Işınlanma (Teletransportasyon) Paradoksuna Zaman Felsefesinde Dört Boyutçuluk Açısından Bir Yaklaşım – Turan Argun Sezer

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Yazar: Turan Argun Sezer

 

Bu makalenin amacı felsefede bilinen adıyla ışınlanma paradoksunun bilinç ve zihin felsefesi açısından yarattığı kimi problemlere zaman felsefesi açısından bir çözüm bulmaktır.

Birinci Bölüm:

  1. Işınlanma paradoksu. Tanım ve analiz.

İkinci Bölüm:

  1. Zaman felsefesindeki dört boyutçu yaklaşım ve bu kapsamda Ezelici (eternalist) görüşler

2.1. Dört-Boyutçu ve Ezelici görüş. Tanım ve analiz.

Üçüncü Bölüm:

  1. Işınlanma paradoksuna Dört-Boyutçu Yaklaşımın Uygulanması

3.1. Dört boyutçuluk açısından bilincin aktarımı. Prior ve Perry’nin argümanına Sider’ın cevabı.

3.2. Paradoksun dört boyutçu çerçevede çözümlenmesi.

  1. Sonuç

Birinci Bölüm:

  1. Işınlanma Paradoksu. Tanım ve Analiz:

Işınlanma (teletransportation ya da teleportation) bilinmeyen bir kuantum durumunun daha sonra tekrar oluşturulmak üzere salt klasik bilgi ve salt klasik olmayan Einstein-Podolsky-Rosen (EPR) korelasyonuyla yeniden oluşturulmasıdır[1].

Kütlenin ve enerjinin tüm genel ve arızi özellikleriyle ışınlanması gerçek dünyada şu an için mevcut olmayan hipotetik bir durumdur. Özellikle bilimkurgu eserlerinde çok yer bulan ışınlanmanın konumuz açısından önemi, kütlenin ve enerjinin ışınlanması durumunun insana uyarlanması halinde bilincin sürekliliğinin (continuity of consciousness) ve kişisel özdeşliğin (personal identity) nasıl devam ettiği ile ortaya çıkmaktadır[2]. [1]

Burada ışınlanma motifinin özellikle çok kullanıldığı Star Trek: The Next Generation dizisinin Second Chances bölümünden bir örnek verilecektir[3].

U.S.S. Enterprise gemisinin ikinci komutanı Riker’dan, 8 yıl önce bir kaza geçirdiği ve ışınlanarak kurtulduğu U.S.S. Potemkin gemisinin kayıtlarını bir gezegene inerek alması istenir. Riker ve ekibi Potemkin’in bulunduğu gezegene indiğinde onları ikinci bir Riker’ın beklediğini görürler.

Anlaşılan odur ki, 8 yıl önce Riker’ı gemideki kazadan kurtaran ışınlanma cihazı gezegenin anormal koşullarından dolayı bir “hata” vermiş ve “orijinal” Riker’ın ışınlanıp kurtarılmasını sağlamışken, ikinci bir Riker’ı tekrar kuantum durumunda oluşturmuştur[4].

Işınlanma ile ilgili yıllardır bilinen genel yargının yani bir yerden bir yere ışınlanarak aktarmanın aslında o cismin varlığının tüm özellikleriyle alınıp başka bir yerde devam ettirilmesinden çok o cismin varlığının gerçekten sonlandırılıp başka yerde kopyalanması olup olmadığı özellikle bilinç probleminde sorun teşkil etmektedir.

Bu paradoks daha önce dile getirilmiş olmasına karşılık kapsamlı bir felsefi önerme olarak ilk defa Parfit’in 1987 tarihli Divided Minds and Persons isimli makalesinde ele alınmıştır[5].

Parfit’in tanımına geçmeden önce bir hususu belirtmek gerekir. Işınlanma paradoksu bir gedankenexperiment (düşünce deneyi) olarak zihin felsefesinde bölünmüş zihin ve kişisel özdeşlik meselesine değinir. Kısacası, ışınlanmanın öncelikle ele alındığı bir sorun olarak ışınlanma olduğu takdirde bilince ve kendiliğe ne olacağı gibi hipotetik bir argümanın a priori olarak ön kabulüyle değil, tam tersine bilincin doğasının aslında ne olduğunun üzerine bir önermedir.

İkinci bir husus da bu yazımızın konusu itibariyle sadece ışınlanma paradoksuna odaklanacağımız gerçeğidir. Parfit kitabında, aşağıda da belirteceğimiz gibi bilinçle ilgili Demet Teorisi (Bundle Theory) üzerine sadece ışınlanma paradoksunu örnek vermez. Gerek temel aldığımız söz konusu makalesinde gerekse de Reasons and Persons kitabında başka analojiler de kurmaktadır. Bunların bazıları sadece özdeşliğe dair değil Bölünmüş Zihin Teorisi (Split-Mind Theory) olarak bilinen diğer zihin teorilerine de temas eder. Ancak makalemizin kapsamı itibarıyla sadece ışınlanma paradoksu ve bunun zaman felsefesindeki paralelliği ve getirdiği çözümler üzerinde duracağız.

Parfit, bir insanın bir butona basmasıyla beyin ve bedenindeki tüm hücrelerin durumunu kaydeden bir cihazın bu durumu kaydettikten sonra dünyadaki varlığını sonlandırıp ışık hızıyla Mars’ta tekrar bir araya getirmesini imgelememizi ister. Beynin “replikası” tıpkı bu insanınki gibidir; butona basılana kadar hatırlanan tüm yaşam aynı şekilde kopyalanır ve psikolojik olarak sürekliliği devam eder[6].

Bu noktada Parfit örneğine devam ederek esasında bu Replika’nın kopyadan başka bir şey olmadığını söyleyecektir. Işınlanmak, ölmenin “berbat bir yoludur”[7]. Parfit tek bir ışınlanma operasyonunda beyin ve bedenin hücrelerinin aşamalı olarak ışınlandığı (replace) bir seri tasvir etmemizi ister. Serinin sonunda sadece yüzde 1 ya da 2 yer değiştirecek, ortasında yüzde 40 ya da 60 yer değiştirecek en sonuna doğru da yüzde 98 ya da 99’luk bir dilim yer değiştirecektir. En son aşama ise salt ışınlanmadır ki bu noktada tüm hücreler “yer değiştirir”[8].

Parfit, yer değiştirdikten sonra bilince kavuşan insanın “kendisi olup olmadığı” sorununa iki cevap olduğunu söyler. Evet ya da hayır. Ortada bir cevap yoktur. Işınlanma cihazından yarım bir şekilde çıkmanın imkânı yoktur. Sonuçta ortaya çıkan kişi o insan mıdır? Parfit’in deyimiyle var olan [sic][9] bir insan olarak ya hepsi ya da hiçbiri olmak zorundadır[10].

Parfit analojisinin çeşitli varyantlarını düşünmeye devam eder. Yukarıdaki yüzde örneklerinden devam ederek, hücrelerin yüzde 100’ünün yer değiştirmesi halinde sonucun bir Replika olacağını, yüzde 1’lik bir kısmının yer değiştirmesi halinde ise açık bir şekilde ışınlanan insanın kendisi olacağını ifade eder. Her durumda ışınlanma sonucunda ortaya çıkan insan ya Replika’dır ya da kendisidir.

Peki hücre sayısının nominal değerinin önemi nedir?

Parfit bilincin aktarımının hücre ölçülebilmesinin felsefi olarak imkânsız olduğunu söyler. Gerçekten de hangi aşamada tam bir aktarım söz konusu olacaktır? Herhangi bir hücre sayısı ideal bir rakam olamaz. Dahası kritik bir yüzde olarak yüzde 49 ya da yüzde 34’ün aktarmanın o insanın kendisini oluşturmak için “garanti” bir sayı olması beklenir. Ancak bu halde Parfit birkaç hücrenin ne fark edeceğini sorar[11].

O halde bilinci ve kendiliği (selfness) bir kartezyen gibi aşkın bir yapı halinde düşünmenin imkânı olmadığını savunur Parfit. Dolayısıyla kabaca şöyle denebilir; ışınlanma ile aktarma sonrasında temelde kendiliğe ne olduğu belirli bir Ego ile açıklanamayacağına göre (Ego teorisi) ışınlanma sonucunda bilincin akıbeti sadece belirli bir kelime seçiminden ibarettir.

Başka bir deyişle, hücrelerin yüzde ellisinin başka bir şekilde Replika’sının oluşturulmasıyla bunun o hücrelere sahip bir insanın kendisi olması arasındaki fark maddi anlamda bir olasılık değil, bir deskripsiyondur. Daha açıklayıcı olmak gerekirse Frege’nin 1892 tarihli Über Sinn und Bedeutung (Anlam ve Referans Üzerine) makalesinin girişinde sorduğu soru aklımıza gelebilir; “eşyanın birbiriyle aynı olması zor bir takım sorular doğurur; bu bir ilişki midir (Beziehung)? Nesneler arasında bir ilişki midir? Yoksa nesnelerin adları arasında bir ilişki midir[12]?

Parfit bu bağlamda Frege’nin bu sorusuna Buddha’nın bilince ve kendiliğe dair Demet Teorisi (Bundle Theory) ile cevap verir. Bunu aşağıda biraz daha açacağız. İki cismin, mesela x ve y cisimlerinin özdeşliği sadece nominal bir tanımlama sorunudur. O halde ışınlanmış olan kişinin önceki ve sonraki hali sadece bir tanım sorunu olacaktır.

Parfit kulüp örneği verir. Düzenli olarak insanların buluştuğu bir kulüp düşünün. Uzun yıllar sonra aynı kulübün üyeleri, aynı isimle aynı kurallarla başka bir kulüp kurarlar. Buradaki aynı kulüp canlandırıldı mı? Yoksa başka bir kulüp mü kurulmuştur?[13] Ha keza bu da Parfit’e göre gereksiz bir sorudur. Zira kulübün gerçekten o kulüp mü yoksa başka bir kulüp mü olduğu sorusu, kulübün doğasının anlaşılamadığı fikrine götürür Parfit’i[14].

Eğer ışınlanan insanın hücrelerinin yüzde 90’ı ya da yüzde 10’u ışınlanırsa ortaya çıkan sonucun aynı olduğunu iddia eder Parfit[15]. Dolayısıyla esas soru şudur; beyin ve bedenden ayrı olarak mevcut bir Egomuz olmadığı sürece ışınlandıktan sonra ne olacağının ne önemi vardır? Zira Mars’a ışınlanmak sonucunda psikolojik sürekliliğin devamı yetmez, o kişi ışınlanan insanın kendisi olmalıdır. Mars’a ışınlanan bir insan için tatmin edici olan, o kişinin sürekliliğinin bir an için yok edilip tekrar oluşturulması değil, o kişinin aynı kişi olmasıdır. O kişi kendisi olmak ister[16].

O halde bu istemenin Demet Teorisi açısından aslında bir kendilik illüzyonu olduğunu düşünürsek aynı kişi olup olmadığının önemi kalmayacaktır. Bu durumda Parfit’in sözleriyle “sıradan bir hayatta kalma durumunun da ışınlanıp Replika olmaktan farkı yoktur”[17].

Demet Teorisi, kişiliğin ve kendiliğin bir adlandırma sorunu olduğuna şu öncülden varır;

(1) Nesneler arasındaki ilişkiler, sürekli bir akış ve hareketle kurulur.

(2) İki nesnenin özdeş olup olmadığı durumu akış ve harekete bağlıdır.

(3) O halde iki ayrı nesnenin özdeşliği sadece tanımlamaya bağlıdır.

Şöyle bir örnek verilebilir. Bir şişeden çıkan buharın bir saniye önceki ya da iki saniye sonraki hali sadece ve sadece zamansal operatörlerle tanımlanır. Φ zaman operatörü bir saniye önceki ve iki saniye önceki buharı gösterir. İkisi arasında özdeşlik bağlamında bir problem yoktur. Esasında ontolojik olarak bir özdeşlik yoktur. Çünkü sadece tanımın kendisi (Φ zaman operatörü) böyle düşünmemizin sebebidir. Bu örneği hal değişimine uygularsak; bir nesnenin tamamen değişmesiyle başka bir nesneye dönüşmesi (aynı buharın bir şekilde katı ya da sıvı hale geçmesi gibi) bu da uzamsal ve niceliksel bir tanımlamaya bağlıdır. “Buhar suya dönüştü” dememiz sadece bir tanımdır ve ontolojik anlamda gerçeği ifade etmez.

Bu öncülü daha da genişletirsek, kendiliği de diğer nesneden ayırmak için bir gerekçe kalmayacaktır. Bu sebeple kendilik bir özdeşlik olarak mümkün olamaz.

Demet Teorisi Budist felsefede anātta olarak bilinen bir durumu ifade eder. Kişiliğin yokluğu (non-self) olarak çevrilebilecek bu kavram, aslında bir töz olarak kişiliği (Sanskrit ātman) reddeder. Zira kişilik bir şahsi durumu oluşturmaz. Şahsı tanımlayan şey yine yukarıda verdiğimiz önermede olduğu gibi harekete bağlıdır[18].

Bu sebeple kişi (person) bir illüzyondur. Parfit yine Budist bir metinden, kişiliğin tanımlanmasının ancak özel adla olduğuna dair bir örnek verir; “annem ve babam bana bir isim verdi ama bu sadece geleneksel bir kullanım, bir tanım içindir[19].

Bu teoriyi adıyla birlikte ilk ortaya koyanlardan biri David Hume’dur. Hume, meşhur eseri, A Treatise of Human Nature’da şöyle der; “Diğer metafizikçileri bir yana bırakırsak, insanlığın geri kalanı için şunu söyleyebilirim; onlar algılanamaz hızda birbirini takip eden ve devamlı akış ve harekette olan farklı algıların demetleri ya da koleksiyonlarından başka bir şey değildir”[20].

Demet Teorisi’nin zihin ve kendilik ile ilgili süreçlere dair görüşü kısaca bu şekildedir.

Bunun zaman felsefesiyle ilgisi nedir? Bilişsel ve zihni süreçlere dair yaklaşım zaman felsefesiyle nasıl ilgili olabilir? Zihni süreçlere dair bir yaklaşımı başka bir perspektifle ele almak mümkün müdür? Şimdi buna değineceğiz.

İkinci Bölüm:

  1. Zaman felsefesindeki dört boyutçu yaklaşım ve bu kapsamda Ezelici (eternalist) görüşler

    2.1. Dört-Boyutçu ve Ezelici görüş. Tanım ve analiz.

Zaman felsefesinde nesnelerin zamanda ontolojik olarak konumu felsefe tarihinin en eski sorunlarından biridir[21]. Dolayısıyla zamanın doğasının ne olduğu hakkındaki fikirlerin tarihine burada girilmeyecektir. Konumuz açısından zaman felsefesindeki daha güncel ve modern fikirler bağlamında kısa bir tanım ve analiz yapılacaktır.

Zamanda olan olaylar dizisi hepimizin bildiği üzere geçmiş, şimdi ve gelecek olarak bölünür. Geçmiş, şimdi ve gelecek klasik bir “zamanın oku” imgesini oluşturur. Konuyu daha özlü ve daha anlaşılabilir kılmak için şimdilik bu imge üzerinde olmuş, olan ve olacak olayların hepsinin yer aldığı bir zaman oku düşünmemiz daha iyi olacaktır.

Zamanı anlamlandırırken onu günlük dilde belirli kiplerle ifade ederiz. “Yarın işe gideceğim” dediğimizde gelecek zaman kipini, “Sokrates öldü” dediğimizde geçmiş zaman kipini ya da “Yağmur yağıyor” dediğimizde şimdiki zaman kipini kullanmamız buna örnektir. Bunlar kipli (tensed) yargılamalardır.

Zamanın bu şekilde kiplerle tanımlanmasına, İngiliz Hegelyen filozof J. Ellis McTaggart zamanın A serisi adını verir[22]. “İki gün önce yağmur yağdı” ya da “bugün dışarı çıkıyorum” dediğimizde geçmiş zaman ve şimdiki zaman kipini kullanarak A serisi bir zaman tanımı yapmış oluruz. A serisi her gün kullandığımız kipli zaman yargısıdır. Kısacası zamanın tüm kipli yargılamaları A serisi yargılamalarıdır.

McTaggart, felsefe tarihinde zaman üzerine fikirlerin temelde iki “seride” toplanması gerektiğini ileri süren ilk filozoftur[23]. McTaggart, 1921 tarihli The Nature of Existence ve ondan önce Mind’da yayınladığı The Unreality of Time isimli makalesinde bu iki serinin incelemesine girişir.

Ancak McTaggart, zamanın A yargılamasının felsefi bir problemi işaret ettiğini söylemektedir. McTaggart, bu ok üzerinde olan olayların değişime bağlı olarak düşünüldüğünde paradoks ve çelişkilerle dolu olduğu fikrindedir. Mesela geçmişte olan herhangi bir A olayı, şimdide ve gelecekte tekrar olamayacağına göre o ancak geçmiş içerisinde tanımlanır. Oysaki zamanın akışını sadece ve sadece değişim ile tasavvur edebiliriz der McTaggart[24]. O halde A olayı ancak geçmişte kaldığı için ve bir daha değişemeyeceği içindir ki zaman gerçek değildir.

Yine McTaggart’ın verdiği meşhur örnekten hareket edebiliriz: Kraliçe Anne’in ölümü. Kraliçe Anne’in ölümü onun hayatı sırasında gelecekte olan bir şeydi, öldükten sonra geçmişte kaldı ve artık daha da uzak bir geçmiştedir[25]. Şimdi Anne’in ölümü geçmişte bir noktada olduğu ve bunun artık değişmesi imkânsız olduğu için geçmişte kalmaya devam edecektir. Zamanı algılamamızı sağlayan şey değişim olduğuna göre o halde zaman gerçek değildir[26].

Ha keza, birbirini sıralayan M ve N olaylarını da benzer bir şekilde düşünebiliriz. M, N olayına dönüşür ve M olayı artık bir olay olmaktan çıkar. Bu halde zamanda M olayının varlığını konumlandırabilmemiz için onun değiştiğini iddia etmemiz gerekecektir. Ancak M bir olay olmaktan çıktığına göre onun ontolojik varlığı nasıl iddia edilecektir?

Burada McTaggart açısından önemli bir ayrıntı şudur; McTaggart’a göre varlık ve gerçeklik aynıdır[27]. O halde zamanın vice versa bir varlık olabilmesi için gerçek de olabilmesi gerekir. Bu durumda McTaggart’ın zaman hakkındaki görüşü Ingthorsson’un sözleriyle şöyle anlaşılabilir; “Zamanın gerçekliğe bağımlılığı, var olan bir özünün gerçek olmasına veya bir niteliğinin var olan bir özle bağlı olmasına ya da var olan özler arasında bir ilişkiyi bulundurmasında yatar”[28].

Kısaca, McTaggart zamanı bu seriler üzerinde düşündüğümüzde zamanın değişimini hesaba katmaktan kaçınamayacağımızı, bu sebeple de değişimin olmadığı yerde zamandan da bahsedilememesi halinde zamanın gerçek olmadığını ileri sürecektir[29].

A serisi yargılamaları ile ilgili başka bir problem de, onların McTaggart’ın kötücül döngü (vicious circle) adını verdiği bir döngüye takılmasıdır[30]. McTaggart bu sefer bir M olayını düşünmemizi ister. Eğer M geçmişte kaldıysa o şimdide oldu ve gelecekte de olacaktı. O gelecektir, şimdi olacaktır ve geçmiştir. Bu önermenin başka varyantlarını düşünmekte de mümkündür; “Sezar MÖ. 44 yılında suikasta uğrayacak” ve “Sezar şu an suikasta uğruyor” dediğimizde de benzer bir durumla karşılaşırız. Lakin bu prima facie basit bir çelişkidir. Bizim kullandığımız zaman kipleriyle ilgilidir. McTaggart şöyle der; “Bu terimlerin karakteristikleri onlar aynı zamanda (simultaneous) olduğu zaman uyumsuzdur ve her bir terimi müteselsilen (art arda) ele alırsak çelişki olmaz”[31]. Ancak McTaggart bunun kötücül döngüyü içerdiği kanaatindedir çünkü zamanın geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan tanımını önceden varsayar. Ancak aynı zamanda A serisi yargılamaları da zamanı önceden varsayar ve bu da ad infinitum (ya da kimine göre infinite regress) bir önerme oluşturur. Ne zaman, zamanı tanımlamak istersem kipli bir yargılamaya başvurmuş olurum, ne zaman da kipli bir yargılamaya başvursam, zamanı tanımlarım. McTaggart’ın kötücül döngüsü kısaca budur.

İlk başta bu önemsiz bir ayrıntı olarak gelebilir. Fakat zamanın doğası üzerinde düşündüğümüzde problem teşkil ettiğini anlamak zor değildir.  Zira zamanın bu tanımlamanın dışında olmak zorunda olduğu bir düzlem olmalıdır ki kipli tanımlama onu döngüye sokmasın. Başka bir deyişle zamanın üç niteliğinin (geçmiş, şimdi ve gelecek) birbiriyle uyumsuz olması ve McTaggart’ın bu döngü konusunda ısrar etmesinin sebebi budur[32].

Ingthorsson, McTaggart’ın Paradoksu üzerine yazdığı makalesinde paradoksun temelinde yatan problemin zamanın doğasının, varoluşun doğasıyla [sic] uyumsuz olduğu fikri olduğunu ileri sürmektedir[33]. Bu tespit oldukça önemlidir. Aşağıda makalemizin üçüncü bölümünde de tartışacağımız gibi, zamanın doğasının varoluşun doğasıyla ilgili bu uyumsuzluğunun felsefi olarak formülasyonu esasında yukarıda bahsettiğimiz Demet Teorisi’nden farklı olarak nesnelerin özdeşliği meselesinde bize farklı bir perspektif kazandıracaktır.

Tüm bu sebeplerle A serisinin çelişkili olması McTaggart’ı zamanın gerçek olmadığı fikrine götürür[34].

Ancak McTaggart’ın ikili serisinde öncelik ve sonralık açısından tanımlanan bir zaman yargılaması daha vardır. McTaggart buna B-serisi yargılamaları adını verir[35]. Sider’ın özlü ifadesiyle “şimdi, geçmiş ve gelecek (now, was and will) ve benzeri kipli ifadeler A-kavramları iken, önce ve sonra ve benzeri kavramlar B-kavramlarıdır”[36].

Basit bir örnek ile, “I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı’ndan öncedir” dediğimizde B-serisi bir yargılamaya başvurmuş oluruz. B-serisinin bir farkı, A serisi bir argümandan mesela “I. Dünya Savaşı başladı” argümanından farklı olarak belirli bir duruş noktası (vantage point) gerektirmemesidir[37]. Yine Sider’ın da eklediği şekilde, A yargılamaları gerçeklik değeri (truth value) bazında değişir. “Şimdi yazı yazıyorum” dediğimde bu ifadenin gelecekteki tüm versiyonları yanlış olacaktır[38]. Zira şu an yazı yazıyor olduğum olgusunun gelecek ve geçmişteki durumları kesin değildir. O halde kipli yargılamalar yani A serileri kesin bir gerçeklik değeri içermezler[39].

Bu haliyle A serileri dinamik iken, B serileri statiktir[40]. B serileri statiktir çünkü öncelik ve sonralık ilişkisi içinde bulunduğu zamansal konumlamanın dışına çıkmazlar. “Waterloo Savaşı 18 Haziran 1815’te başladı” önermesi her zaman ve her zaman için 18 Haziran 1815 tarihinin dışına çıkmayacaktır. Bu önermenin gerçeklik değeri bağlamında değişmesi mümkün değildir. Yine Sider’ın deyimiyle “bir B yargılaması bir kere kesin bir gerçeklik değerine sahip olduğunda sonsuza kadar bu değeri koruyacaktır”[41]. Sezar MÖ Haziran 44’te öldürüldü gerçeği hiçbir zaman

Ancak McTaggart’ın tarif ettiği gibi de B serisi yargılamaları da tıpkı A serisi gibi art arda (succession) özelliğini korumaktadır[42]. Kısacası zamanın tarif edilebilmesi için M olayının N olayından önce gelmesi de bir art arda olma ilişkisidir. Bu bağlamda B yargılamalarının A yargılamalarından gerçeklik değeri kapsamında farklı olsalar bile gerçekte ne kadar farklı olduğu sorulabilir[43].

Problemimizin en çetrefilli olduğu noktanın burası olduğu fikrindeyiz. Craig ve Bardon’ın kitabı Einstein, Relativity and Absolute Simultaneity’nin giriş bölümü bu konuda çok mühim bir takım yanlış anlamaları giderme eğilimindedir. A serisi ve B serisi arasındaki seçimlerin Einstein ve Minkowski uzay-zaman göreliliklerine göre değişim göstermesi böyle bir probleme işaret eder[44]. Şöyle düşünürsek; M ve N olaylarının birbirini öncelemesi ve birbirinden sonra gelmesi onların aynı zamanda birbirlerine göreli olaylarla bağlantılı olup olmadığına göre değişebilir. Eğer B serisi yargılamayla zamanı anlamlandıracak olursak, geçmiş, şimdi ve gelecek olayların eşzamanlılığını anlamlandırmak Minkowski uzay-zaman teorisi bağlamında zor olmaz. Ama yine de Einstein’ın Özel Görelilik kuramına takılan bir takım sonuçları olacaktır. O halde eşzamanlılık (simultaneity) zamanın A serisi ve B serisi açısından nasıl anlamlandırılacaktır? Burada Craig’in McTaggart paradoksu hakkında işaret ettiği sorunu ortaya koymak önemlidir. Kipli zaman ifadelerinin Minkowski uzay-zaman fikirleriyle ifade etmek absürttür. Craig, “Waterloo Savaşı meydana geldi” ifadesi uysa da “Waterloo Savaşı meydana geliyor” demenin kesinlikle Minkowski uzay-zamanının referans çerçevesine uymadığı fikrindedir. Bu absürt sonucun bir sorun olduğunu ifade eder Craig[45].

Philip Turetsky yine de fizik ve onun çıkarımlarının B teorisiyle uyumlu olduğu fikrindedir. Görelilik kuramı, A ilişkilerini değil B ilişkilerini tanımlar[46]. Turetsky’nin deyimiyle her olay önce ve sonralık ilişkisi içinde temsil edilir ancak şimdi olan olaylar eşzamanlılık bağlamında bunun dışındadır[47].

O halde A ve B teorileri arasındaki farkın sadece zaman felsefesi bağlamında art arda olma farkı değil aynı zamanda eşzamanlılık farkı olduğunu söylemek mümkündür. Zamansal açıdan birbirini öncelemeyen ama aynı zamanda meydana gelen iki olay düşünelim. M ve N olayları birbirine zamanda paralel olarak olup bitmekte ve sırasıyla yerlerini Q ve P olaylarına bırakmaktadırlar. Birbirine paralel her iki olayın eşzamanlı olarak bir araya gelmesi ve sonuçlanması yine A serileri ve B serileri bağlamında, uzay-zamanı nasıl tasavvur ettiğimize bağlı değişecektir. M olayı bitip Q olayı oluşan zamana kadar, N olayının bitip P’nin oluşması nasıl bir yere konulacaktır?

N ve M’nin aynı zaman aralıklarıyla (time interval) geliştiğini düşünelim. Hangi zaman aralığı esas alınacaktır? Görünüşe göre iki zaman aralığını ad infinitum tanımlamadan kaçınmak için B serisi tasavvurun kullanılması gerekmektedir. Zira N ve M aynı zaman aralığında dediğimizde birinin diğerine art arda olma durumu olmasa bile zamansal operatörün kullanımı bağlamında karşılaştırabilmek için başka bir ontolojik yapının kurulması gerekir. Bu şekilde onlardan sonra gelen Q ve P olaylarının niceliksel mi yoksa zamansal bir problemin parçası mı olup olmadığı daha açık bir şekilde anlaşılacaktır. İki ayrı olayın eşzamanlılığında seçmek zorunda olduğumuz referans çerçevelerinin (N olayı ya da M olayı) birbirine göreli olmalarını da buna ekleyebiliriz.

Burada A ve B serileri üzerinde özellikle durmamızın sebebi konumuz itibarıyla taşıdığı önemdir. Bu serileri ve aşağıda da bunlara bağlı olarak ortaya konulan önerme ve çözümleri anlamaksızın üzerinde durduğumuz problemi anlamamız ve çözümlememiz zordur.

McTaggart’ın A ve B serileri doğrultusunda pek çok zaman felsefesi görüşü oluşmuştur. Makalemiz kapsamında ele alacağımız görüş ise Dört-Boyutçuluktur (Four-Dimensionalism).

Zaman felsefesi görüşleri içerisinde A ve B serileri genellikle kendi içlerinde farklı görüşleri oluştururlar. İstisnaları olmakla birlikte A serisi teorilerine bağlı görüşler Şimdicilik (Presentism), Genişleyen Blok Evren Teorisi ve İndirgemeciliktir. B serisine bağlı görüşler ise Üç-Boyutçuluk Dört-Boyutçuluk ve bunlara bağlı olarak da Ezelilik Görüşü ya da Ezelicilik (Eternalism), Blok Evren Teorisi ve Platoncu teorilerdir[48]. Belirtmek gerekir ki bu görüşler her iki seriye de muhakkak bağlı olmak zorunda değildir. Mesela Genişleyen Blok Evren Teorisinde tıpkı B serilerinde olduğu gibi kipli yargılamaların indirgenebileceğini savunan felsefeciler de vardır[49].

Zaman felsefesinde Dört-Boyutçu yaklaşım (Four-Dimensionalism), nesnelerin sadece uzamsal değil zamansal kısımlarının da var olduğu fikrini savunur[50]. Üç-Boyutçu yaklaşımdan şu şekilde farklıdır; Üç-Boyutçu yaklaşım nesnelerin zaman içerisinde tamamen var olduğunu (endure) ileri sürerken, Dört-Boyutçu yaklaşım zamansal kısımlarıyla (Temporal Parts) var olduğu fikrindedir[51]. Bu sebeple Üç-Boyutçu yaklaşımlar aynı zamanda Endurantist (bulunduğu ana göre var olanı savunan) yaklaşımlarken, Dört-Boyutçu yaklaşımlar Perdurantist (zaman içerisinde yayılarak var olanı savunan) yaklaşımlar olarak da bilinir[52].

Basit bir örnek verecek olursak; bu makalenin yazıldığı bilgisayar sadece arızi olarak parçalardan oluşmaz. Bu bilgisayarı oluşturan parçalar ve bilgisayarın kendisi nasıl masanın üzerinde duruyorsa, zamanda da “durmaktadır”. “Bilgisayar masamın yanındaki çekmecenin üstünde duruyor” demekle onun uzamsal konumunu ifade ederim. “Bilgisayar artık burada değil” dediğimde ise onun zamansal konumunu tarif ediyorumdur. Nasıl bir nesne uzamda yer kaplıyorsa, zamanda da yer kaplar.

Konumuzla ilgili zaman yolculuğunu konu alan filmlerde yer alan renkli bir diyalogdan da örnek verebiliriz. Bir zaman yolcusuna onun zaman yolcusu olduğunu bilmeden nereden geldiğini sorduğumuzda alacağımız cevap da bununla ilgilidir. Nereden geldiği değil hangi zamandan geldiği (not where but when) sorusu önemlidir. Zira “zamanda yolculuk” diye bir kavram sadece tanımsal ve teorik anlamda mümkünse yolculuğu tanımlamamız için gereken en temel argüman, yani herhangi bir noktadan başka bir noktaya ulaşmak fikri bizi bu sezgisel çıkarıma götürecektir. Basitçe şöyle diyebiliriz; 1985 ile 1955 yılları tıpkı bir haritadaki iki ayrı nokta gibidir. 1985 yılından 1955 yılına seyahat eden bir zaman yolcusu da “iki nokta” arasında seyahat etmektedir. Bu örnek elbette ki zaman yolculuğu fikrinin en azından teoride mümkün olup olmadığına ve Dört-Boyutçu yaklaşıma göre zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığı çıkarımına bağlıdır. Dolayısıyla petitio principii sayılmamalıdır.

Dört-Boyutçu için dünya evrelerden (stages) oluşur[53]. Bu evreler Sider’a göre daha büyük bir toplamı ifade eden parçaların ontolojik yapılarından oluşmaktadır (mereology)[54]. Bu kısıtlanamaz bileşim (unrestricted composition) olarak tanımlanır[55]. Dört boyutlu dünya her bir evrenin mereolojik toplamını ifade eder[56]. Bu toplamın ve kısıtlanamaz bileşimin ne demek olduğunu aşağıda Dört-Boyutçu yaklaşımımızı problemimize uygularken göreceğiz. Dört-Boyutçu yaklaşım bu bağlamda B serisi teorisine de uyar. B serisinde zaman kipli yargılamada tanımlanmadığı ve “objektif bir zaman akışı” fikri olduğu için, Dört-Boyutçunun dünya ve zaman ile ilgili önermeleri de buna uyacaktır.

Bu evreler, belirli bir varlığın ontik konumunu anlamamızı sağlayacaktır. “Konumlandırma” problemimiz açısından çok önemlidir. Nesnelerin birbiriyle ilişkisinin aslında niceliksel mi yoksa zamansal mı olduğu problemimizin gelip çattığı en zorlu noktadır.

Evre teorisi Dört-Boyutçu dünya anlayışının bakış açılarından biridir. Bundan başka bir bakış açısı da Dört-Boyutçuluk zamanın içinde uzay-zaman sarmalı (spacetime worms) olarak adlandırılabilecek bir sistemin var olduğunu önermektedir[57]. Bu uzay-zaman sarmalı her bir evrenin bulunduğu zamansal kısmın birbirine özdeş olmasını sağlayan bir manifolttur. Bu durumda zamanla meydana gelen değişme Sider’ın deyişiyle Dört-Boyutçu için birbirinin ardı sıra gelen zamansal kısımların benzersizliğinden oluşur[58].

O halde Ezelilik görüşü (Eternalism) burada nerede durmaktadır? Ezelicilik ya da Ezelicilik Görüşü tüm geçmiş ve gelecekteki nesnelerin tıpkı şimdikiler gibi gerçek olduğunu ileri sürer[59]. Nasıl bizden yüzlerce ışık yılı uzakta olan bir gök cismi aşırı uzak olduğu için gerçekliğini yitirmiyorsa, en uzak geçmişteki nesne de yitirmez. Sider’ın deyimiyle; “blok evren fikrinde dinozorlar, bilgisayarlar ve gelecekte Mars’taki insan yerleşimleri eşit olarak gerçektir”[60]. Buna karşılık Şimdicilik (Presentism) sadece mevcut nesnelerin gerçek olduğunu ileri sürer[61]. Ezelici görüş ile Şimdiciliğin birbirinden farklı olduğunu anlamak zor değildir. Şimdiciye göre P nesnesi zamanda sadece şu an mevcut olduğu için gerçek ise, geçmişte ve gelecekte gerçek olmayacaktır. Ancak Ezeliciye göre tüm zamanlarda gerçektir. Önümde duran bilgisayar hiç değilse belirli bir geçmişte (mesela t1 zamanında) henüz yapılmamış bile olsa belirli bir t zamanı içerisinde yapılmış olduğu haliyle ve gelecekte var olacağı haliyle gerçektir. Eğer onun varlığını ıskata uğratan herhangi bir gelişme olmazsa tüm gelecek zamanlarda (mesela t2 zamanında) gerçek olduğunu varsaymamak için herhangi bir neden bulunmaz.

Konumuz açısından Şimdicilik ve Ezelicilik arasındaki fark aşırı derecede önemlidir. Her iki ayrımın da ne kadar önemli olduğuna tekrar geri döneceğiz.

Daha iyi anlamak için örnek olarak bir kahve çekirdeği düşünelim. Bu kahve çekirdeğinin ilk günkü hâli A hâli olsun. Çekildikten sonraki hâli B hâli, sıvıyla birlikte karıştıktan sonraki hâli C hâli olsun. Sağduyu bize kahvenin bu üç hâlin her biri olamayacağını söyler. A hali, çekilmeden önceki zamansal kısmı, B hali çekildikten sonraki zamansal kısmı, C hali ise içilebilir bir kahve olduğu anı ifade eder.

Leibniz’in özdeşlik yasasını hatırlayalım[62]:

∀F(Fx ↔ Fy) → x=y

Her bir F fonksiyonunda x, y ile özdeştir. Kahve çekirdeği özdeşliğini öğütüldükten sonra kaybeder. Dolayısıyla kahve çekirdeği, çekirdeklik vasfını yitirir (survival of identity). Bir sonraki aşamada çekilmiş vasfını da suya karıştığı için yitirecektir. Kahve çekirdeği doğal olarak bu özdeşlik yasasına takılacağına göre bu durum nasıl açıklanabilir?

Burada kahvenin her bir halinin zamansal kısımdan oluştuğu teorisi devreye girer. Bu şekildedir ki bizim için kahve çekirdeği zamanda A olarak varlığını sürdürürken, B olarak da C olarak da varlığını sürdürür. Dört-Boyutçuluğun yukarıda tanımladığımız gibi perdurantist olmasının sebebi budur. Dolayısıyla Ezecili fikre göre ne kahve çekirdeği (A) ne öğütülmüş kahve (B) ne de suda eriyen kahve (C) özdeşliğinden bir şey kaybetmiştir zira her üçü de geçmiş, şimdi ve gelecek projeksiyonlarının her birinde gerçektir. Değişime tabi olmaları Ezelici görüş bağlamında özdeşliklerinden kopmalarına izin vermez.

Bu da bizi doğrudan ışınlanma paradoksunun merkezine götürür.

Üçüncü Bölüm:

  1. Işınlanma paradoksuna Dört-Boyutçu Yaklaşımın Uygulanması

    3.1. Dört boyutçuluk açısından bilincin aktarımı.

Şurası açıktır ki nesnelerin uzamsal ve zamansal kısımlarının olduğunu kabul ettiğimizde metafizik pek çok problemi daha kolay bir şekilde ele alsak bile kendilik ve bilinç kavramları sorun olmaya devam eder.

Burada klasik ruh ve madde tartışmasından uzaklaşarak başka bir perspektifle bakmaya çalışacağız.

Yukarıda ilk olarak bilinç ve kendilik problemi üzerine bir düşünce deneyi olan ışınlanma paradoksunu ele aldık. Işınlanma paradoksuna dair Parfit’in çözüm önerisini analiz ettik. İkinci bölümde ise uygulayacağımız modeli tanımladık ve analiz ettik.

O halde problemi anlamak için sorumuzu tekrar edebiliriz ve hatta şöyle sorabiliriz; kendilik (ve dolayısıyla kendilik bilinci) ışınlanma ile özdeşliğini koruyabilir mi?

Parfit’in bu soruya verdiği cevap psikolojik devamlılığın kişisel özdeşliği de tanımlaması sebebiyle özdeşliğinin devam edip etmesinin sorun olmayacağı yönündeydi[63]. Yani Parfit için bu konudaki İndirgemeci tavır (yukarıda kısaca bahsettiğimiz zamana dair İndirgemeci tavır ile karıştırmamak gerekir) İndirgemeci olmayan Kartezyen ego fikrinden farklı olarak, bilincin nasıl bir değişime uğradığının sadece tanıma bağlı olduğu yönündeydi[64].

Felsefede özdeşliğin zamanla değişmesi (identity over time) sorunu sadece nesneler söz konusu olduğunda ele alınması daha kolay bir sorundur. Ancak kendilik ve bilinç akışı (stream of consciousness) söz konusu olduğunda problemin kapsamı değişecektir.

Kendiliğin özdeş olup olmadığı meselesi yukarıda ele aldığımız tartışma bağlamında bile tek başına düşünüldüğünde çok geniş kapsamlı bir problemdir.

Roderick Chisholm’ın, Person and Object: A Metaphysical Study (Kişi ve Nesne: Metafiziksel Bir Çalışma) eserinin beşinci bölümü The Persistence of Persons through Time (Kişilerin Zamanda Varoluşu) şu önemli soruyla başlar. Ben başkaları üzerinden (ens per alio) mi yoksa tek başıma mı (ens per se) varım?[65]

Chisholm bu soruya iki bağlamda cevap verilebileceğini düşünür. Birisi insan şayet ens per alio bir varlık ise ens successivum (parçalarının devamlılığından oluşan bir varlık) olduğu fikridir[66]. Ancak Chisholm bu fikrin doğru olmadığını zira sadece başkaları üzerinden devam eden bir varlığın başka bir devamlılığa da sonuç vereceğini ileri sürerek, “ben”i oluşturan varlık parçalarının Kant’ta ileri sürüldüğü haliyle “pozitif” bir tanımlama vermeyeceğini ortaya koyar[67].

O halde “Ben” denilen kavramın, geçmiş, şimdi ya da gelecekteki hali kesin bir ontolojik konum vermeyecektir. Chisholm, Locke’un sorduğu soruyu sorar:

“Fiziksel evreni oluşturan nihai parçacıkların geçişli doğası düşünüldüğünde, şayet ben zamanda varlığımı sürdürüyorsam, o halde bilincimin bir özden diğerine transfer edilebileceği fikrini savunmak makul değil midir?”[68]

Locke’un bu soruya cevabı açıktır:

“Kişisel özdeşlik, bir insanı kendisi yapan aynı bilincin kendisi olarak, sadece bireysel özün veya farklı özlerin devamlılığına ilişkin olup olmadığına bağlıdır”[69].

Chisholm buradan devam ederek özdeşliğin katı ve gevşek (strict and loose) olup olmadığına göre bir ayrım yapacaktır[70]. Chisholm, meşhur Kupa ve TKupası örneğini verir. Chisholm’a göre bir kahve fincanının bir önceki halinin sonrakiyle aynı olması mümkün değildir. Ancak önceki Kupa sonraki Kupayla gevşek bir anlamda özdeştir. Kupa’nın tutacağının bir an için parçalandığını düşünelim. Bu bir HKupası olsun. Chisholm der ki Kupa önceki HKupasının ve daha sonra da tutacağı olduğu zamana dair TKupasından oluştuğunu düşünelim. TKupası, önceki bir zamanda (t1 zamanı) HKupasının ens successivumunu oluşturmaktadır. TKupası bu halde t2 zamanında onun ens successivumu olmaya devam eder. O halde TKupası, HKupasının içsel anlamda arızi özelliğini oluşturacaktır. Chisholm buna bir de S sekanslarının olduğu anları ekler. Her bir kupa bu S sekanslarına (sürelerine) bağlıdır. Kupa, t2 zamanında tamamen TKupasından oluşmaktadır. Sonraki Kupa TKupası olacağına göre o da bir şeyin ens successivumudur. O halde HKupası da sonraki Kupalarla gevşek bir biçimde özdeştir[71].

Bu görüşe katılmak zor görünmektedir. Bir nesnenin arızi ve cevheri durumlarının her birinin diğerine aktarımını gevşek ve katı diye ayırmak için o nesnenin tüm özelliklerinin transfer edilebileceği bir yapının biliniyor olması gerekir. Peki bu katı ya da gevşek olarak anlamlandırması çok zor daha sofistike bir sistemin mesela bir ağacın ya da çok fazla kimyasal bileşenden oluşan bir bileşenin “ışınlanmasında” nasıl anlaşılacaktır? Gevşek ya da katı olması kesinlikle bazı bileşenlerin nasıl tanımlandığına göre değişecektir.

Bileşen bir yana, burada söz konusu edilen insanın kendilik yapısının özdeşliği olduğuna göre tartışmaya aslında bir ens successivum olarak değil ama kendiliğin bütünüyle transferi olarak bakmak gerekmektedir.

Parfit’in paradoksunda bizi düşündürmesi gereken nokta şudur; kendiliğin bir noktadan başka bir noktaya transferi (ışınlanma) onun özünü ne kadar değiştirirse değiştirirsin varlığını değiştirmeyecektir. Şunu demek istiyoruz. Eğer Mr. Spock Atılgan’dan bir gezegene ışınlanıyorsa, onun Mr. Spock olarak varlığında kesinti olması, onun arazlarını a posteriori olarak değiştirse bile a priori olarak varlığını değiştirdiğini varsaymamızı gerektirmez. Burada Parfit’in Parmenides’teki açmaza tekrar sürüklendiğini şu şekilde görmek mümkündür; bir şey varsa vardır dediğimizde, onun yok olduğu uzay-zaman aralıklarını düşünmek imkânsızlaşır. Yukarıda Parfit’in Divided Minds makalesinde sorduğu soru yani “Will the resulting person be me?” sorusunda metafiziksel olarak bir açmazla karşılaşırız.

O da “be” yani olmak fiili anlamında olmanın her yerde eşsiz bir varlık statüsü kazandırması olacaktır. Kısacası Parfit, ışınlanmadan sonra o kişinin “kim” olacağının kategorize edilemeyeceğini ileri sürerken aynı zamanda kategorize edilebilir bir varlık olacağını da bilmektedir. “Kim?” olduğunu imleyen soru ünleminin semantik anlamda önemi olmaması, ontolojik anlamda önemi olmadığı anlamına gelmez. Tanıma bağlı olduğu haliyle varlığın kendisi sadece tanımsal bir kategorileştirmenin konusu olur. Bunun çelişkili olduğunu düşünmemek için bir sebep yoktur.

Bu sebeplerle problemin çözümünü başka bir yerde aramak daha doğru olacaktır.

3.2. Paradoksun dört boyutçu çerçevede çözümlenmesi.

Görmek dünyayı bir kum tanesinde,

Cenneti ise bir yaban çiçeğinde,

Tut ebediyeti avucunun içinde,

Ve sonsuzluğu bir saat içinde

William Blake, Masumiyet Şarkıları

 

Sadece yukarıdaki sebeple zamanda özdeşliğin değişmesine başka bir açıdan değinmek gerektiği düşüncesindeyiz. A nesnesinin tüm özellikleriyle bir yerden bir yere taşınması belirli bir zamansal alanda da gerçekleşecektir. Yukarıda kapsamlı bir şekilde McTaggart’ta da değindiğimiz gibi öncelik ve sonralık ilişkisi olmaksızın nesnenin özelliği ne olursa olsun belirli bir zamansal farktan bahsedemeyiz.

Yukarıda Parfit’in paradoksuna ek olarak Star Trek’ten örnek vermemizin sebebi de budur. Parfit, kişisel özdeşliğin “devam etmesini” bir problem olarak görürken buradaki devamlılığın esasının aslında zamana dair bir devamlılık olduğunu ihmal etmektedir. Kısacası, bir nesne ister maddi anlamda tutarlılığını korumak zorunda, isterse de psikolojik varlığını devam ettirmek zorunda olsun her iki senaryoda da devamlılığını muhakkak “zamanın içinde” sağlamak zorunda kalacaktır. Psikolojik devamlılığı Parfit’te olduğu gibi kişisel özdeşlikle bir tutmak gerekse bile bu durumu da zamanla ölçmek zorunda oluşumuz zihnin ve bilincin özdeşliğine bakış açımızı daha da genişletmemiz gerektiğinin bir göstergesidir.

O halde diyakronik bir bulmacanın aklımıza gelmesi kaçınılmazdır.

Bu ise hepimizin Platon’un Parmenides diyalogundan bildiğimiz Theseus’un Gemisi sorunudur[72].

Theseus’un gemisi basitçe şu şekilde anlatılabilir. Geminin yüz tane payandasının olduğunu düşünelim. Bir payandası birinci yılda, diğer bir payandası takip eden ikinci yılda, son payandası olan yüzüncü payandası da yüzüncü yılında değişmiş olsun.

Aşağıdaki şekilde formüle edilebilir:

n+1+n+2+n+3+……n+100

Takip eden yıllar içinde sıfırıncı yıldan başlayarak gemi öyle bir şekilde değişmiş olacaktır ki eski gemiden hiçbir eser kalmayacaktır. O halde Theseus’un Gemisi, Theseus’un Gemisi olmaya devam eder mi? Geminin varlığının devam edip etmeyeceği sorusuna şu faraziyeyle devam edelim; Gemi 53 üncü yılda değişmiş haliyle kalsın. Bu 53 payandasının değişmiş olduğu geri kalanların da hala aynı olduğu anlamına gelir.

Leibniz’in özdeşliğin geçişkenliği yasası (principle of transitivity of identity) gereği Theseus’un Gemisi, Değiştirilen gemiyle yani 53 üncü gemiyle aynı olacaktır. Bu sonuç paradoksaldır.

Sider buna başka bir sorun daha ekler. Şimdi değiştirilen eski payandaları bir depoya koyduğumuzu ve geminin değiştirilen tüm payandalarından (yani 100 payandanın her birinden) yeni bir gemi yaptığımızı varsayalım. Şimdi elimizde sadece Değiştirilen Gemi değil ayrıca bir de eski Payandalardan ayrı bir gemi oluşacaktır. Üç gemiden bahsedebiliriz. Theseus’un Orijinal Gemisi, Değiştirilen Gemi ve Eski Payanda Gemisi[73].

Bu soruna çok farklı çözümler getirilmiştir[74].  Ancak bu çözümlerin pek çoğunun yukarıda bahsini ettiğimiz Dört-Boyutçu uzay-zaman sarmalı teorisi ile önerilen çözüm kadar ontolojik tutarlılığının olmadığını ve eninde sonunda Leibniz’in özdeşlik ilkesine takılmadan cevap veremeyeceğini düşünüyoruz.

Sider’ın bu konudaki cevabı da bu doğrultudadır. Gemiden ne anladığımıza bağlı olarak değişen bir cevap vardır. Yukarıda gemi örneğini verdiğimizde geminin 53. Yılda değiştiği halinin sıfırıncı yılda değiştiği hal ile özdeş olmadığını göstermiştik. Burada ise mesele bunun geminin kendisine uygulanıp uygulanmayacağıdır[75].

Theseus’un Gemisi tıpkı değiştirilen parçalarının yer değiştirmesinde olduğu gibi başka uzay zaman sarmalları içinde farklı özdeşlikler oluşturur. O halde Sider’ın dediği gibi eğer geminin aynı payandaları taşıması gerektiği fikrindeysek Yeni Payandaları taşıyan geminin orijinal gemi yani Theseus’un Gemisiyle özdeş olduğunu düşünürüz[76].

Sider buna ek olarak hangi uzay zaman sarmalının gemi olarak sayılacağının kesin olamayabileceği cevabını da ekler[77]. Sider’ın cevabı buna bağlı olarak şöyledir; dünya (alem) uzay zaman sarmallarının içindedir ve metafiziksel olarak bu bulmaca çözülse de cevabımıza bağlı olarak geriye tek bir sorun kalır; hangi kavramsal (conceptual) uzay zaman sarmalının gemi sayılacağı sorunudur bu[78].

O halde diyebiliriz ki Theseus’un Gemisi, sonraki gemilerle (ve hatta Sider’ın bulmacaya eklediği değişen gemiyle de birlikte) özdeş değildir; her biri kendi dört boyutlu uzay zaman sarmalı içerisinde ayrı varlıklar oluştururlar. Geminin parçaları da değiştiği oranında değişeceği gibi özdeşlik yasası da çiğnenmiş olmayacaktır.

Işınlanma paradoksunda da benzer bir durumu düşünmek zor değildir. Benliğimi oluşturan tüm parçalar (ve kendimin mutlak nesnel ve öznelliği) birbiriyle özdeşliğini kaybetmeksizin zamanda da aynı gerçeklikle mevcutturlar. A noktasından B noktasına ışınlandığımızda iki nokta arasında ışınlanma süresince yaşadığım zamansal aralık aynı şekilde uzay zaman sarmalına dahil olduğu müddetçe tıpkı A ve B uzamsal konumlarında olduğu gibi A ve B zamansal konumlarında da özdeşliğimi devam ettiririm.

Bu Parfit’in önerdiği çözümden farklıdır; Parfit burada ontolojik olarak deskriptif metafizikten uzaklaşma çaresini seçmiştir. Oysaki Dört-Boyutçu yaklaşım bundan farklı olarak her bir zamansal “konumda” farklı özdeşliklerin olduğunu kabul eder.

Bu sebeplerle Dört-Boyutçu tanımlama ve analizin doğru olduğu fikrindeyiz.

  1. Sonuç:

Hiç şüphesiz çoğu metafiziksel sorun ve problematikte olduğu gibi ışınlanma paradoksunun çözümü de zor ve tek yönlü bir çerçevede ele alınamayacak kadar çok yönlü bir sorundur. Bilindiği gibi Einstein’ın Özel Görelilik Kuramı ile Kuantum Alan Kuramları birbiriyle henüz senkronize olamayacak kadar girift sorunları içermektedir. Bu bağlamda zihnin kuantum alanında nasıl bir yapı izlediğinin şimdiki bilimsel olanaklarla bilinememesi gibi pek çok bilimsel teori eksikliklerini de bu tabloya ekleyebiliriz.

Göstermeye çalıştığımız şey bu noktada Dört-Boyutçu uzay zaman algısının sadece zaman felsefesinde değil aynı zamanda zihin felsefesinde de uygulanabilir olduğu fikridir. Bu ise sadece elimizdeki makaleyle açıklanabilecek kadar basit bir sorun değildir. Zihnin yapısına dair herhangi bir kavrayışın zamanın doğasıyla ilgili herhangi bir kavrayıştan farklı olmadığı fikrindeyiz.

Bu sebeple Dört-Boyutçu fikirlerle onun karşıtı olan fikirlerin (Şimdicilik ya da Genişleyen Blok Evren Teorisi) ironik bir şekilde zihin felsefesine dair fikirlerde de karşı olduğunu görmemiz bizi şaşırtmayacaktır. Zira zamanın algısına dair tüm gerçekliğin sadece şimdide olduğunu düşünüyorsak Parfit’te olduğu gibi kişisel özdeşliğin nasıl transfer edildiği non-necesserio sorun teşkil etmek zorunda değildir. Elbette ki her iki fikri ayrılık yine zorunlu olarak felsefenin farklı alanlarında birbirine karşı kulvarlarda olmak zorunda değildir. Ancak ontolojik olarak meseleyi anlamanın önemi adına kesin çizgilere ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu sebeplerle Dört-Boyutçu zaman anlayışı ve ona bağlı fikirlerin pek çok felsefi soruna uygulanabileceği kanaatindeyiz.

 

Dipnotlar

[1] Bennett, H. Charles, Teleporting an Unknown Quantum State via Dual Classical and Einstein-Podolsky-Rosen Channels, Aralık 1992,  Physical Review Letters cilt 70, sayı 13.

[2] Parfit, Derek, Divided Minds and Nature of Persons, s.1 (https://philarchive.org/rec/PARDMA) (Giriş tarihi 23.04.2020)

[3] https://memory-alpha.fandom.com/wiki/Second_Chances_(episode) (Giriş tarihi 07/05/2020)

[4] Parfit, Derek, Divided Minds and Persons, s.12

[5] Parfit, Derek, Divided Minds and Persons, s.12

[6] Parfit. s.22

[7] Parfit. s.22

[8] Parfit. s.22

[9] Makalemizin sonraki sayfalarında Parfit’in burada belirttiği hususun ontolojik bir mutabakat olup olmadığı sorulacaktır. Görüşümüzce Parfit will the resulting person be me? (ortaya çıkan insan ben olacak mıyım?) diye sorduğu anda ontolojik bir sorunu kabul etmiştir. Burada be (sein) kavramı ile açıklanması istenen varoluşsal bir düzlemde iki sonuçlu bir argümanın (ya vardır ya yoktur) kesin olduğudur. Bu da hepimizin bildiği gibi Parmenidesçi bir çıkarıma işaret eder. Ancak Parfit makalesinde Parmenides’in varlık ile kastettiğini nasıl yorumlamaktadır? Parfit’in bu noktada Parmenidesçi bir yaklaşım izleyip izlemediğini makalemizin ilerleyen kısımlarında irdeleyeceğiz.

[10] Parfit. s.22

[11] Parfit. s.23

[12] Frege, Gottlob. Über Sinn und Bedeutung, Zeitschrift für Philosophie und Philosophische Kritik, 1892, NF-100, s.25-50. “Die Gleichheit fordert das Nachdenken heraus durch Fragen, die sich daran knüpfen und

nicht ganz leicht zu beantworten sind. Ist sie eine Beziehung? Eine Beziehung zwischen

Gegenständen? Oder zwischen Namen oder Zeichen für Gegenstände?

[13] Parfit. s.23

[14] Parfit. s.23

[15] Parfit. s.23

[16] Parfit. s.24

[17] Parfit. s.24

[18] Bodhi, Bhikkhu, The Connected Discourses of The Buddha: A New Translation of the Samyutta Nikaya, Wisdom Publications, 2000, USA, s.1066 ve ayrıca bkz. s.137

[19] Parfit. s.21

[20] Hume, David, A Treatise of Human Nature, The Floating Press, 2009, s.396

[21] Markosian, Ned, “Time”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/fall2016/entries/16/05/2020/>.

[22] McTaggart. s.11

[23] McTaggart, Ellis J., The Nature of Existence, s.44

[24] McTaggart. s.11

[25] McTaggart. s.13

[26] McTaggart. s.13

[27] Ingthorsson, Rognvaldur, Understanding McTaggart’s Paradox, Metaphysics in the Post-Metaphysical Age Vol. II’de. s.3.

McTaggart’ın diyaletik metodu savunması onun Hegelyen olduğu yönünde şüphe doğurmaz. Ancak Hegel’in absolute (mutlak) kavramını baştan sona kendi felsefesiyle tekrar gözden geçirmiştir. Bu bağlamda Hegel’in gerçek olanı akli olarak değerlendirdiği teoriden ayrılmıştır. Was vernünftig ist, das ist Wirklich; und was wirklich ist, das ist vernünftig. “Akli olan her şey gerçek, gerçek olan her şey ise aklidir”. Hegel’in mutlak idealinde hakikatin rolü onun ontolojisinde daha sonra varoluşçuları dahi etkileyecek bir şekilde genişler. Ancak McTaggart’ın bu yorumu onu diğer felsefi zaman telakkilerinden ayırır.

[28] Ingthorsson, Understanding, s.6

[29] McTaggart. s.13

[30] McTaggart, Ellis, J., The Unreality of Time, Mind, A Quarterly Review of Psychology and Philosophy, Cilt XVII, 1908, s.468

[31] McTaggart, Ellis, J., The Unreality of Time, s. s.468

[32] Freeman, Edward, On McTaggart’s Theory of Time, History of Philosophy Quarterly, Cilt 27, No. 4, s.386

[33] Ingthorsson, s.6

[34] McTaggart, The Unreality of Time, s.473

[35] McTaggart, The Nature of Existence, s.347

[36] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism: An Ontology of Persistence and Time, Clarendon Press, 2001, Oxford, s.12

[37] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.12

[38] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.12

[39] Burada zamansal ilişkilerin zamana değil ancak nesnelere bağlı olduğu yönünde McTaggart ve Bertrand Russell arasındaki tartışmaya yer darlığından dolayı girmeyeceğiz ancak şunu söylememiz mümkündür; McTaggart, Russell’a karşı çıkarken aslında Russell matematiksel doğruluk ve yanlışlık önermelerini savunsa da iki ayrı önerme arasındaki doğruluk ve yanlışlık değerinin değişimi gerektirdiğini ileri sürmektedir. Burada bu konuda karşımıza çıkan başka bir sorun da Russell’ın matematiksel nesnelerin varoluşuna dair tespit ettiği küme teorisinin zaman felsefesi bağlamında yarattığı problemdir (bkz. Russell, Bertrand, Introduction to Mathematical Philosophy, Dover Publications, New York, 1993, s.13). Belirli bir aritmetik dizinin sayılmasında onu takip eden serinin art ardalığı (succession) Zenon’dan beri bilinen bir problem olmakla birlikte (Zenon’un paradoksunun çözüldüğünü hatırlayalım) temel problem her birinin küme teorisi bağlamında nasıl değerlendirileceğidir. McTaggart, bu bağlamda Russell’a itiraz ederken iki önerme arasındaki ilişkinin değişime bağlı olduğu fikrinde ısrarcıdır (bkz. Russell, Bertrand, Principles of Mathematics, Routledge Series, 2010, Bölüm 442, s.476). Burada karşımıza çıkan soru, şayet B serisi yargılamaları (Bardon Russell için R serisi yargılamalarını örnek verir bkz. Bardon, Adrian, The Future of Philosophy of Time, Routledge Studies of Metaphysics, New York, 2012, s.7) ise aritmetik dizilimlerin serilerinin zamansal açıdan gerçeklik değerini ancak yine artarda olma üzerinden (successively) tanımlayabileceği sorunu karşımıza çıkmaya devam eder.

[40] Bardon, Adrian, The Future of Philosophy of Time, Routledge Studies of Metaphysics, New York, 2012, s.7

[41] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.12

[42] McTaggart, The Nature of Existence, s.11

[43] Craig, William Lane& Smith, Quentin, Einstein, Relativity and Absolute Simultaneity, Routledge, New York, 2008, s. 7

[44] Craig&Smith, Einstein, s.7

[45] Craig&Smith, Einstein, s.7

[46] Turetsky, Philippe, Time, Routledge, USA, 1998, s.146

[47] Turetsky, s.146

[48] Markosian, Ned, “Time”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/fall2016/entries/16/05/2020/>.

[49] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.21

[50] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.52, ayrıca bkz. Heller, Mark, Temporal Parts of Four Dimensional Objects, Philosophical Studies: An International Journal for Philosophy in the Analytic Tradition içinde, Cilt 46, No.3. s.325

[51] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.52

[52] Markosian, Ned, “Time”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/fall2016/entries/16/05/2020/>.

[53] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.13, ayrıca bkz. Noonan, H. W., The Four-Dimensional World, Oxford Journals içinde, Analysis, Cilt 37, No.1 s.35

[54] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.13

[55] Hawley, Katherine, How Things Persist, Clarendon Press, Oxford, 2001, s.92

[56] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.13

[57] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.5

[58] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.5

[59] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.11

[60] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.11

[61] Sider, Theodore, Four-Dimensionalism, s.11

[62] Leibniz, Gottfried W., Discourse on Metaphysics, Oxford Clarendon Press, çev. Gonzalo Rodriguez-Pereyra, s.35

[63] Parfit, Derek, Reasons and Persons, Clarendon Press, Oxford, 1984, s.248

[64] Parfit, Derek, Reasons and Persons, s.249

[65] Chisholm, Roderick M., Person and Object: A Metaphysical Study, Open Court Publishing Company, GB, 1979, s.104

[66] Chisholm, Roderick M., Person and Object, s.104

[67] Chisholm, Roderick M., Person and Object, s.105

[68] Chisholm, Roderick M., Person and Object, s.106

[69] Chisholm, Roderick M., Person and Object, s.106

[70] Gallois, Andre, “Identity Over Time“, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/win2016/entries/identity-time/>.

[71] Gallois, Andre, “Identity Over Time”, Identity: ‘Strict’ and ‘Loose’

[72] Plato, Complete Works, Parmenides, Hackett Publishing Company, Indianapolis/Cambridge, 2015, s.365

[73] Sider, Four Dimensionalism, s.7

[74] Bkz. Gallois, Andre, “Identity Over Time

[75] Sider, Four Dimensionalism, s.9

[76] Sider, Four Dimensionalism, s.9

[77] Sider, Four Dimensionalism, s.9

[78] Sider, Four Dimensionalism, s.9

 

Kaynakça:

– Bardon, Adrian, The Future of Philosophy of Time, Routledge Studies of Metaphysics, New York, 2012

 

– Bennett, H. Charles, Teleporting an Unknown Quantum State via Dual Classical and Einstein-Podolsky-Rosen Channels, Aralık 1992,  Physical Review Letters cilt 70, sayı 13

 

–  Bodhi, Bhikkhu, The Connected Discourses of The Buddha: A New Translation of the Samyutta Nikaya, Wisdom Publications, 2000, USA

 

– Chisholm, Roderick M., Person and Object: A Metaphysical Study, Open Court Publishing Company, GB, 1979

 

– Craig, William Lane& Smith, Quentin, Einstein, Relativity and Absolute Simultaneity, Routledge, New York, 2008

 

–  Freeman, Edward, On McTaggart’s Theory of Time, History of Philosophy Quarterly, Cilt 27, No. 4

 

–  Frege, Gottlob. Über Sinn und Bedeutung, Zeitschrift für Philosophie und Philosophische Kritik, 1892, NF-100

 

–  Hawley, Katherine, How Things Persist, Clarendon Press, Oxford, 2001

 

– Heller, Mark, Temporal Parts of Four Dimensional Objects, Philosophical Studies: An International Journal for Philosophy in the Analytic Tradition içinde, Cilt 46, No.3

 

–  Hume, David, A Treatise of Human Nature, The Floating Press, 2009

 

– Gallois, Andre, “Identity Over Time”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/win2016/entries/identity-time/

 

–  Ingthorsson, Rognvaldur, Understanding McTaggart’s Paradox, Metaphysics in the Post-Metaphysical Age Vol. II

 

– Leibniz, Gottfried W., Discourse on Metaphysics, Oxford Clarendon Press, çev. Gonzalo Rodriguez-Pereyra

 

– Markosian, Ned, “Time”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/fall2016/entries/16/05/2020/

 

–  McTaggart, Ellis J., The Nature of Existence, Cambridge University Press, New York, 1921, Vol. 1

 

–  McTaggart, Ellis J., The Nature of Existence, Cambridge University Press, New York, 1921, Vol. 1

 

–  McTaggart, Ellis, J., The Unreality of Time, Mind, A Quarterly Review of Psychology and Philosophy, Cilt XVII, 1908

 

–  Noonan, H. W., The Four-Dimensional World, Oxford Journals içinde, Analysis, Cilt 37, No.1

 

– Parfit, Derek, Divided Minds and Nature of Persons, s.1 (https://philarchive.org/rec/PARDMA) (Giriş tarihi 23.04.2020)

 

– Parfit, Derek, Reasons and Persons, Clarendon Press, Oxford, 1984

 

– Plato, Complete Works, Parmenides, Hackett Publishing Company, Indianapolis/Cambridge, 2015

 

– Russell, Bertrand, Principles of Mathematics, Routledge Series, 2010, Bölüm 442

 

– Russell, Bertrand, Introduction to Mathematical Philosophy, Dover Publications, New York, 1993

 

–  Sider, Theodore, Four-Dimensionalism: An Ontology of Persistence and Time, Clarendon Press, 2001, Oxford

– Turetsky, Philippe, Time, Routledge, USA, 1998, s.146

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir