Neden Kavramı Üzerine – Bertrand Russell

Fatih Köktemir

Fatih Köktemir

Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.

Bu makalenin asıl amacı ilk olarak ‘’Neden’’ kavramının felsefi literatürde istenilen çıkarımının ayrılmaz bir biçimde  düzenlilik düzen yanıltıcı çağrışımlarla olan bağlılığını anlatmak; ikincisi, bilimde, nedensellik ilkesinin yerine hangi ilkenin kullanılabileceğini soruşturmak ve son olarak özellikle teleoloji ve bana nedenselliğe dair hatalı kavramlarla bağıntılı gibi görünen determinizme ilişkin belli başlı kafa karışıklıklarını göstermektir.

Ekollerine bakılmaksızın bütün filozoflar,nedenselliğin,bilimin temel aksiyomlarımdan veya esaslarından biri olduğunu tahayyül etmişlerdir. Ancak işin tuhaf yanı modern bilimlerde ”neden” kavramı,örneğin gök mekaniğinde olduğu gibi yoktur. Dr. James Ward, Naturalizm ve Agnostizm adlı kitabında bu durumu, amacı dünyayla ilgili mutlak gerçeği bulmak olanların işi olan Fiziğe karşı bir dizi eleştiri mahiyetinde ele almıştır: Net bir biçimde kendisi, Fizikçilerin nedenleri keşfetmelerini ve bulmaları gerektiğini fakat fiziğin bunları hiç soruşturmadığını düşünmektedir. Bana kalırsa felsefe bu tür yasayıcı işlevleri var saymamalıdır ve fiziğin de neden aramayı bırakmasının sebebi aslında bunların var olmamasıdır.Nedensellik yasasını, inanıyorum ki, tıpkı monarşi gibi hatalı bir şekilde zararsız olduğu düşünülen, geçmiş çağların yaşayan bir kalıntısıdır.

Filozofların ”Neden” kavramına dair ne anladıklarını tespit edebilmek için Baldwin’in sözlüğüne başvurdum ve üç tezat tanım bulmamdan kaynaklı olarak beklentimin çok ötesinde şeylerle karşılaştım:

”Nedensellik(1): Zaman dizisi içerisinde meydana gelen olayların zorunlu bağlantısı…

“Neden(kavramı): Bir sürecin sonunda meydana gelen bir süreç algısı veya düşüncesinin kapsadığı herşey…

“Neden ve Sonuç:Neden ve sonuç, ayırt edilebilen herhangi iki şeyi,evreyi ve gerçeklik aspektini simgeleyen bağlantılı terimlerdir.Bunlar o kadar bağlantılıdır ki birinin varlığı sona erdiği anda diğeri varolur ve ikincisinin varoluşunun hemenöncesinde ilkinin varlığı sona ermiş demektir.

O halde şu üç terime sırasıyla göz atalım: İlki, ”Zorunluluğun” tanımı yapılmadan anlaşılamaz. Bu başlık altında, Baldwinin sözlüğü şu tanımı verir:

“Zorunluluk: Zorunlu olan yalnızca doğru değil, her koşul altında doğrudur.Dolayısıyla kavramda kaba bir zorunluluktan öte bir şey vardır: bu şeyin içinde yer aldığı genel bir yasa vardır.”

Nedensellik kavramı, zorunluluk kavramıyla o kadar yakından bağlantılıdır ki kapsayabileceği bir anlam keşfetmek için yukarıda tanımla oyalanmak gereksiz olmayacaktır çünkü mevcut haliyle kesin bir şey ifade etmekten çok uzaktır.

Fark edilen ilk nokta ”Her koşul altında doğru” ifadesine bir anlam verilecekse konusu bir ”Önerme” değil, ”Önermesel işlev” olmalıdır. Bir önerme doğru ya da yanlıştır bu da konuyu çözüme kavuşturur: Burada koşullar sorgulanamaz.

“1. Charles’ın kellesi uçuruldu” ifadesi yazın da kışın da doğrudur.O halde şu söylenmelidir ki “birşey tüm koşullar altında doğrudur” ifadesindeki “bir şey” önermesel işlev olmalıdır.Yani değişken içeren bir ifadede,değişkene bir değer verildiğinde ifade önermeye dönüşür.O zaman da değişebilen “koşullar” değişkenin alabileceği farklı değerlerdir. Bu bağlamda ”Zorunlu”, ”Her koşul altında doğru” demekse o halde ”x bir insansa, x bir fanidir” ifadesinin doğruluğu zorunludur zira x’in alabileceği her değer için bu doğrudur. Dolayısıyla şu tanıma yönelmemiz gerekmektedir:

”Zorunluluk önermesel işlevin dayanağıdır bu da demektir ki argümanın veya argümanların alabileceği her değer için doğrudur.”

Ancak malesef Baldwin’in sözlüğündeki tanım der ki zorunlu olan yalnızca ”Tüm koşullar altında doğru” değildir ayrıca ”Doğrudur.”. Geldiğimiz noktada bu iki argüman uyumlu değildir.Yalnızca önermeler ”doğru” olabilir dolayısıyla mevcut tanım mantık dışıdır. Asıl kast edilen şu gibi gözükmektedir:

”Bir önerme her koşul altında doğru olan bir önermesel işlevin değeri olduğunda zorunludur.” Eğer bu tanımı benimsersek, aynı önerme, önermesel işlevimize hangi terimi argüman olarak seçtiğimize bağlı olarak olası veya zorunlu olacaktır.Örneğin, Sokrates argüman olarak seçildiğinde ”Sokrates bir insandır dolayısıyla “Sokrates fanidir” ifadesi zorunludur ancak ”İnsan” veya ”Fani” ifadeleri argüman olarak alındığında bu durum geçerli değildir.Tekrar düşündüğümüzde, ”Sokrates bir insansa Platon fanidir” ifadesi eğer ”Sokrates” veya ”İnsan” argüman olarak seçilirse zorunludur ancak ”Plato” veya ”Fani”  ifadeleri argüman olarak alınırsa bu durum geçerli değildir. Yine de bu güçlük argüman olarak görülen bileşeni açıkça ortaya koyarak aşılabilir ve bu bağlamda şu tanıma varırız:

”Bir önerme yalnızca bileşen önermenin ehemmiyetini değiştirmediği takdirde zorunludur.”

Şimdi, bunu yukarıda alıntıladığımız nedensellik tanımına uygulayabiliriz.

Argümanın daha önceki olayın gerçekleştiği zamanda meydana gelmesi aşikardır. Dolayısıyla bir nedensellik durumu şöyle olacaktır: ”e1 olayı t1 olayıyla aynı zamanda gerçekleşiyorsa hemen ardından e2 olayı gerçekleşecektir.Bu önermenin t1 durumunda zorunlu olması hedeflenir. Başka bir deyişle t1 doğru kalabilmek için değişkenlik gösterebilir. Bir evrensel yasa olarak nedensellik şuna dönüşür: ”Her e1 için bir ”e2” vardır. Öyle ki e1 olayı her gerçekleştiğinde e2 de ardından gerçekleşir.”Bunu kesin olarak ele almadan önce e2’nin ne kadar sonra gerçekleşeceğini belirlemeliyiz.Bu yüzden şu ilkeyle karşılaşırız:

”Her e1 olayı için bir e2 olayı ve bir zaman aralığı ”t” vardır. Öyle ki ne zaman e1 olayı gerçekleşse bir t aralığının ardından e2 gerçekleşir.”

Henüz bu yasanın doğruluğuyla ilgilenmiyorum.Şimdilik yalnızca nedensellik yasasını keşfetmekle ilgileniyorum.Bu sebeple yukarıda alıntılanan tanımlara yöneliyorum.

İkinci tanım bizi iki sebepten dolayı uzun süre oyalamamalı. İlki psikolojik olması: Nedenselliği ele alırken bizi ilgilendiren kısım sürecin algısı veya değil sürecin kendisi olmalıdır. İkincisi döngüsel olması: bir süreçten başka bir sürecin sonunda meydana gelir şeklinde bahsettiğimizde zaten neden kavramının tanımını verir.

Üçüncü tanım açık ara en kesin olanıdır: Açıklık konusunda kafada soru işareti bırakmamaktadır. Tanımın da belirttiği neden ve sonucun yakınlığı büyük bir güçlüğe yol açmaktadır.Zaman dizisi sonsuz olmadığından, hiçbir iki olay bitişik değildir; Dolayısıyla tanım doğruysa ya neden ya sonuç ya da ikisi birden belirli bir zaman aralığında varlığını sürdürür. Zaten tanımın yazılışında her ikisinin de belirli bir zaman aralığında varoldukları varsayıldığı aşikardır.Fakat o durumda da bir ikilemle karşı karşıya kalmaktayız: Eğer bir neden kendi içinde değişim içeren bir süreçse önceki ve sonraki bölümleriyle arasında bir nedensel ilişkiye gereksinim duyuyoruz. Dahası, öyle gözüküyor ki önceki bölümler sonuca yakın olmadığından yalnızca sonraki bölümler sonuçla bağlantılıymış gibi görünebilir ve dolayısıyla sonucu etkileyemez.Bundan ötürü nedenin sürekliliğini limitsiz bir şekilde küçültmeye yöneliyoruz ancak ne kadar küçültürsek küçültelim sonucu etkilemeden değiştirilebilecek bir önceki bölüm varlığını sürdürecektir. Böylece tanım nedenlerin çokluğunu içermediğinden nedene ulaşılamayacaktır. Öte yandan neden durağansa, kendi içinde değişim içermiyorsa o halde ilk olarak doğada böyle bir neden bulunamaz ikinci olarak da kabul edilemeyecek kadar garip olur ve belirli bir süre durağan kaldıktan sonra bir anda sonuca dönüşmeli. Dolayısıyla bu ikilem neden ve sonucun zamanda bitişik olarak var olabileceği görüşüne ölümcül bir darbe vurur; Neden ve sonuçlar varsa, ilk tanımda belirtildiği gibi belirli bir zaman aralığıyla ayrılmalıdırlar.

Baldwinin yukarıdaki tanımına benzer şeyler başka filozoflar tarafından da belirtilmiştir.John Stuart Mill der ki:

“Tümevarımsal bilimin temel yapı taşlarından biri olan nedensellik yasasını başarının değişmezliğinin alemdeki ve alemden önceki gerçekleri elde etme gözleminden farklı bir şey değildir.”

Haklı bir şekilde filozofların ortaya koyduğu yasayı değersiz bulan Bergson buna rağmen yasanın bilimde kullanılmaya devam ettiğini varsaymaktadır ve der ki:

”Bu Yasanın her fenomeni kendi koşulları tarafından belirlendiği manasına geldiğini veya diğer bir deyişle aynı nedenlerin aynı sonuçlara yol açtığı tartışılmaktadır.”

Ve tekrar der ki:

” Biz fiziksel fenomenleri algılarız ve bu fenomenler yasalara tabidir” bu şu anlama gelmektedir: (1)Önceden algılanan a,b,c,d fenomenleri aynı şekliyle tekrar meydana gelebilir; (2) a,b,c,d koşullarından sonra meydana gelen ve sadece bu koşullar hali hazırda olduğunda belirli bir fenomen olan ”p” aynı koşullar ortaya çıkar çıkmaz yinelenmede sorun yaşamayacaktır.”

Bergson’un bilime olan saldırısının büyük bir kısmı bilimin bu ilkeyi benimsediği varsayımında yatmaktadır. Aslında bilim böyle bir ilkeyi benimsememekte fakat filozoflar hatta Bergson bile bilime dair görüşlerini bilimin kendisinden değil,birbirlerinden almaktadırlar. İlkenin ne olduğuyla ilgili olarak farklı ekollerin filozofları kayda değer bir konsensüs teşkil etmektedirler. Ancak birdenbire ortaya çıkmakta olan bir dizi zorluk vardır.Şu an için nedenlerin çokluğu sorusunu es geçiyorum çünkü daha mühim olan diğer soruların üzerinde durulması gerekmekte.

Bu sorulardan ikisi şunlardır:

1) Bir ”Olay”dan kast edilen nedir?

2) Neden ve sonuç arasında ”zaman aralığı” ne kadar uzun olabilir?

1) Yasaya göre bir ”Olay” aksi takdirde önemsiz olacağından dolayı yinelenen bir şey olması istenmektedir. Yasa der ki: Bir olay istisnai değildir ayrıca bir çok örneği içerisinde barındırabilecek bir genel geçerliliktir.Yinelenmemesi oldukça olası olduğundan ötürü bir olay genel geçerliliğin bütününden eksik olmalıdır.Bir ”Olay” ile kast edilen kibrit çakmak veya bir bozuk paranın bir otomatın içine yerleştirmek gibi bir şeydir. Eğer böyle bir olay tekrar meydana gelecekse dar bir ölçekte tanımlanmamalı: Kibritin çakılma gücüyle veya bozuk paranın ısısıyla oyalanmamalıyız.Çünkü bu etmenler önemli olsaydı olayımız en fazla bir kez gerçekleşirdi ve yasa da bilgi vermeyi bırakırdı. O halde bir olay O halde, bir olay, olayın vakası olduğu zaman olayları kabul etmek için yeterince geniş bir biçimde tanımlanmış bir evrenseldir.

2) Sonraki soru zaman aralığıyla ilgilenmektedir. Filozoflar hiç kuşkusuz neden ve sonucu ”zaman” içinde bitişik olarak düşünmüşlerdir fakat nedenler zaten verildiği için bu durum imkansızdır. O halde, Bölünemeyecek kadar küçük zaman aralıkları olmamasından kaynaklı neden ve sonuç arasında ölçülebilir bir zaman aşımı olması gerekmekte. Ancak bu durum bir anda, aşılması güç zorluklara neden olmakta. Aralığı ne kadar kısaltırsak kısaltalım beklenen sonuçları önleyen bu aralık süresince birşey meydana gelebilir.Paramı otomata atarım fakat biletimi makineden çekmeden önce otomatı ve hesaplamalarımın keyfini kaçıran bir deprem meydana gelir. Umulan etkiden emin olmak için etrafta bu duruma müdahale edecek hiçbir şey olmadığını bilmeliyiz. Fakat bu, varsayılan sebebin kendi başına etkiyi garantilemeye yeterli olmadığı anlamına gelmektedir.Çevreyi hesaba katar katmaz yinelenme azalır, ta ki en sonunda, bütün çevre hesaba katıldığında yinelenmenin olasılığı neredeyse bir hiç haline gelir.

Bütün bu zorluklara rağmen, elbette itiraf edilmelidir ki bu dizilerin düzeni günlük hayatta ortaya çıkmaktadır.  İşte bu düzenlilikler varsayılan nedensellik ilkesini  belirtmektedir. Her nerede başarısızlığa uğrarlarsa asla başarısızlığa uğramayacak daha iyi bir formülasyonun bulunabileceği düşünülmektedir. Asla başarısızlığa uğramayacak olan bu türden dizilerin olabiliritesini reddetmekten uzaktayım. Şöyle ki Belli bir kütleden daha fazla olan ve de belli bir hızdan daha hızlı hareket etmekte olan bir taşın belli bir kalınlıktan daha az olan bir cam levhayla teması halinde camın kırılacağı kuralına karşı asla bir istisna olmayacaktır.Aynı zamanda bu türden düzenliliklerin gözlemlenmesi istisnalardan arınmış bir halde olduklarında bile bilimin ilk yıllarında faydalıdır: Havada Desteklenmemiş bir kütlenin çoğunlukla yere düşmesi yerçekimi yasasına giden bir yoldu.  Reddettiğim şey bilimin bu türden dizilerin değişmezliğini varsayması veya bunları keşfetmeyi amaçlamasıdır. Böyle olan bütün değişmezlikler gördüğümüz gibi ‘’olayların’’ tanımında  belli başlı belirsizliklere bağlıdır. Kütlelerin düşmesi belirsiz nitel bir açıklamadır; Bilim bunların ne hızla düştüklerini bilmeyi istemektedir. Bu kütlenin şekline ve de havanın ağırlığına bağımlıdır. Bir boşluğa düştüklerinde neredeyse değişmezlik olacağı doğrudur; Galileonun gözlemlediği gibi değişmezlik bunun üzerine tamamlanır. Fakat sonrasında orada bile genişliğin ve de rakımın bir farklılık yarattığı ortaya çıkar. Teorik yönden güneşin ve ayın konumu bir farklılık yaratmalıdır. Kısacası bir bilimdeki her ilerleme bizi ilk başta gözlemlenen kaba değişmezliklerden uzaklaştırmakta,öncülün ve de sonucun çok daha büyük bir farklılaşımına ve de konuyla ilgili olarak görülen sürekli daha geniş öncüller çemberine bizi götürmektedir.

Filozofların hayati olarak tahayyülettikleri ”aynı neden, aynı sonuç” ilkesi bundan kaynaklı olarak tamamiyle işe yaramazdır. Öncüller ardılı bir miktar kesinlik ile hesaplayabileceğimiz kadar verildiğinde, öncüller o kadar karmaşıklaşmış olur ki bir daha gerçekleşme olasılıkları çok düşüktür. Bundan dolayı, bu ilke hesaba katılırsa bilim tamamiyle kısır bir hal alacaktır.

Bu hususların önemi, kısmen çok daha doğru olan bilimsel bir yöntem hesabına yol açması, kısmen de neden kavramını safsatalar yığını haline getiren insan iradesi analojisini ortadan kaldırması gerçeğinde yatmaktadır. İkinci nokta bir kaç örneğin yardımıyla çok daha açık bir hale gelecektir. Bunun için, felsefe tarihinde çok büyük yer kaplayan bir kaç maksim düşündüm.

(1): ”Neden ve sonuç öyle ya da böyle birbirlerine benzemeliler.”

Bu ilke okasyonalizm tarihi içerisinde revaçtaydı ve hala sönmüş de değil. Örneğin, Zihnin, öncesinde mental olan hiçbir şey içersemeyen bir evrende gelişemeyeceği halen sıklıkla düşünülmektedir ve bu düşüncenin bir sebebi; maddenin zihne sebep olabilmek için ondan çok farklı olmasında temellenmektedir.Veya daha öncelikli olarak, doğamızındaha mükemmel olan kısımlarını isimlendirmek açıklanamaz durumda olmak zorunda kalacaktır eğer evren onlara sebep olacak en azından eşit miktarda mükemmel bir şeyi içersemiyorsa.Bütün bu görüşler varsayılan aşırı basitleştirilmiş nedensellik ilkesine bağlı gibi gözükmekte; Yasaya uygun olan bir ”Neden” ve ”Sonuç” tanımında, bilim onların genellikle büyük oranda benzer olmadıklarını göstermeyi istemekte gibi gözüktüğünden, ”Neden”, doğrusu, bütün bir evrenin iki durumu olur ve ”Sonuç” ise bazı istisnai olaylar olur.

(2)” Neden ve sonuç arasında ”Anlaşılır” bağ olması gerektiğinden, ”Neden” istem’e paraleldir.”

Bu maksim, bana kalırsa açık bir şekilde tanımlandığında bunu genelde bilinçsiz bir biçimde reddeden filozofların tahayyülerindedir.Bu muhtemelen demin bizim düşündüğümüz zihnin saf olarak maddi bir dünyadan türeyemeyeceği görüşünde geçerlidir.”Anlaşılır’dan” ne kastedildiğini bildiğimi ileri sürmüyorum; ”tahayyüle yakın” anlamına geliyor gibi gözükmekte.Başka bir bağlamda hiçbir şey eylem ve onun ifası arasındaki bağlantıdan daha az ”Anlaşılabilir” değildir. Fakat belirgin bir biçimde neden ve sonuç arasında istenilen bağ örneğin varsayılan nedensellik ilkesinin neden olacağı olaylara dayanmakta: Fizik gibi bir bilimde nedenselliğin yerini alan yasalar aralarında bağıntı aranacak iki olay için hiçbir yer bırakmaz.

(3) ”Neden sonucu sonucun nedeni zorlamadığı bir bağlamda zorlar.”

Bu görüş determinizmin yadsınmasında geniş ölçekte etkilidir: Fakat, işin gerçeği, bu bizim ikinci maksimimiz ile bağıntılıdır ve terk edilir edilmez çökmektedir.”Zorunluluğu” aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz: ”A” koşulların engel olduğu bir şeyi yapmayı dilediğinde veya koşulların neden olacağı bir şeyden kaçındığında bir takım koşulların ”A’yı” zorlaması. Bu ‘’neden’’ sözcüğü için uygun bir anlam bulunduğunu varsayar, bu benim daha sonra tartışacağım bir varsayımdır. Şu anda netleştirmeye çalıştığım şey zorunluluğun engellenmiş arzuları içerseyen kompleks bir kavram olduğudur. Arzuları önceki olaylara bakılarak ne kadar hesaplanabilir olsa da, bir insan yapmak istediğini dilediği şeyi yapabildiği sürece zorlama yoktur. Ve her nerede arzular meydana gelmiyorsa zorlanmaya dair hiçbir soru söz konusu olamaz. Bundan dolayı, nedeni, sonucu zorlayan bir şey olarak görmek genel olarak yanıltıcıdır.

Aynı maksimin daha belirsiz olan bir formu ”Belirlemek” kelimesini ”Zorlamak” kelimesinin yerine geçirmekte; Bize nedenin sonucu sonucun nedeni belirlemediği bir bağlamda belirlediği söylendi. ”Belirlemek” ile ne kast edildiği tam anlamıyla belli değil: Bildiğim şekliyle kesin olan tek bağlam işlev veya bir’den çokluğa olan bağıntıdır. Eğer sonuçların değil de nedenlerin çokluğunu kabul edersek, yani, eğer varsayarsak, nedenler verildiğinde sonuç belli olmalıdır fakat sonuç verildiğinde neden bir çok alternatiften biri olabilir o halde sonucun nedeni değil nedenin sonucu belirlediğini söyleyebiliriz. Ancak nedenlerin çokluğu ”sonucu” belli belirsiz ve dar, ”nedeni” kesin ve geniş ölçüde düşündüğümüzden ileri gelmekte. Bir çok öncül bir adamın ölümüne neden olabilir çünkü onun ölümü belli belirsiz ve dardır. Fakat zıttı olan bir süreci ele alırsak, ”nedeni”bir doz arsenik içmek olarak aldığımızda ve sonucu da beş dakika sonra bütün bir dünyanın durumu olarak aldığımızda, nedenlerin çokluğu yerine sonuçların çokluğuna kapı aralarız. Bundan kaynaklı neden ve sonuç arasındaki varsayılan simetri yanıltıcıdır.

(4) ”Bir nedenin varlığı sona erdiğinde eyleyemez çünkü varlığı sona eren şey bir hiçtir.”

Bu yaygın bir maksimdir ve halen daha açıklanmamış bir önyargıdır.

Bunun Bergsonun çekiciliği olan ”Duree” kavramı ile bağıntısı var: Geçmişin ”şimdiye” etkisi olduğu için,bu bağlamda hala var olması gerekmekte. Bu maksimdeki temel hata nedenlerin bütünüyle eyleyeceği varsayımında kaynaklanmakta. Bir istem buyurduğu şey meydana geldiğinde ‘’eyler’’; Fakat istem dışında hiçbir şey eyleyemez. Nedenlerin eylediği inancı onların bilinçli ya da bilinçsiz olarak istemlere özümsenmesinden ileri gelir.Şunu gördük ki eğer nedenler varsa, sınırlı bir zaman aralığıyla nedenlerinden ayrılmalıdırlar ve varlıkları sona erdiğinde sonuçlarının nedeni olurlar.

Yukarıda geçen istemlerin eylediği tanımına karşı olarak, kendisini takiben buyurduğunun gelmesi halinde değil de buyurduğuna neden olduğu halde eylediği itirazı yapılabilir.Bu kesinlikle istemlerin “eylemesinden” anlaşılan algıyı temsil eder ancak bizim çatışma içinde olduğumuz nedenselliğin bir görüşü olduğundan ötürü bize bir tanım olarak faydası yoktur.Benzer koşullar altındaki bir istemin buyurduğu şey tarafından takip edilmesine binaen istemlerin eylediğini söyleyebiliriz.Fakat bu belirsiz bir konsepttir ve henüz ele almadığımız yeni fikirler sunar.Asıl farkedilmesi gereken şudur, “eylemek” kavramı, eğer benim de önerdiğim üzere bilinen nedensellik kavramını reddettiğimiz takdirde bizim için tartışmaya kapalıdır.

(5) “Bir neden bulunduğu yerin dışında eyleyemez..”

Bu maksim kendine yaygın kullanım alanı bulmuştur; Newton’a karşı kullanılmıştır ve “uzaktan etki” kuramına karşı oluşan önyargının da kaynağını oluşturmaktadır.Felsefede ise Zamansal yakınlık ilkesi’nin inkarına, dolayısıyla tekçiliğe ve Leibniz monadizminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Zamansal yakınlık ilkesi hakkında söylenegelen benzer söz gibi bu söz de nedenlerin “eylediği” yani muğlak bir şekilde iradelere benzediği varsayımına dayanır.Ve aynı geçici temas konusunda olduğu gibi bu sözden yapılan bütün çıkarımlar da tamamen temelsizdir.

Şimdi asıl soruya dönüyorum, hangi yasa ya da yasaların sözde nedensellik yasasının yerini aldığına rastlanılabilir?

İlk olarak silsilenin geleneksel yasalar tarafından tasarlanmış tek düzeliklerinin ötesine geçmeden önce, kabul edebiliriz ki , eğer bir silsile bir çok durumda gözlemlenmiş ve hiçbir zaman başarısızlıkla sonuçlanmamışsa, gelecekteki durumlarda da böyle devam etmesinin tümevarımsal ihtimali vardır.Eğer taşların bugüne kadar cam kırdıkları gözlemlenmişse bundan sonra da kırmaya devam etmeleri muhtemeldir.Bu, aslında doğrunun mantık çerçevesinde sorgulanabileceği tümevarımsal prensibin şüphesiz doğru kabul edilmesi varsayımına dayanır; ancak bu prensip şu anki konumuz olmadığından onu yine de şüphesiz doğru olarak ele alacağım.O halde diyebiliriz ki, bu sıklıkta gözlemlenmiş bir silsile durumunda, önceki olay “neden”, sonraki olay da “sonuç” tur.

Bununla birlikte, bazı etmenler bu silsileleri geleneksel neden-sonuç ilişkisinden çok daha farklı kılar.Birincisi, netice bugüne kadar gözlemlenmemiş bir örnekte muhtemelden öte değildir, halbuki neden sonuç ilişkisinin zaruri olması gerekirdi.Bununla kastettiğim, yalnızca doğru bir neden sonuç durumunu keşfedip etmediğimizden emin olmadığımız değil, mevcut bağlamda elimizde bir neden sonuç durumu olsa dahi, gözlem temelinde biri gerçekleştiğinde diğerinin gerçekleşmesinin de muhtemel olmasıdır.Bu sebeple, mevcut bağlamda, B’nin A’nın ardından gerçekleşmediği durumlar olsa bile A, B’nin nedeni olabilir.Nemden dolayı yanmayan kibritler olsa da, bir kibriti sürtmek yanmasının nedeni olacaktır.

İkincisi, her olayın bir öncülünün (ki bu bağlamda onun nedenidir) olduğu varsayılamaz.Nedensel silsilelere, daima orada oldukları sanısıyla yaklaşmadan yalnızca onları bulduğumuz yerde inanacağız.

Üçüncüsü, yeterince sık gerçekleşen her bir silsile mevcut bağlamda nedensel olacaktır.Örneğin, gecenin, gündüzün nedeni olduğunu söylemeyi reddetmeyeceğiz.Bunu söylemedeki isteksizliğimiz silsilenin gerçekleşmemesini rahatlıkla tahayyül edebilmemizden gelir ancak neden ve sonuç belirli bir zaman aralığıyla ayrılması gerektiğinden, herhangi bir silsile bu zaman aralığında başka koşulların müdahelesiyle gerçekleşmede başarısız olabilir.Mill gece ve gündüz konusunu ele alırken der ki:

“Neden kelimesini kullanırken, öncülün yalnızca şu ana kadar ardıl tarafından takip edildiğine değil, vaziyetin yapısı bozulmadan korunduğu sürece daima takip edileceğine inanmamız elzemdir.”

Bu bağlamda Mill’in düşündüğü tarzda nedensel yasalar bulma umudumuzdan vazgeçmeliyiz zira gözlemlediğimiz herhangi bir nedensel silsile, yüksek ilimlerin oluşturmayı amaçladığı yasalar yanlışlanmadan da yanlışlanabilir.

Dördüncü olarak, muhtemel silsile yasaları günlük hayatta ve bir bilimin ilk dönemlerinde işe yarasa da, genellikle o bilim başarılı olduğunda daha farklı yasalarla değiştirilirler.Yerçekimi yasası, ileri bir bilimde neyin yaşandığı konusunda iyi bir örnektir.Birbirlerini çeken kütlelerin hareketlerinde neden ya da sonuç olarak adlandırabileceğimiz bir şey yoktur; Yalnızca bir formül vardır.Sistemin her parçacığında her an için bulunan ve bir andaki hız ve konfigürasyon ya da iki andaki konfigürasyonlar verildiğinde daha önceki ya da sonraki konfigürasyonları hesaplanabilir kılan diferansiyel denklemler bulunabilir.Yani, herhangi bir andaki konfigürasyon o anın ve verilen iki andaki konfigürasyonların fonksiyonudur.Bu önerme yalnızca yerçekimi alanında değil tüm fizik alanlarında geçerlidir.Ancak böyle bir sistemde gerçekten “neden” ya da “sonuç” diyebileceğimiz hiçbirşey yoktur.

Eski “nedensellik yasasının” nasıl uzunca süre filozofların kitaplarını işgal ettiği buradan da anlaşılabilir; bir fonksiyon fikri onlara çok uzaktı dolayısıyla gereksizce basitleştirilmiş bir açıklama peşindeydiler.Aynı nedenlerin tekrar tekrar aynı sonuçları üretmesi meselesi diye bir şey yoktur zira bilimsel yasanın sürekliliğini oluşturan şey neden ve sonucun aynılığı değil aradaki ilişkinin aynılığıdır.Belki de “ilişkinin aynılığı” bile fazla basit bir tabir olur, onun yerine “diferansiyel denklemlerin aynılığı” diyelim.Bunu matematiksel olmayan dilde açıklamak imkansızdır, ama herhalde en yakın yaklaşım şu olurdu; “Evrenin her andaki haliyle, evrenin o anda herhangi bir bölümünün değiştiği hızın değişim oranıyla arasında sürekli bir ilişki vardır.Bu aradaki ilişki çoktan biredir yani değişim hızının değişim oranı evrenin hali belirli olduğunda kati olur.” Eğer “nedensellik yasası” bilimin pratiğinde anlaşılabilir bir şey olsaydı yukarıdaki cümle “nedensellik yasası” tanımına filozofların kitaplarında bulacağınız tanımlardan çok daha yakışan bir tanım olurdu.
Yukarıdaki ilkeye istinaden bazı gözlemlerin yapılması gerekmekte:

1- Hiç kimse yukarıdaki ilkenin a priori ya da “düşünce zorunluluğu” olduğu iddiasında bulunamaz.İlke, hiçbir şekilde bir bilim önermesi de değildir: Kendileri de deneysel genelleme olan yasalardan çıkarılmış deneysel bir genellemedir.

2- Yasa geçmişle gelecek arasında ayrım yapmaz: geçmiş nasıl geleceği belirliyorsa gelecek de geçmişi aynı şekilde belirler.”Belirlemek” sözcüğü burada tamamen mantıksal değerdedir: belirli sayıdaki değişkenler eğer diğer değişken onların bir fonksiyonuysa onu belirler.

3-  Evrenin iki farklı halinde de yeterince küçük bir bölümünde (evrenlerin ayrıştığı nokta bu yeterince küçük bölümden uzakta olmalıdır) olayların akışı neredeyse aynı olmadıkça yasa deneysel olarak kanıtlanmış olmayacaktır.

4- “Nedensellilk yasası” bilim tarafından kabul edilmese de, “doğanın değişmezliği” diyebileceğimiz bir şey kabul edilir.Doğanın değişmezliği basit “aynı neden aynı sonuç” ilkesini savunmaz onun yerine yasaların kalıcılığı ilkesini savunur.Bu demek oluyor ki, örneğin bir ivmeyi konfigürasyonun bir fonksiyonu olarak gösteren bir yasa geçmiş gözlemlerde kendini kanıtlamışsa, gelecekte de kanıtlayacaktır ya da bu yasa kanıtlamasa bile bu sözde yasayla örtüşen bir başka yasa kanıtlayacaktır.Bu ilkenin temeli bir çok örnekte doğru olduğuna rastlandığından tümevarımsal temeldir; bu sebeple ilke kesin doğru kabul edilemez, yalnızca belirli bir dereceye kadar kabul edilir.

Üstteki bağlamda geçen doğanın değişmezliği her ne kadar bilim tarafından doğru varsayılsa da, bilimsel düşüncenin onsuz gaflette olacağı “büyük önermelerden” biri sayılmamalıdır.Doğanın bütün yasalarının kalıcı olduğu varsayımı elbette şu ya da bu yasanın kalıcı olduğu varsayımından daha düşük ihtimallidir.Aynı şekilde belirli bir yasanın sonsuza kadar geçerli olacağı varsayımı da şu şu tarihe kadar geçerli olacağı varsayımından daha düşük ihtimallidir.Bilim, her durumda o anki durumun ne talep ettiğine bakar, fazlasına değil.1915’in Nautical Almanac’ı hazırlanırken yerçekimi yasasının o yıl sonuna kadar geçerli olacağı varsayılır, 1916’yla ilgili varsayım yapmak o yılın almanac’ının işidir.Bu prosedür, elbette, doğanın değişmezliğinin a priori değil de bir deneysel genelleme olduğu gerçeği tarafından belirlenmiştir.Bu tür durumlarda, büyük önerme yoluyla tartışmaktansa, mevcut örnekler üzerinden yeni örneği tartışmak daha sağlıklıdır: iki durumda da çıkarım yalnızca muhtemeldir ancak ikinci yolun ihtimali ilkinden fazladır.

Tüm bilimlerde iki tür yasayı birbirinden ayırmamız gerekir: ilki, deneysel olarak kanıtlanabilir ancak muhtemel olanlar; ikincisi de kanıtlanamamasına rağmen kesin olabilenler.Örneğin, yerçekimi yasasını, güneş sistemi içerisindeki pratiğinde ancak bu sistemin dışını görmezden gelirsek deneysel olarak kanıtlanabilir hale gelir.Bunun takriben doğru olduğunu varsayarız ama kesin doğru olduğuna inandığımız evrensel çekim yasasını deneysel olarak kanıtlayamayız.Bu nokta “görece izole sistemler” dediğimiz şeylerle önemli bağlantıdadır.Bunların tanımı şöyledir:
Belirli bir periyot boyunca görece izole kalan sistemler, belirli bir hata payıyla birlikte, evrenin geri kalanında hal ne olursa olsun o periyot boyunca aynı şekilde hareket edecektir.

Evrenin geri kalanında verilen hata payının daha fazlasını meydana getiren haller olabilmesine rağmen, verilen süre zarfı içerisinde eğer bu türden hallerin meydana gelemeyeceğine inanmak için yeterli sebeplerimiz olursa; bir sistem ‘gerçekte izole’’ olarak adlandırlabilir. Açıkçası, sistemin hangi hususta nispeten izole olduğunu belirlememiz gerekir. Örneğin, Dünya, düşen cisimler hususunda nispeten izoledir fakat deniz akıntıları hususunda izole değildir; Ekonomik fenomenler açısından gerçekte izoledir, ancak ticari krizlerde Jevons’un güneş lekeleri teorisi doğru olsaydı, bu bağlamda gerçekte izole olmazdı.

Bir sistemin peşinen izole olduğunu kanıtlayamayacağımız gözlemlenmiş bir gerçektir. Bu, aproksimat değişmezliklerin yalnızca bu sisteme uygulanabileceği gerçeğinden çıkarsanacaktır.  Eğer evrenin tamamı için bütün yasalar biliniyor olsaydı, bir sistemin izole olma durumuna şunlardan çıkarımla ulaşılabilirdi: Örneğin, evrensel çekim yasasını kesin doğru varsaydığımızda bu bağlamda güneş sisteminin gerçekte izoleliği çevresinde çok az madde bulunması gerçeğinden çıkarımla anlaşılabilir.İzole sistemlerin sadece yeni bilimsel yasalar keşfetme ihtimalini sağlama hususunda önemli oldukları gözlemlenmelidir: Oturmuş bir bilimsel yapıda hiçbir önem arz etmemektedirler.Bir ‘’A’’ olayının, filozoflar tarafından temel olarak ele alınan ‘’B’’ olayına neden olması durumu gerçekte izole sistemin en basitleştirilmiş örneğidir.  Genel bilimsel yasaların sonucunda, belli bir süre boyunca her ne zaman ‘’A’’ meydana gelirse ‘’B’’ tarafından takip edilir; Bu durumda, A ve B o süre boyunca gerçekte izole kalan bir sistem meydana getirir. Ancak eğer bu gerçekleşirse, çok özel koşullar nedeniyle gerçekleşmiş olacaktır ve evrenin geri kalanı aynı yasalara tabii olmasına rağmen farklı olsaydı bu gerçek olmazdı. Nedenselliğin gerçekleştirmesi gereken ana işlevi geçmişe bakarak geleceği çıkarsama ihtimali, ya da daha genel anlamda, verilen belirli zamanlardaki olaylardan herhangi başka bir zamandaki olayları çıkarsama ihtimalidir. Bu tür bir çıkarsamanın mümkün olduğu herhangi bir sistem ‘’Deterministik sistem’’ olarak adlandırılabilir. Bir deterministik sistemi aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz;Belirli bir veri verildiğinde bir sistemin deterministik olması için, sırasıyla t1,t2,,,,tn zamanlarında e1,e2,,,,,en sistemi bağlamında eğer E durumu verilen herhangi bir t zamanında sistemin hali ise E1 = f(e1,t1,e2,t2,,,,,,en,tn,t) modelinin işlevsel bağıntısı vardır.

Yukarıdaki formülde t verilen zaman dilimi içerisinde deterministik olacaktır ancak bu zaman diliminin dışında geçerli olmayabilir. Eğer evren bütünüyle böyle bir sistemse, determinizm evrenin bir gerçeğidir, değilse, değildir. Bir deterministik sistemin bir parçası olan sisteme ‘’belirlenmiş’,  deterministik sistemin parçası olmayan sisteme de “değişken” sistem demeyi tercih ediyorum. e1,e2,,,en olaylarına da “determinant” demeyi tercih ediyorum.Bir dizi determinanta sahip olan bir sistemin daha fazlasına sahip olacağı gözlemlenecektir.Gezegenlerin hareketi konusunda, örneğin, güneş sisteminin verilen herhangi iki zamandaki konfigürasyonları determinantlar olacaktır.

Psikofiziksel paralelizm hipotezinden başka bir örnek daha alabiliriz.Bu örnek için varsayalım ki,  verilen herhangi bir beyin hali için herhangi bir zihin durumu uyumlu karşılık vermekte yani  biri diğerinin işlevi olabilsin diye bunlar arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Aynı zamanda verilen herhangi bir beyin durumu verilen herhangi bir maddi evrenin tümüne uyumludur, zira verilen beyin durumu hiçbir zaman aynı halde iki kez bulunmayacaktır. Bundan kaynaklı olarak, bir insanın zihniyle bütün maddi evren arasında birebir etkileşim olacaktır. Şunu takip etmekteyiz: eğer maddi evrenin ‘’n’’ durumu bütün bir evrenin determinantıysa o halde verilen herhangi bir insanın ‘’n’’ durumu bütün bir materyal ve zihinsel evrenin determinantıdır yani denebilir ki  psiko fizikel paralelizm doğrudur.

Yukarıdaki örnek, zihin ve madde etkileşimiyle alakalı felsefe yapanların etrafını saran bazı kafa karışıklıklarıyla ilintili olarak önem teşkil eder. Belirli bir beyin durumu verildiğinde eğer zihin durumu determinantsa ve eğer maddi dünya deterministik bir sistem oluşturursa o halde zihin, maddenin zihne bağlı olmadığı bazı durumlarda maddeye bağlıdır. Fakat zihin durumu verildiğinde eğer beyin  durumu determinantsa, maddeyi zihne bağlı olarak kabul etmek, zihni maddeye bağlı olarak kabul etmek kadar doğru olmalıdır. Teorik olarak, biz, zihin tarihini maddeden hiç bahsetmeden ele alabiliriz, ve sonunda maddenin aynı zamanda bağlantılı bir tarihten geçmiş olmasını çıkarsarız. Eğer beyinin zihne olan ilişkisi bir’den bir’e değil de çoktan bir’e olsaydı,zihin beyine tek taraflı bağlı olurdu,fakat tam tersini düşünürsek, eğer bağlantı Bergson’un varsaydığı gibi bir’den çoğa olsaydı, beyin zihne tek taraflı olarak bağlı olurdu.Fakat buradaki bağlılık yalnızca mantıksaldır; yani insanların içgüdüsel olarak düşündükleri gibi yapmak istemediğimiz şeyleri yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Başka bir örnek olarak mekanizma ve teleolojiye bakabiliriz.Bir sistemin tamamen maddesel bir dizi determinantları varsa o sisteme “mekanik” denir. Bu, bildiğimiz kadarıyla zihin ve madde dünyasının mekanik bir sistem olup olmadığına dair açık bir sorudur; Bu argüman içerisinde mekanik bir sistem olduğunu varsayalım. Bu varsayım evrenin teleolojik bir sistem olup olmadığına hiçbir şekilde ışık tutmamaktadır. Kesin bir biçimde teleolojik sistem ile ne kast edildiğini tanımlamak zordur fakat argüman bizim benimsediğimiz belli bir tanımdan o kadar etkilenmemektedir.Geniş bir tanım yapmak gerekirse, bir teleolojik sistem amaçların gerçekleştirildiği sistemdir.Evrenin mekanik olduğu gerçeğinin -eğer bu bir gerçekse-,  teleolojik olup olmadığı sorusu üzerinde herhangi bir etkisi yoktur.Bütün arzuların gerçekleştiği bir mekanik sistem olabileceği gibi hepsinin önlendiği bir sistem de olabilir.Dolayısıyla Dünyamızın teleolojik olup olmadığı meselesi, mekanik olduğu kanıtlanarak kapatılamaz.

Bütün bu sorularda, çıkarsayabildiklerimizle, belirlenmiş olanlar arasında kafa karışıklığı yaşarız.Şimdi durup geleceğin hangi bağlamlarda “belirlenmiş” olacağını düşünelim.Her türlü bilimsel yasadan bağımsız olarak “belirlenmiş” olan önemli bir bağlam vardır, bu da “olacağı her neyse onu olacaktır” bağlamıdır.Hepimiz, halihazırda gerçekleştiği için geçmişi belirlenmiş olarak kabul ederiz, ancak hafızamız geleceğe değil de geçmişe doğru çalıştığı için, geleceği de eninde sonunda gerçekleşeceği için belirlenmiş olarak kabul etmeliyiz.Ancak bize “bir dereceye kadar geleceği etkileyebilsekte, geçmişi değiştiremeyeceğimiz” söylenir.Bu görüş, neden-sonuç ilişkisi’ne dair benim de yok etmeye çalıştığım  hatalı görüşlere dayanır.Geçmişi olduğundan farklı hale getiremezsiniz, doğrudur, bu çelişmezlik yasasının basitçe uygulanışından başka bir şey değildir.Geçmişin nasıl olduğunu biliyorsak, farklı olmasını ummak beyhudedir.Ancak aynı şekilde geleceği de olacağından farklı hale getiremezsiniz zira bu da çelişmezlik yasasının uygulanışıdır.Eğer bir şekilde geleceği biliyorsanız -örneğin gerçekleşecek olan bir güneş tutulması gibi- , tıpkı geçmişi değiştiremeyeceğiniz gibi geleceği de değiştiremezsiniz.Bunun üstüne “Ama temennilerimiz geçmişe etki edemese de geleceğin farklı sonuçlanmasına neden olabilir” derler.Bu, laf kalabalığından başka bir şey değildir.Bir “sonucun” tanımı gereği bir “nedenden” sonra gelmesi gerektiğini göz önüne alırsak geleceğe böyle bir tesirimiz olamaz.Fakat bu, bugünkü temenillerimiz farklı olsaydı geçmiş farklı olmazdı demek değildir.Elbette, mevcut temennilerimiz geçmişten etkilenmişlerdir ve geçmiş değişmedikçe onlar da değişemez, dolayısıyla diyebiliriz ki, mevcut temennilerimiz farklı olsaydı geçmiş de farklı olurdu.Ancak tabii ki, geçmiş olduğundan farklı olamaz, aynı şekilde mevcut temennilerimiz de olduklarından farklı olamazlar.Bu bir kez daha çelişmezlik yasasının uygulanışıdır.Bunlardan çıkarımla şu gerçeklere ulaşabiliriz: (1) temenni etmek bilgisizlikle bağlantılıdır dolayısıyla geçmişe kıyasla geleceğe yönelik temenniler daha yaygındır. (2) geleceğe yönelik bir temenni durumunda, temenninin kendisi ve gerçekleşimi “gerçekte bağımsız bir sistem” kurar.

Geleceğin belirlenmiş olması bağlamındaki “belirlenmişlik”, M.Bergson gibi bazı determinizm karşıtlarını yanlışlamak için yeterli olsa da, bir çok insan geleceğin belirlenmiş olduğunu duyduklarında ilk akıllarına gelen bu olmaz.Onların akıllarına gelen, geleceğin, geçmişin bir işlevi olarak teorik olarak hesaplanabileceği bir tür formüldür.Bu noktada yukarıda söylenenleri ve başkalarının da söylediklerini sıkıntıya sokan bir zorlukla karşı karşıya kalıyoruz.

En ufak karmaşıklığa sahip bir formül kabul edildiği takdirde, verilen herhangi bir andaki hali bazı ölçülebilir büyüklüklerin işlevi olan bir sistem, deterministik sistem olmalıdır.Örnek olarak, t zamanındaki koordinatları x,y,z,.. olan bir madde parçacığını düşünelim, parçacık nasıl hareket ederse etsin teorik olarak f1,f2,f3,.. fonksiyonları şöyle olmalıdır,

x1 = f1(t), y1= f2(t), z1= f3(t)

Bunun ardından, teorik olarak, maddesel evrenin t zamanındaki tüm hali, t’nin bir işlevi olarak sergilenebilmelidir.Nitekim, yukarıdaki tanımla evrenimiz deterministik olacaktır.Fakat eğer bu doğruysa, evrenin deterministik olduğunu belirtirken evren hakkında hiçbir bilgi aktarılmamıştır.Kullanılan formül sonsuz karmaşıklıkta olabilir ve bundan dolayı yazılıp anlaşılamayabilir.Ancak bunun dışında, bizim bilgimiz ışığında bu bir detay olabilir: kendi içinde, yukarıdaki düşünceler geçerliyse, maddesel evren deterministik olmalı ve yasalara tabii olmalıdır.

Ancak açıkçası, olması düşünülen bu değildir.Bu görüşle, olması düşünülen görüş arasındaki fark şöyledir.Şu anda elimize mevcut gerçeklere uygun bir formül verildiğinde -örneğin yerçekimi yasası- , geçmişte ondan deneysel olarak farksız olmayan ama geleceğe gittikçe ondan sapan sonsuz sayıda başka formüller olacaktır.Bu yüzden, kalıcı yasaların var olduğunu farzetsek bile, ters kare yasasının gelecekte de var olacağını farzetmek için elimizde hiçbir neden olmayacaktır; bugüne kadar kavrayamadığımız başka bir yasa onun yerine geçebilir.Günümüzde geçerli olan her yasa gelecekte yerini koruyacaktır diyemeyiz zira bir yasaya uyan geçmişteki gerçekler, bugüne kadar farkedilmemiş ama gelecekte ayrılarak farkedilecek diğer yasalara da uyacaktır.Bu sebeple, her an içinde, o ana kadar kadar çiğnenmemiş ve o an ilk kez çiğnenecek yasalar bulunur.Aslında bilimin yaptığı yalnızca gerçeklere uyan en basit formülü seçmektir.Fakat bu elbette doğanın bir yasası değil, metodik bir ilkedir.Eğer en basit formül bir zaman sonra uygun olmaktan çıkarsa, yerine yine uygun olan en basit formül seçilir ve bilim bir aksiyomun yanlışlandığını farketmez.Bu süretle şu kaba gerçekle karşı karşıya kalırız; bilimin bir çok dalında gayet basit yasaların günümüze kadar yerini koruduğu gözlemlenmiştir.Bu gerçeğe ne bir a priori temeli varmış gibi yaklaşılabilir ne de bu gerçek yasaların yerini koruyacağı görüşünü tümevarımsal şekilde desteklemek için kullanılabilir.Çünkü her an, o ana kadar doğru olan yasalar yanlışlanıyor, ileri bilimlerde bu yasalar doğruluğunu koruyanlardan daha basit olsa da durum böyle.Dahası, ileri bilimlerin durumu üzerinden tümevarımsal şekilde diğerlerinin gelecekteki durumunu tartışmak yanıltıcı olurdu çünkü ileri bilimlerin ileri olmasının sebebi onların mevzubahis konuları basit ve kolayca bulunabilir yasalara uyarken diğer bilimlerinkilerin bunu yapmaması olabilir.

Üzerinde durduğumuz zorluk, tamamen olmasa da kısmen zamanın formülümüze açıkça girmesinden ileri geliyor gibi görünüyor.Tüm mekanik yasalar, ivmeyi konfigürasyon ve zamanın ortak işlevi olarak değil yalnızca konfigürasyonun bir işlevi olarak sunar; ve bu zamanın önemsizliği prensibi tüm bilimsel yasalara uyarlanabilir.Aslında bakarsak “doğanın değişmezliği”‘ni şu şekilde izah edebiliriz; hiçbir bilimsel yasa zamanı bir argüman olarak almaz, tabi bütünleşmiş bir biçimde verilmediği takdirde.Öyle bir durumda zaman mutlak olmayacak şekilde formülümüzde verilebilir.Bu düşünce zorluğumuzun üstesinden gelmekte yeterli olur mu bilmiyorum ancak her halükarda onu azaltmak konusunda iyi iş yapar.

Bunu özgür irade sorusuna uygularsak söylediklerimizi açıklamaya yardımcı olacaktır.

(1) İrade bakımından determinizm, istemlerimizin bir tür deterministik sisteme ait olduğunu söyleyen doktrindir.Bu doktrinin doğru mu yanlış mı olduğu bir gerçek sorunundan başka bir şey değildir; iki tarafta da a priori etmenleri var olamaz.Bir yandan bakarsak, nedenselliğin a priori kategorisi yoktur yalnızca belirli gözlemlenmiş değişmezlikler vardır.Esasen, istemler hususunda değişmezlikler vardır, dolayısıyla istemlerin belirlenmiş olmasıyla ilgili deneysel kanıt da vardır.Ancak bu kanıtın baskın olduğunu iddia etmek çok aceleci olur, çünkü diğer bir çok şey gibi istemlerin de belirlenmemiş olması gayet mümkündür.

(2) Ancak diğer yandan bakarsak, bazen determinizm’e karşı öne sürülen özgürlüğün subjektif tanımının sorun üzerinde hiçbir etkisi yoktur.Herhangi bir etkisi olduğunu iddia eden görüşler, nedenlerin sonuçlarını gerçekleşmeye zorladıkları yahut doğanın, hükumetler gibi yasalarına itaate zorladıkları inancına dayanır.Bunlar, nedenlerle istemlerin ve doğa yasalarıyla insani hükümlerin asimilasyonundan kaynaklanan antropomorfik hurafelerden başka bir şey değildir.Biz, irademizin dışarıdan mecbur bırakılmadığını düşünürüz ancak bunun tek anlamı irademizin bizim seçtiğimizden farkı olmadığıdır.Geleneksel nedensellik teorisinin kusurlarından biri, içgözlemsel olarak bilincinde olduğumuz özgürlük ile determinizm arasında yapay bir aykırılık oluşturmuş olmasıdır.

(3) İstemlerin belirlenmiş olup olmadığı hakkındaki genel soru dışında, onların mekanik olup olmadığı sorusu da mevcuttur.Bu soru, onların safi maddesel determinant’larla bir sistem oluşturup oluşturmadıklarını, yani belirli maddesel veri verildiğinde, bütün istemleri o verinin işlevleri haline getiren yasalar olup olmadıklarını sorgular.Yine burada da bu bir noktaya kadar deneysel kanıttır ancak tüm istemler için kesin değildir.Fakat şunu gözlemlemek önemlidir; eğer istemler bir mekanik sistemin parçasıysa bile bu hiçbir şekilde maddenin zihne üstünlüğüne işaret etmez.Maddesel determinantlara müsait olan her sistem aynı şekilde zihinsel determinantlara da uygun olabilir; nitekim bir mekanik sistem, istemlerden tarafından belirlenmiş olabileceği gibi maddesel gerçeklerden tarafından da belirlenmiş olabilir.Öyle görünüyor ki, insanlara, “istemler mekanik olarak belirlenmiştir” görüşünü hor gördürten sebepler yanıltıcıdır.

(4) Kimi zaman determinizm’le ilişkilendirilen “zorunluluk kavramı”, determinizmden yasalara uygun bir şekilde çıkarsanamayacak bir kavramdır.Zorunluluktan bahsederken şu üç anlam birbirine karıştırılır:

(a) Bir hareket, aracı her ne kadar istemese de gerçekleşecekse zorunludur.Determinizm bu bağlamda hareketlerin zorunlu olduğuna işaret etmez.

(b) Bir önermesel işlev, tüm değerleri doğru olduğunda zorunludur.Bu tanım da şu anki tartışmamız ile ilgisizdir.

(y) Bir önerme, zorunlu bir önermesel işlevin değeriyken bir bileşene ilişkin olarak zorunludur.Başka bir deyişle, o bileşen nasıl değişirse değişsin, önerme doğru kaldıkça zorunludur.Bu bağlamda, eğer determinantların gerçekleştiği zaman, değişecek bileşen olarak ele alınırsa ve determinantlarla istem arası zaman aralığı sabit tutulursa bir deterministik sistemde istemle onun determinantları arasındaki bağlantı zorunludur.Ancak zorunluluğun bu tanımı tamamen mantıksaldır ve hiçbir duygusal önemi yoktur.

Artık nedensellik üzerine olan bahsimizi özetleyebiliriz.İlk olarak, filozofların ona verdiği isimle, nedensellik yasasının yanlış olduğuna ve bilimde kullanılmadığına ulaştık.Sonra, bilimsel yasaların doğası üzerinde durduk ve bu yasaların A olayı daima B olayı tarafından takip edilir demek yerine belirli zamanlar ve belirli olaylar arasında işlevsel ilişki -ki biz bunlara determinant diyoruz- vardır dediğini keşfettik.Bir a priori kategorisine rastlamadık: bilimsel yasaların varlığı bize basit ve bilimsel olarak manasız biçimde safi deneysel gerçekler olarak gözüktü.Bir dizi determinanta sahip bir sistemin çok farklı bir dizi determinanta da sahip olabileceğini bulduk, örneğin, mekanik olarak belirlenmiş bir sistem aynı zamanda teleolojik veya istemsel olarak belirlenmiş olabilir.En sonunda özgür irade sorunu üzerinde tartıştık:  burada, istemleri belirlenmiş olarak varsaymanın arkasındaki sebeplerin güçlü ancak kesin olmadığını bulduk ve istemler mekanik olarak belirlenmiş olsa bile içebakıştan ortaya çıkan tanımla özgürlükten mahrum bırakmak için ya da mekanik olayların istemler tarafından belirlenmediğini varsaymak için hiçbir sebep olmadığına karar kıldık.Sonuç olarak, özgür iradeye karşı determinizm sorunu, eğer haklıysak, asılsızdır.Fakat yine de henüz bir dereceye kadar çözülemeyecek durumdadır.

Kaynak: Russell, Bertrand. “On the Notion of Cause.” Proceedings of the Aristotelian Society, vol. 13, 1912, pp. 1–26.

Çevirmenler: Fatih Köktemir ve Hasan Ayer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir