Kıta Felsefesine Karşı Analitik Felsefe

Sevim İrem Alkılınç

Sevim İrem Alkılınç

Hacettepe Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu, noter yeminli mütercim tercüman. Dergiye yaptığı çevirilerin yanı sıra çeviri kalite kontrolünden sorumludur. Analitik ve evrimsel psikoloji okumayı sever.

Bazılarınız çağdaş felsefede “analitik” ve “kıta” gelenekleri arasında bir ayrım olduğunu biliyor ama bu ayrımın neyle alakalı olduğunu ya da analitik felsefenin neden daha iyi olduğunu bilmiyor olabilir. Bu yazı konuya açıklık getirecek.

I. Analitik Felsefe Hakkında

Analitik felsefe çoğunlukla (İngiltere, Amerika, vb.) İngilizce konuşulan ülkelerde yapılır. G.E. Moore, Bertrand Russell, A.J. Ayer gibi insanları ve bugün ABD’nin üst düzey felsefe bölümlerindeki birçok kişiyi düşünün.

Eskiden “analitik” filozoflar felsefenin temel amacının dili analiz etmek (kelimelerin anlamlarını açıklamak) veya kavramları incelemek olduğunu düşünen kişilerdi. Ama şimdilerde basitçe felsefeyi (kendi esas görüşlerinden bağımsız olarak) belirli bir tarzda yapan insanlar.

Peki bu tarz nedir? Genel olarak kişinin kastettiği şeyi açıkça söylemesi, iddialarına ilişkin mantıklı argümanlar sunması ve argümanlarına olan itirazlara (mantıklı bir biçimde) cevap vermesi yönünde makul bir çaba var.

Ayrıca kelimelerin anlamları ya da felsefenin konusu olan kavramlar arasındaki mantıksal ve anlamsal ilişkilerle alakalı sorulara hala makul miktarda ilgi gösteriliyor. Analitik filozof adalet tartışıyorsa genellikle “adil” kelimesinin anlamı, adalet kavramının tarafsızlık veya haklılık gibi kavramlarla nasıl bağdaştığı gibi şeylerin tartışılmasını bekleyebilirsiniz.

II. Kıta Felsefesi Hakkında

Kıta felsefesi genellikle Kıta Avrupası’ndan, özellikle Fransa ve Almanya’dan gelir. Heidegger, Foucault gibi insanları ve varoluşçuları düşünün.

Tarzı analitik felsefeninkinin büyük ölçüde zıttıdır. Kıta yazarları genellikle analitik filozoflara kıyasla söyledikleri şeylerde çok daha az açıktır. Örneğin bir konuda ilerlemeden önce kavramları net bir şekilde tanımlamazlar. Herhangi gerçekçi bir açıklama olmaksızın metaforlar ve daha kendilerine özgün, soyut bir dil kullanırlar.

Bir fikri ilerletirken bir takım argümanlar sunarlar ama belirli öncülleri ve mantıksal adımları ayırt etmek zordur. Kıta yazarı size asla argümanında üç tane öncül bulunduğunu söylemeyecek ve bunları (analitik filozofların genellikle yaptığı gibi) (1), (2), (3) ifadeleri olarak yazmayacaktır. Ayrıca itirazlara doğrudan değinme veya alternatif teorilerle yüzleşme konusunda çok daha az çaba görürsünüz. Sizi bir düşünce zincirine götürecek şeyler söylerler. Sonunda da “Kaç tane öncül vardı?”, “İkinci öncül neydi?” ve “İlk itiraz neydi?” gibi soruları cevaplamak oldukça zor olur.

Bir de dogmatik temalar vardır. Kıta felsefesinin çalışmaları, bir çeşit öznelcilik ya da irrasyonalizmi ifade etmeye analitik felsefeden çok daha yatkındır. Yani (ne diyor olabileceklerini belli belirsiz biraz anladığınız zaman) gerçekliğin gözlemciye bağlı olduğunu, objektif düşünmenin mümkün ya da cazip olmadığını veya mantıklı olmanın mümkün ya da cazip olmadığını tartışıyormuş gibi görünen paragraflar bulmanız daha olasıdır.

Filozoflar siyasi anlamda genellikle sola eğilimli olurlar. Ama Kıta filozofları (diğer filozoflardan daha fazla) çok daha sola eğilimli olurlar.*

*Kıta felsefesinin evladı Heidegger bir yana, kendisi gerçek anlamda bir Naziydi, bu da “sağcı” bir görüştür. Yani kıta filozofları komünizm ve faşizm gibi çılgın ve korkunç, ekstrem siyasi fikirleri desteklemeye daha yatkındırlar demek daha bütünsel bir ifade olacaktır.

III. Heidegger’e Karşı Carnap

(Kıta filozofu) Martin Heidegger ve (analitik filozof) Rudolf Carnap arasındaki anlaşmazlıktan bahsetmeden analitik/kıta ayrımından söz edilemez. “Dilin Mantıksal Analizi Yoluyla Metafiziğin Üstesinden Gelinmesi”nde Carnap, doğal dilde çıkarılabilecek anlamsız sesleri tartışır (http://www.ditext.com/carnap/elimination.html).

Hegel’den alınan aşağıdaki yazıyı örnek olarak gösterir:

İncelenmesi gereken yalnızca olmaktır – başka bir şey değil; yalnız olmak ve ötesi – hiçbir şey; yalnızca var olmak ve var olmanın ötesi – hiçbir şey. Peki bu Hiçbir Şey nedir ki?… Hiçbir Şeyin var olmasının tek sebebi Hiçin, yani Olumsuzluğun var olması mı? Yoksa tam tersi mi? Olumsuzluğun ve Hiçin var olmasının sebebi Hiçbir Şeyin olması mı?… Hiçbir Şeyin, Hiç ve Olumsuzluktan evvel geldiğini iddia ediyoruz… Peki Hiçbir Şeyi nerede arıyoruz?Hiçbir Şeyi nasıl buluyoruz?… Hiçbir Şeyi biliyoruz… Kaygı Hiçbir Şeyi ortaya çıkarıyor… Uğruna ve dolayısıyla kaygılandığımız şeyler ‘aslında’ – hiçbir şeydi. Hatta: Hiçbir Şeyin kendisi –aslında– vardı… Peki bu Hiçbir Şey nedir ki?–Hiçbir Şeyin kendisi hiçleştirir.

(Not: bu metin Heidegger’in çoğu yazısından daha net.)

Carnap (yüklem mantığını kullanarak) böyle cümlelerin mantığa uygun bir dilde nasıl oluşturulamayacağını açıklamaya geçiyor.

IV. Analitik Felsefe Açıkça Daha İyi

Kıta felsefesiyle ilgilenen çoğu kişi gayet iyi insanlar. Bununla beraber analitik felsefe açıkça daha iyi. Neden mi?

A. Tarz

İki okul arasındaki farklılıklara dair yukarıdaki tanımım, neden analitik felsefenin daha iyi olduğunu söylediğimi açıklıyor. Felsefi (veya diğer entelektüel) yazıların esas meziyetlerinin şunlar olduğunu düşünüyorum:

1. Net iddialar
2. Net, mantıklı argümanlar
3. İtirazlara doğrudan cevaplar

Ve bu arada Kıta Felsefesi ve Analitik Felsefe arasındaki farklılıklara dair tanımımın pek tartışmalı olduğunu da düşünmüyorum. Bence iki türün örneklerine bakan hemen herkes bu üç farkı görecektir.

Bunlar neden önemli? Çünkü bence felsefi işlerin (ki bunu tartışmasız varsayıyorum) bilişsel bir amacı var. Amaç okuyucunun bir konudaki bilgi ve anlayışını arttırmak. Amaç, örneğin, insanların kafasını karıştırmak, kelime bilginizle insanları etkilemek, karmaşık cümle yapıları üzerine derinlemesine düşünmekten keyif almak veya insanların susup sizi sorgulamaktan vazgeçmesine neden olmak değil.

Bir yazının dinleyicinin bilgi ve anlayışını arttırabilmesi için genellikle okuyucunun bu yazının ne dediğini anlaması gerekir. Dolayısıyla net ifadeler felsefi yazının başlıca meziyetlerindendir.

Ayrıca okuyucunun felsefi bilgi ve anlayışını arttırmak için genellikle söylenen şeye inanması adına iyi sebepler sunulması gerekir. Çünkü felsefi fikirler çoğu zaman okuyucuların söylenir söylenmez doğruluğunu tahmin edebilecekleri kadar apaçık belli şeyler değil, tartışmaya değer şeylerdir. Temel iddia genellikle diğer akıllı insanların katılmayacağı bir fikirdir.

Bu nedenle eğer okuyucu bakış açınızı mantıklı bir biçimde benimseyecekse genellikle sebeplere ihtiyaç duyacaktır. Ayrıca genellikle diğer filozoflardan gelebilecek temel itirazların neden yanlış olduğunu anlamaları gerekecektir. Eğer bakış açınızı bunun yerine retorik becerinizden dolayı, kültürlülüğünüzden etkilendikleri için, itirazları düşünemeyecekleri kadar çok kafalarını karıştırdığınızdan ve benzerinden ötürü benimserlerse konuya dair bilgi veya anlayış edinmiş olmayacaklardır.

Dolayısıyla mantıklı argümanlar sunmak ve itirazlara cevap vermek de felsefi işin başlıca meziyetlerindendir.

Tüm bunların önemsiz olduğunu ve açıklama yapmaya gerek olmadığını düşünebilirsiniz. Ama görünen o ki (Kıta tarzını Analitiğe tercih eden) birçok kişi bu özelliklerin kıymetini bilmiyor.

B. Doktrinler

Belirtmeye değer başka bir nokta ise kıta filozoflarıyla en çok ilişkilendirilen sağlam doktrinlerin yanlış olması.

(1) Nesnel bir gerçeklik var.

Mesela gözlerinizi kapattığınızda dünyanın geri kalanı yok olmuyor. Dünya insanlardan (hatta insan olmayan gözlemcilerden) çok daha önce vardı. Dünya 4.5 milyar yıldır buradayken insan gözlemciler yalnızca 20,000 – 2 milyar yıldır var (neyi “insan” olarak saydığınıza göre değişiyor). Dolayısıyla dünya bize bağlı değil.

Buna karşı itirazlar neler? Yanılmıyorsam nesnel gerçekliğe karşı temel bir argüman var. Bunun ilk versiyonu bildiğim kadarıyla Berkeley’de ortaya çıktı. Berkeley’nin argümanı (yeniden oluşturduğum şekliyle) şuna benzer bir şeydi:

  1. Eğer x hayal edilemez bir şeyse, o halde x imkansızdır. (öncül)
  2. Kimsenin düşünmediği bir şeyi hayal etmek mümkün değildir. (öncül)
  3. Dolayısıyla, (kimsenin düşünmediği bir şey) hayal edilemezdir. (2’den)
  4. Dolayısıyla, (kimsenin düşünmediği bir şey) mümkün değildir. (1 ve 3’ten)
  • Eğer nesnel gerçeklik olsaydı, o halde kimsenin düşünmediği şeylerin olması mümkün olurdu. (“Nesnel”in anlamından)
  • Dolayısıyla nesnel gerçeklik yoktur. (4 ve 5’ten)

(David Stove bu argümandan “Cevher” diye bahsediyor ve buna Dünyanın En Kötü Argümanı ödülünü vermişti.)

Burada sadece (2)’deki belirsizliği göstereceğim. Bu, analitik konuşmada anlam bulanıklığı kapsamındadır. 2’nin sorunu, hem 2a hem de 2b olarak okunabilmesidir:

2a. Mümkün olmayan: [x,y için, (x’in y’yi hayal edebilmesi ve kimsenin y’yi düşünmemesi)].

2b. Mümkün olmayan: [x için, (x’in hayal ettiği: {y için, kimsenin y’yi düşünmemesi})].

Öncülün doğru olması için 2a okuması gerekiyor ama ardından 3-6’nın gelebilmesi için 2b okumasına ihtiyaç var.

Öznelcilik argümanı genellikle çok daha az netlikte ifade ediliyor. İnsanlar genellikle şuna benzer bir şey söylüyorlar:

“Bir şeyi aklımızı/kavramsal şemaları/algıları/vb. kullanmadan bilmemiz imkansızdır. Dolayısıyla şeyleri yalnızca kavradığımız/algıladığımız/aklımızın temsil ettiği/vb. şekliyle bilebiliriz. Dolayısıyla şeylerin kendi içlerindeki hallerinden bahsetmek mantıklı değildir. Dolayısıyla ‘nesnel gerçeklik’ fikri mantıklı değildir; anlamsızdır.”

Duyduğum bu tip argümanları anlamlandırmak ve kulağa mantıklı gelmesini sağlamak için elimden geleni yapıyorum ama gerçek öznelcileri duyduğunuzda genellikle bundan çok daha az açık oluyor. (Bishop Berkeley aslında en açık öznelciydi.)

Neyse, yukarıdaki ifade özünde Cevher’in (daha karmaşık) bir versiyonuydu ve temelde aynı hata var. Bu hata, verilen bir nesnenin belirli bir akıl tarafından, bu aklın temsil ettiği şeklinin de içeriğinin bir parçası olduğu fikriyle temsil edildiğini söyleyerek ifadeyi karmaşıklaştırıyor.

Başka bir deyişle: Dünya’yı sadece hayal ettiğim zaman hayal edebiliyorum. Buradan Dünya’yı sadece benim tarafımdan hayal edildiği şekliyle hayal edebileceğim çıkmıyor. Yani Dünya’nın ben var olmadan önceki halini hayal edemeyeceğim çıkmıyor. (Ve bunu yapabileceğimi inkar etmek çok saçma olurdu.)

 (2) Mantıklı & objektif olun.

Neden mantık çerçevesinde düşünmeniz gerektiğini uzun uzadıya tartışmayacağım. Bence bu basitçe totoloji olur. (Mantıklı düşünme doğru düşünmedir. Eğer ‘mantıklı olmamak’ için iyi bir sebep olsaydı o da ‘mantıklı olmama’ dediğiniz şeyin aslında mantıklı olduğunu kanıtlamış olurdu.)

Ama bir düşünürün rasyonalizm veya nesnelliğe saldırmaya başladığında aslında ne olduğuna dair yorum yapacağım. Dürüst olmak gerekirse çok az insan açıkça “Hey, ben mantıksız biriyim, sen de böyle olmalısın!” diyecektir (çünkü ‘mantıksız’ kulağa olumsuz bir değerlendirme terimi gibi geliyor). Ama insanların nesnel ve tutarlı olunmaya çalışılması gerektiği gibi rasyonelliğin temel ilkelerini reddettiklerini duyabilirsiniz.

Şimdi, bence bu meydana geldiğinde olan şu: düşünür hatalı olduğunu biliyor. Elbette bunu tam anlamıyla bilmiyor; kendi kendini aldatıyor ve bu aldatmacayı sürdürmeye çalışıyor. Eğer hatalıysanız ve hatalı inançlarınızı devam ettirmek istiyorsanız mantıklı ve nesnel bir şekilde düşünmekten kaçınmanız gerektiğini de bir şekilde dolaylı olarak biliyorsunuz demektir. Bir şeylerin açıkça ifade edilmesine izin vermekten de kaçınmalısınız. Sis, yanılgı ve karmaşa bu hatalı inançlara tutunmanıza yardımcı olacak anahtar şeyler.

(Düşünür bunun yerine basitçe diğer insanların hatalı inançlara tutunmasını istiyor olabilir ve bunun mümkün olmasını sağlayacak anahtar şeylerin de yanılgı ve karmaşa olduğunu bilmelisiniz.)

Yani birinin mantığa ve nesnelliğe az çok saldırdığını veya fikirlerin açık bir anlatımından kaçındığını duyduğum zaman bunu kişinin söylediği diğer şeylerin çoğunun da yanlış olduğuna dair bir kanıt olarak alıyorum.

So when I hear someone more or less attacking rationality and objectivity, or trying to avoid clear formulations of ideas, I take that as almost a proof that most of the rest of what that person has to say is wrong.

Kaynak:

Huemer, A. M. (2019, Aralık 21). Analytic vs. Continental Philosophy. Fake Nous. http://fakenous.net/?p=1112 çev. Sevim İrem Alkılınç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir