Felsefe, Bilim Eğitiminde Neden Önemlidir? – Subrena E. Smith

Fatih Köktemir

Fatih Köktemir

Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.

New Hampshire Üniversitesi’nde her yarıyıl, lisans öğrencilerine bilim felsefesi dersleri veriyorum. Öğrencilerin çoğu derslerimi genel eğitim gereksinimlerini karşılamak için alıyor ve bunların birçoğu da daha önce hiç felsefe dersi almamış öğrenciler oluyor.

Yarıyılın ilk gününde, onlara bilim felsefesiyle ilgili genel bir izlenim vermeye çalışıyorum. Onlara felsefenin salt gerçeklerle açıklanamayan sorunlarla ilgilendiğini ve bilim felsefesinin de bu yaklaşımın bilim alanına uygulanması olduğunu anlatıyorum. Daha sonra, dersin temelini teşkil edecek bazı terimleri açıklıyorum: bilimsel araştırmada metot, tümevarım ve delil. Onlara bilimin geçmiş gözlemlerden henüz gözlemlenmemiş genel savlar üretme yöntemi olan tümevarımla ilerlediğini ancak filozofların tümevarımı yeterince makul bulmadığını ve bilim için sorun teşkil edebileceğini düşündüklerini söylüyorum. Sonra, bir hipoteze özel olarak hangi delilin uygun düştüğünü saptamanın zorluğu ve bunu doğru tespit edebilmenin bilim için ne kadar hayati önem taşıdığı konusuna değiniyorum. Ayrıca, bilimsel metodun tekil ve açık olmadığından ve bilimsel metodolojinin tam olarak tanımlanması konusunda temel tartışmalar olduğundan bahsediyorum. Son olarak, bu sorunlar her ne kadar ‘felsefi’ olsa da yine de bilimin icrası hususunda gerçek etkileri olduğunu vurguluyorum.

Bu noktada, şu tarz sorularla karşılaşıyorum: ‘Nitelikleriniz neler?’ ‘Hangi okulda okudunuz?’ ve ‘Bilim insanı mısınız?’

Belki de bu soruları Jamaika kökenli kadın bir felsefeci olarak alışılagelmedik bir kimliğe sahip olmamdan ve bunun onların merakını çekmesinden dolayı soruyorlardır. Bunun bir nebze doğru olduğuna eminim ancak benimkinden daha yaygın ve alışılageldik kimliğe sahip akademisyenlerin de buna benzer sorulara maruz kaldığını gözlemlediğim için tek sebebin bu olmadığını düşünüyorum. New York’taki Cornwall Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenciliğim sırasında öğretim görevlisi olarak insan doğası ve evrim derslerinde görev aldım. Dersi veren akademisyen benden çok daha farklı bir izlenime sahipti: 60’lı yaşlarında beyaz, sakallı bir erkek olarak akademik otoritenin vücut bulmuş halini yansıtıyordu. Ancak öğrenciler onun bir bilim adamı olmadığını söyleyerek bilim hakkındaki görüşlerine şüpheyle yaklaşıyorlardı.

Bu tepkinin, bilimin değeriyle karşılaştırıldığında felsefenin değeri konusundaki endişelerle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerimin felsefecilerin bilimle ilgili işe yarar şeyler söyleyecekleri konusunda şüpheleri olduğu aşikârdır. Önde gelen bazı bilim insanlarının felsefenin bilim konusunda önemsiz olduğunu söylediğinin farkındalar. STEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) eğitimine beşeri bilimlerden çok daha önem verildiğini biliyorlar.

Dersime katılanların çoğu, felsefenin yalnızca düşünceleri konu alan belirsiz bir disiplin olduğunu, bilimin ise gerçekleri keşfetme, delil sunma ve nesnel hakikati ortaya çıkarma işi olduğunu düşünüyor. Dahası, birçoğu bilim insanlarının felsefi soruları yanıtlayabileceğini ancak felsefecilerin bilimsel konularda hiçbir ağırlığı olamayacağına inanıyor.

Peki neden üniversite öğrencileri felsefeyi bilime tabi ve tamamen ayrı bir alan olarak görüyor? Tecrübelerime göre, dört ayrı nedenin öne çıktığını söyleyebilirim.

İlk neden, tarihsel farkındalığa sahip olmamakla alakalı. Üniversite öğrencileri çoğunlukla bölümler arası keskin ayrımların gerçek dünyadaki farklılıkları yansıttığını düşünüyorlar ve bu nedenle felsefe ile bilim arasındaki sözde ayrımın insan icadı olduğunun farkına varamıyorlar. Günümüzde bilim diye adlandırılan birçok alan bir zamanlar farklı başlıklar altında değerlendiriliyordu. Bilimlerin en güvenlisi olan Fizik, bir zamanlar doğa felsefesi kapsamında inceleniyordu. Müzik de bir zamanlar matematikle aynı imtiyaza sahipti. Uygulandığı zaman, mekân ve kültürel bağlama bağlı olarak bilimin kapsamı hem daraldı hem de genişledi.

Bir diğer neden ise somut neticeler ile alakalı. Bilim, gerçek dünya problemlerini çözer. Bize dokunabileceğimiz, görebileceğimiz ve kullanabileceğimiz teknolojileri verir: aşılar, GDO mahsulleri ve ağrı kesiciler gibi. Öğrenciler için, felsefe elle tutulur bir şey sunmaz. Ancak tam aksine, felsefe elle tutulur birçok şey sunmuştur: Albert Einstein’ın felsefi düşünce deneyleri Cassini uzay aracını mümkün kılmıştır. Aristo’nun mantığı bize laptop ve akıllı telefonları sağlayan bilgisayar biliminin temelini oluşturur. Ruh-beden problemi üzerine felsefecilerin yaptığı çalışmalar nöropsikolojinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bilimin arka planında felsefe daima sessizce iş başındadır.

Üçüncü bir neden ise gerçeklik, nesnellik ve önyargı ile ilgili. Öğrenciler, bilimin tamamen objektif olduğu ve buna karşı çıkan herkesin yanlış kanıda olduğu konusunda ısrarcıdırlar. Onlara göre eğer kişi araştırmaya birtakım önyargılarla yaklaşırsa bu onun nesnel değil ideolojik olduğu anlamına gelir. Fakat hepimiz bazı önyargılara sahibizdir ve bu önyargılarımız yaratıcılığımızı besler. Gayet saf bir nesnellik tanımı bilimin popüler imajıyla öylesine bütünleşmiştir ki bu soruna dikkat çekmek zor olabilir. Konuyu ele alabilmek adına, öğrencilere yakınlarındaki bir şeye hiçbir önvarsayıma aldanmaksızın bakıp ne gördüklerini söylemelerini istiyorum. Duraksıyorlar ve bir ön fikre sahip olmadan tecrübelerini yorumlayamadıklarının farkına varıyorlar. Bunu fark ettikleri anda bilimin nesnelliğini sorgulamak onlar için daha az tuhaf hale geliyor.

Öğrencilerin rahatsızlığının dördüncü kaynağı ise onların bilim eğitimi algısıyla ilgilidir. Onlar, bilimi daha çok gerçeklerin maddelenmesi ve bilim eğitimini de bu gerçeklerin öğrenimi olarak görüyorlar. Ancak bir felsefeci olarak ben bu gerçeklerin nasıl seçildiği ve yorumlandığıyla, neden bazılarının diğerlerinden daha önemli olduğuyla ve gerçeklerin nasıl önvarsayımlardan etkilendiğiyle ilgileniyorum.

Öğrenciler çoğu zaman bu endişeleri sabırsızca ‘Gerçek, gerçektir.’ diyerek yanıtlıyorlar. Ancak bir şeyin kendisinin özdeşi olduğunu söylemek tartışmayı ilgi çekici kılmaz. Öğrencilerin ‘Gerçek, gerçektir.’ derken kastettikleri şey elimizde gerçekler varken yorumlara ve münakaşalara yer olmadığıdır.

Peki neden mi bu şekilde düşünüyorlar? Bilim bu şekilde icra edildiği için değil, bu şekilde öğretildiği için. Öğrencilerin bilimsel olarak bilgili hale gelebilmesi için uzmanlaşmaları gereken göz korkutacak kadar çok yöntem ve gerçek vardır ancak bunları öğrenecek zamanları oldukça sınırlıdır. Bilim insanları, derslerini hızla artan deneysel bilgiye ayak uyduracak şekilde tasarlamak zorundadırlar ve hakkında hiçbir eğitim almadıkları sorunlarla uğraşacakları derslere vakit ayırma rahatlığına sahip değillerdir. Bunun istemsiz bir sonucu olarak da öğrenciler çoğu zaman felsefi sorunların bilimsel kuram ve pratiğe etkisi olduğunu öğrenemeden dersten ayrılırlar. Ancak işler daima böyle olmak zorunda değildir. Doğru eğitim platformu sağlanırsa, benim gibi felsefeciler öğrencileri felsefenin de bilim hakkında söyleyeceği şeyler olabileceği konusunda ikna etmek için akıntıya karşı kürek çekmek zorunda kalmaz. Bunun için öğrencilerin bir ve tek doğru bilgi kaynağı olarak gördüğü bilim insanı meslektaşlarımızın yardımına ihtiyaç duyuyoruz. Onlar, bilimin temel ilkelerini öğretmeye devam etmeliler ancak bilimin önemli kavramsal, yorumsal, etik ve metodolojik sorunlarla dolu olduğunu, felsefecilerin bu sorunlara değinmek için eşsiz bir konumda olduğunu ve felsefenin bilim için önemsiz olması bir yana, onun tam kalbinde yer aldığını öğrencilere açıklayarak bize yardımcı olabilirler.

Kaynak: https://qz.com/1132948/why-philosophy-is-so-important-in-science-education/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir