nahoş olduğu ve bu savaşları yaygın hale getirecek düzenlerden de kaçınmamız gerektiği bariz bir şekilde ortada değil midir? Rothbard ayrıca şunu söyler, “Eğer A şirketi ile B şirketi savaşırsa, en kötü ihtimalle kendi müşterileri savaşın içine çekilir ancak başka kimse etkilenmez. O halde açıktır ki, en kötüsü gerçekleşse ve liberteryen dünya bir “anarşi” haline gelse bile, bugünün her biri kitle imha sahiplerine sahip azgın ulus-devletleri dünyasından daha iyi halde olurduk.” Ancak biz bugün devletlerarası savaşın uzak bir ihtimal haline geldiği bir dünyada yaşıyorsak, sürekli ve kesin olarak mahalle kavgalarının gerçekleşeceği bir dünyadan daha iyi durumdayız demektir. Anarko-kapitalist toplumda yaşadığım mahallenin hafif-silahlı çatışmaların savaş alanı haline gelmesi muhtemeldir ancak Rothbard bizi kitle imha silahlarının güvenlik şirketlerinin holokostuna yol açacağı ve bunun kazançsız olacağı için kullanılmayacağı konusunda ikna eder. Kitle imha silahlarına sahip devletler elbette yok olurdu ancak bu yıkıma kollektif kimliklerin ısrarının neden olması daha muhtemeldir. Devletlerarası savaşın getirdiği kitlesel yıkımı güdüleyen şey, “biz ölsek de ulus yaşar” inancıdır. Ancak eğer bir anarko-kapitalist toplumda birbiriyle çatışan kollektif fikirler gelişmeye başlarsa, sonuç daha da tehlikeli ve şiddetli olabilir.

Her ne kadar cazip bir düşünce olsa da, anarko-kapitalizm’in barışı tesis edebileceğini düşünmüyorum. Anarko-kapitalistler, kendi toplumlarının nasıl barışçıl bir toplum olacağıyla ilgili yeterli nedenler ileri süremiyorlar. Birazcık otonomi kazanmak uğruna neden iç savaşı andıran bir duruma düşme riskini göze alalım? Anarşizm yalnızca otonomi ve düzeni birlikte sunabildiği zaman cazip bir teori olarak görülür. Hem komüniteryen hem kapitalist anarşistler toplumsal düzenin iyi bir şey olduğunu ve kamunun yararına olduğunu savunur. Fakat bazıları için iyi iken bazıları için de kötü bir şey olabilir. Toplumsal düzenin muhafaza ettiği bazı toplumsal kurallar bazı insanlara zarar veriyorsa, o halde sosyal düzenin iyi bir şey olmadığını hissederiz. Bu, anarko-kapitalizm’de iyice önem kazanır zira tamamen kontrolsüz bir serbest piyasa toplumunda inanılmaz boyutlarda eşitsizlikler şüphesiz var olacaktır. Refah devleti tarafından fakirlere toplum düzeni içinde kalmaları için dağıtılan temel ihtiyaç yardımları anarko-kapitalist toplumda ortadan kaldırılır.

Anarko-kapitalizm, bireylerin toplumda nasıl rasyonel seçimler yaparak kendi kaderini tayin eden otonom aktörler olarak yaşayabileceğini gösteren bir teori olarak ilgi çekicidir. Ancak bu otonomiyi ve toplumu sürdürmek imkansız olabilir. Bir birey, anarko-kapitalist topluma olan geçişi devlet müdahelesinden bağımsız bir mülk sahibi olma umuduyla destekleyebilir. Zamanla umudu kalmayan ve kendini beş parasız bir serseri olarak bulan birey, anarko-kapitalist düzeni desteklemeye devam etmek için mantıklı bir neden bulamaz. Birey, potansiyel olarak toplumda çok daha yükseğe çıkabileceği gibi çok daha dibe de batabilir. Mülk sahipleri için anarko-kapitalizmi desteklemek mantıklı görünürken mülk sahibi olmayanlar için ona karşı çıkmak mantıklı görünür. Ancak mülk sahibi olmayan birçok işçi serbest piyasa politikalarını savunur. Buradan çıkaracağımız şey, bireysel seçimleri etkileyen önemli faktör kişinin risk almayı sevip sevmediğiyle alakalıdır. Mülk sahibi olmayan bazı işçiler anarko-kapitalist sistemde mülk sahibi varlıklı kişilerden biri olabilmek için züğürtlük riskini de göze alır. Bir ülkenin insanlarına referandumla şu sorunun sorulduğunu hayal edebiliriz: “Mevcut düzeni anarko-kapitalist düzenle değiştirmek ister miydiniz?” Bir fayda hesaplaması bu seçimin riskli olduğunu gösterir. Mevcut toplumumuzun anarko-kapitalist bir topluma dönüşmesi sonucunda bireyler daha varlıklı ya da daha yoksul hale gelebilir. Ancak bireyler bu seçimi anarko-kapitalizme oy verip daha sonra zengin olmazlarsa seçimlerini geri alıp anarko-kapitalist düzene muhalif hale gelebilecekleri bir kumar olarak görebilir. Bireyler, refah devletini onları daha yüksek bir ekonomik konuma tırmanmaktan alıkoyan bir engel olarak görebilir. Refah devletinin olmadığı bir piyasa ortamında şanslarını denemek isteyebilir ve eğer başarısız olurlarsa refah devletini geri isteyebilirler.  

Narveson şöyle demiştir; “Eğer antlaşmanın potansiyel tarafları sunulan şartların dağıtımını adaletsiz buluyorlarsa, o antlaşmaya girmemelidirler.” Ancak bazen antlaşmaya girmeden dağıtımın adaletli mi adaletsiz mi olduğunu bilemeyiz. Antlaşma içerisindeyken ayrılmak mümkün olmalı, aksi takdirde bireyin otonomisi elinden alınmış olur. Eğer anarko-kapitalizm herkesin onayıyla tesis edilirse, o halde hiçkimsenin otonomisi ihlal edilmez. Ancak, eğer anarko-kapitalist düzenin devamı birçok üyesi tarafından adaletsiz görülürse, o halde bu üyelerin otonomisi düzenin ısrarcı devamıyla ihlal edilmiş olur. Anarko-kapitalist toplum, bu sistemi artık tercih etmeyen üyelerin basitçe düzen dışına çıkmasına izin veremez. Bireyler önce anarko-kapitalizme kabul edilmeyi, daha sonra fikirlerini değiştirip ayrılmayı ve en sonunda tekrar fikir değiştirip düzene dönmeyi talep edebilir. Bu, insanların önce büyük borçlar altına girmesine, sonra iflas ilan etmesine ve en sonunda yeniden sıfırdan başlamasına izin vermek gibidir.

Eğer bireyler anarko-kapitalist düzene kabul edilir ve fakirleştiklerinde toplumu terk etmelerine izin verilirse, bu durumda anarko-kapitalist toplum işgücü ordusunu kaybeder ya da fakirleri kontrol altında tutmak için otonomiyi ihlal etmek gerekir.

Kapitalist toplumda hepimiz mülk sahipleri olamayız. Kapitalizm, mülkiyet sahibi olmayanlarn bir gün kendilerinin ya da çocuklarının mülkiyet sahibi olacağı inancından güç bulur. Ancak kapitalist sistemin devam edebilmesi için bu umutların birçoğunun boşa gitmesi gerekir. Eğer toplumdaki her bir bireye tamamen serbest bir piyasada kendilerini test etme imkanı verilse ve başarısız olanların ayrılmasına izin verilse o halde elimizde işçisi olmayan fabrika sahipleriyle dolu bir toplum kalır.

Anarko-kapitalist bir düzen hiçbir zaman istikrarlı olamaz. Fakirler ya yoksulluklarını kabul etmeye zorlanacak ya da düzenin değişmesi yönünde talepte bulunacaklardır: Birey ne kadar yoksulsa toplumsal düzeni bozmaktan o kadar az rahatsız olur. Şiddetten kaçınıp barışa katkıda bulunmaktan birtakım faydalar ümit etsem de birini öldürüp onun malını almanın daha da büyük getirisi olduğunu keşfedebilirim. Anarko-kapitalist toplumda çok sayıda sefil ve yoksul insan olacaktır ve sefiller daima sefilce davranır. Kapitalist toplumda toplumsal düzen yalnızca kaba kuvvetle sağlanır. Fakirler için kendilerini dünyanın meyvelerinden alıkoyanın özel bir şirket ya da devlet olması fark yaratmaz.

Otonomiye düşkün bir bireyin toksik ve harabeden geçilmeyen anarko-kapitalist bir toplumda aç, evsiz ve otonom olabilmek için refah devletinin maddi yardımını reddetmesi mantıklı mıdır? Kimileri için anarko-kapitalist toplumda yaşam özgürlük iken kimileri için kanser dolu bir sefalet olacaktır. Frederick Hayek’e göre, “Her şeyden önce özgür ve aynı zamanda sefil olabileceğimizi kabul etmeliyiz.” Bunun, anarko-kapitalizmin en iyi özeti olduğuna inanıyorum. Devleti meşrulaştırmak ne kadar zor olsa da, anarko-kapitalizmi meşrulaştırmanın ondan daha zor olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: Bow, Jeffrey. A Critique of Anarcho-Capitalism: Examining the Public Good and the Legitimacy of the State

Çevirmenler: Hasan Ayer ve Fatih Köktemir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir