Küreselleşme (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Çevirmen: Cemil Okumuş

Farklı siyasi, ekonomik ve kültürel trendleri bünyesinde barındıran geniş bir yelpazeyi ifade eden küreselleşme terimi, çağdaş siyasette ve akademik çevrelerde önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Küreselleşme ifadesi popüler kullanımında dünya ekonomisindeki klasik liberal (ya da serbest piyasa yanlısı) politikaların uygulanması anlamında “ekonomik özgürleşme”, Batılı (ya da Amerikan) siyaset, ekonomi ve kültür hayatının artan etkisi anlamında “Batılılaşma” ya da “Amerikanlaşma”, uluslararası hukukun liberal nosyonları üzerine inşa edilmiş küresel bir siyasi düzen, yani küresel liberal düzen, yeni bilgi teknolojilerinin yaygınlaşması anlamında “internet devrimi”, insanlığın tek bir birleşik cemiyet haline gelmesiyle toplumsal çatışmaların ortadan kalkması, yani “küresel bütünleşme” gibi fenomenlerle eş anlamlı olmaktan biraz daha fazlası olarak görülür. Küreselleşme, üzerinde siyasi olarak önemli anlaşmazlıklar ve çatışmaların bulunduğu bir fenomendir. Dünya genelinde içlerinde Türkiye lideri Recep Tayyip Erdoğan, Polonya lideri Jaroslaw Kaczynski, Macaristan başbakanı Victor Orban ve ABD başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu artan sayıda milliyetçi ve popülist hareketler küreselleşmenin cazip olmadığını düşündükleri unsurlarına karşı çıkmaktadırlar. Neyse ki yeni sosyal teori küreselleşmeyi siyasetçiler ve uzmanlar tarafından ileri sürülenden daha anlaşılır bir şekilde formüle etmiştir. Küreselleşme terimi üzerinde tartışan kişiler arasındaki keskin fikir ayrılıkları varlığını sürdürmekle birlikte çağdaş toplum teorisyenleri küreselleşmenin, toplumsal var oluşun uzamsal ve zamansal sınırlarındaki temel değişimleri ifade ettiği yaklaşımını benimsemektedirler. Bu yaklaşıma göre zaman ve mekanın ehemmiyeti, insan eyleminin önemli biçimlerinin zamansal yapısındaki çarpıcı hızlanma karşısında değişime uğramaktadır. Coğrafi mesafe tipik olarak zaman ile ölçülür. Farklı coğrafyaların birbirleriyle iletişime geçebilmeleri için gerekli olan zaman azaldıkça mesafe ve uzay küçülmeye ya da yok olmaya başlar. İnsanın uzayı deneyimlemesi, kendileri aracılığıyla onu deneyimlediği eylemlerin zamansal yapısına sıkı sıkıya bağlıdır. İnsan eyleminin zamansallığında meydana gelen değişmeler kaçınılmaz olarak değişik uzay ya da alan algılarını ortaya çıkaracaktır. Küreselleşme teorisyenleri insan yaşamının uzamsal ve zamansal sınırlarındaki yakın zamanda meydana gelen değişimlerin tam olarak nelerden kaynaklandığı konusunda fikir ayrılığına düşmektedirler. Fakat yine de genel olarak insanlığın zaman ve uzay deneyimindeki değişimlerin insan faaliyetinin pek çok alanındaki yerel ve ulusal sınırları önemsizleştirme işlevi gördüğü konusunda hemfikirdirler. Küreselleşme insan hayatının neredeyse her alanında etkisi çok büyük olan sonuçlar ortaya çıkardığı için zorunlu olarak normatif siyasi teorinin üzerinde tekrar düşünülmesi ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.

 

1 – Fikirlerin Tarihinde Küreselleşme

Küreselleşme terimi sadece son 30 yıldır yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu terim daha önce 1970’lerde bu terimi ilk kez kullanan akademik yorumcular tarafından ortaya konmuştur (Modelski 1972). Fakat en azından endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana entelektüel tartışmalar tamamen yakın zamandaki küreselleşme teorisyenlerinin çarpıcı bir şekilde dikkatini çeken şeylerle benzer yapıda olan fenomenlere yapılan göndermelerle doludur. 19. ve 20. yüzyılın felsefesi, edebiyatı ve toplum yorumu henüz yeni yeni gelişen fakat oldukça yaygın olan, mesafe ve uzayın deneyimlenmesine, demir yolu ve hava ulaşımı gibi yüksek hızlı ulaştırma biçimlerinin ortaya çıkması ve telgraf ya da telefon gibi cihazlar aracılığıyla coğrafi ve politik olarak farklı konumlarda bulunan insanlar arasındaki iletişim olanaklarının çarpıcı bir şekilde artmasına dair bir farkındalığa yapılan sayısız referensla doludur. (Harvey 1989; Kern 1983). Küreselleşme teriminin ortaya çıkıp yakın zamanda popüler ve akademik bir tartışma konusu haline gelmesinden uzun zaman önce toplumsal eylemin yeni ve hızlı biçimlerinin ortaya çıkması, mekânsal daralma hakkında geniş kapsamlı bir yorumlamayı ortaya çıkardı.

Bir İngiliz gazeteci 1839 yılında yazdığı bir yazıda demiryolu ulaşımının yarattığı sonuçlar hakkında endişeli bir şekilde mesafeler ortadan kalktıkça ülkemizin boyutunun da küçüleceği ve devasa bir şehirden çok daha büyük olmayacağı yorumunu yapmıştır (Harvey 1996, 242). Birkaç yıl sonra Yahudi kökenli bir Alman şair olan Heinrich Heine aynı şeyi ifade ederek şunları söylemiştir: “Mesafeler demiryolları tarafından ortadan kaldırıldı. Bütün ülkelerin dağları ve ormanları Paris’e yaklaşıyor gibi hissediyorum. Daha şimdiden Alman ıhlamur ağaçlarının kokusunu alabiliyorum. Kuzey denizinin dalgaları sanki evimin kapısına çarpıyor” (Schivel 1978, 34). Bir Alman sosyalist teorisyen olan Karl Marx ise 1848 yılında, çağdaşlarını oldukça etkileyen mesafelerin küçülmesi durumunun ilk teorik açıklamasını yapmıştır. Marx’a göre kapitalist üretim biçimi burjuvaziyi kaçınılmaz olarak her yere gitmek, her yere yerleşmek ve her yerde bağlantılar kurmak zorunda bırakmıştı. Endüstriyel kapitalizmin gücü, uzun bir süre insanlığın başına bela olan yerelciliğin aksine mesafeleri ortadan kaldıran temel teknolojileri ve ulusların küresel düzeyde birbirlerine bağımlılıklarını beraberinde getirmişti (Marx 1848, 476). Marx kapitalist sömürünün araçları olmalarına rağmen yeni teknolojilerin insanların sınırlar ötesi etkileşim imkanını artırarak tarih içerisinde ilerici bir rol oynadığını belirtmiştir. Bu teknolojiler aynı zamanda kaderleri, geleneksel bölge sınırları için ortadan kalkacağı umut edilen kapitalist sömürü sisteminden daha az fark edilir olmayan bir devrim yapmak olan işçi sınıfı için vazgeçilmez örgütlenme araçları işlevi görerek geleceğin kozmopolitan sosyalist medeniyetinin gerekli altyapısını sağlamıştır. Avrupalı entelektüeller mesafelerin kısalması karşısında duydukları hayranlık konusunda yalnız değildiler. Bu durum 20. yüzyılın başlarındaki Amerikan düşünce biçiminin ortaya çıkmasında da anahtar rol oynamıştı. 1904 yılında bir edebiyatçı olan Henry Adams insan eyleminin zamansal ve mekânsal sınırlarındaki hızlı değişimi anlaşılır hale getirmek için toplumsal gelişim adına temel teşkil eden hızlanma yasasını ortaya koymuştur. Modern toplum ancak durdurulamaz gibi görünen temel teknolojik ve sosyal süreçlerin sosyal ve tarihsel analizin merkezine konulması yoluyla doğru bir şekilde anlaşılabilir (Adams 1931 [1904]). John Dewey 1927 yılında son ekonomik ve teknolojik trendlerin 1492’de Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfedilmesinden daha az dikkate değer olmayan bir yeni dünyanın ortaya çıkışına işaret ettiğini gösterdi. Dewey’e göre buhar makinesi, elektrik ve telefonun icadı uzun bir süre boyunca temel insan eylemini temsil eden, yerel cemiyetlere dayalı, görece durağan ve homojen olan yerel cemiyet hayatı üzerinde hayret verici değişiklikler yarattı. Ekonomik aktivite yerel cemiyetlerin sınırlarını giderek artan bir şekilde, seleflerimizi şaşkına çevirebilecek ölçüde genişletti. Örneğin buharlı gemiler, demir yolları, otomobiller coğrafi hareketliliği dikkate değer bir şekilde artırdı. Dewey insan aktivitesinin zamansal ve mekânsal sınırlarının değişmesine dair daha önceki tartışmaların ötesine geçti. Fakat bu mekânsal daralmanın demokrasi açısından önemli sorunlar doğurduğunu da ifade etti. Dewey New England kasabası gibi etkili bir demokratik katılım için önemli bir alan teşkil eden küçük ölçekli siyasi toplulukların, üzerinde topluluklar arası bağlantılar bulunan dünyanın ciddi meseleleri karşısında her zamankinden daha önemsiz hale geldiğini gözlemledi. Gittikçe artan sınırlar ötesi sosyal ağlar yerel hükümet biçimlerini kullanışsız hale getirdi. Dewey “literal anlamda belli bir yerde durmayan bir topluluk nasıl organize edilebilir?” sorusunu sordu (Dewey 1927, 140). Demokratik vatandaşlığın başkalarıyla birlikte yapılan eylemlerin imkanını minimal düzeyde varsayması ölçüsünde vatandaşlık, hareketlilik açısından her zamankinden daha şaşırtıcı olasılıklara açık olan bir sosyal hayatta nasıl sürdürülebilir? Bunlar tarafından etkilenen pek çok aktivite alanındaki (muhtemelen bunların en önemlisi olan ekonomideki) artan değişim oranlarının ve sosyal ilişkilerdeki göreli akışkanlık ve değişkenliğin gösterdiği gibi yeni yüksek hızlı teknolojiler toplumsal hayatı değişken ve stabil olmayan bir karaktere büründürdüler. Eğer vatandaşlık toplumsal hayat içerisinde az bir miktarda değişkenlik ve stabiliteyi gerektiriyorsa insan aktivitesinin zamansal ve mekansal koşullarındaki yakın zamanda meydana gelen değişimlerin siyasi katılımı geciktirmesi konusunda ne diyeceğiz? Bir hız ve hareketlilik diyarı olan çağdaş toplum ortak meselelere dair nesneleri tanımlamak şöyle dursun, insanların birbirlerini tanımalarını bile zorlaştırırken insanlar nasıl bir araya gelebilir ve birlikte hareket edebilirler? (Dewey 1927, 140).

Yüksek hızlı teknolojilerin devam eden yaygınlaşması muhtemelen 1950’den bu yana mesafelerin ortadan kalkmasına kadar geçen sürede entelektüel dünyadaki sayısız referansın ana kaynağıdır. Kanadalı kültür eleştirmeni Marshall McLuhan 1960’larda yeni medya teknolojilerinin anksiyete tarafından yönlendirilen analizinin esas unsuru olan, insan organizasyonunun tüm aşamalarındaki toplumsal hızlanma tarafından üretilen, teknolojiye dayalı bir “dünya köyü” temasını ortaya koydu (McLuhan 1964, 103). 1970’ler ve 1980’lerde sosyal hayatın zamansal ve mekânsal sınırlarında son zamanlarda meydana gelen değişimlerin otoriteryen siyasi trendleri daha da güçlü hale getirdiğini gösteren Fransız toplum eleştirmeni Paul Virilio, Dewey’in demokrasinin çürümesi konusundaki en karanlık endişelerini doğrulamaktadır. Onun analizine göre savaş ve silah teknolojilerinin yüksek hızlı zorunlulukları yönetici konumunda bulunan ve zayıf olan temsili yasamayı güçlü hale getirmiştir. Böylece bölgesel daralma, yönetici merkezli aciliyet devletine giden yolu açtı (Virilio 1977). Fakat küreselleşmeyle ilgili tartışmaları en açık şekilde öngören kişi Alman filozof Martin Heidegger’di. Heidegger yalnızca çağdaş koşulların temel bir özelliği olan mesafenin ortadan kalkışını tasvir etmekle kalmamış, mekan deneyiminde meydana gelen ve insan aktivitesinin zamansallığındaki değişiklikler kadar önemli olan değişimler arasındaki bağlantıya işaret etmiştir. Zaman ve mekan içerisindeki tüm mesafeler küçülmektedir. İnsanlar daha önce haftalar ve aylar süren yolculuklarla ulaşılabilen yerlere şu an bir gecede ulaşabilmektedirler (Heidegger 1950, 165). Heidegger aynı zamanda yeni iletişim ve bilgi teknolojilerinin yakın zamanda görünen gerçekliğin kapsamını çarpıcı şekilde genişleten yeni olasılıkların ortaya çıkmasını sağlayacağını doğru bir şekilde öngörmüştür. “Antik kültürlerin uzaklarda yer alan kalıntıları sanki şu an günümüzün sokak trafiğinin içindeymiş gibi filmlerde gösterilmektedir. Uzaklığın ortadan kaldırılmasının zirve noktasına ise yakında her yere yayılıp bütün iletişim aletlerini domine edecek olan televizyonla ulaşılmıştır” (Heidegger 1950, 165). Heidegger’in insan deneyimindeki eşzamanlılığın ve aniliğin artan olasılıklarına dair tasvirinin kendisinden önceki filozofların düşünceleri kadar endişe uyandırıcı olduğu nihai olarak kanıtlanmıştır. Onun analizi, gittikçe artan mekanın sıkışması durumunun, insan deneyiminin perspektifinden gittikçe artan bir şekilde her şeyin eşit derecede uzak ve eşit derecede yakın olması anlamına geldiğini göstermiştir. Bir zamanlar pek çok bireyin kavrayışının uzağında olan olaylarla kurulan zengin ve çok yönlü etkileşim için yeni olasılıklar ortaya çıkarmak yerine mesafenin ortadan kaldırılması, temel olarak birbirinden ayrı olan nesneleri homojen bir deneyimsel kitlenin parçaları haline getiren, her yerde aynı olan bir mesafesizlik yaratma eğilimindedir (Heidegger 1950, 166). “Yakınlık” ve “mesafe” arasındaki her türlü anlamlı ayrımın ortadan kalkması insan deneyimindeki bir seviye düşüklüğüne katkı sağlamış, insan deneyimini monoton ve tek boyutlu hale getiren bir kayıtsızlığı ortaya çıkarmıştır.

 

2- Çağdaş Toplumsal Teoride Küreselleşme

1980’lerin ortalarından bu yana toplum teorisyenleri katı bir küreselleşme kavramı sunan mekanın sıkışması ya da ortadan kalkması durumunun daha önceki görece gelişmemiş bir karakter taşıyan yansımalarının ötesine geçmişlerdir. Elbette küreselleşmenin arkasındaki belirleyici güçlerin doğasının ne olduğu konusundaki büyük fikir ayrılıkları varlığını sürdürmektedir. David Harvey (1989 1996) düşüncelerini doğrudan doğruya Marx’ın öncü küreselleşme açıklaması üzerine inşa ederken diğerleri ise (Giddens 19990; Held, McGrew, Goldblat & Perraton 1999) Marx’ın yalnızca ekonomik faktörlere odaklanan yaklaşımını sorguladılar. Fakat yine de küreselleşme kavramının temel unsurlarının ne olduğu konusunda bir uzlaşının ortaya çıktığı görülmektedir.

İlk olarak çağdaş analizciler küreselleşmeyi mekansızlaşma ile özdeşleştirdiler. Buna göre artan çeşitlilikteki toplumsal aktiviteler, bu aktiviteleri yerine getirenlerin coğrafi konumlarından bağımsız olarak ortaya çıkıyordu. Jan Aart Scholte tarafından gözlemlendiği gibi “küresel vakalar telekomünikasyon, dijital bilgisayarlar, görsel ve işitsel medya, roketçilik gibi şeyler aracılığıyla dünyanın her yerinde neredeyse eşzamanlı olarak ortaya çıkmaktadır.” (Scholte 1966, 45). Küreselleşme sosyal aktivite açısından önemsiz görünen enlemsel ve boylamsal konumların varlığında insanlar arasındaki eylemlerin artan olasılıklarına işaret etmektedir. Her ne kadar coğrafi konum (örneğin yerel piyasaların ihtiyaçlarını karşılamak için tarım faaliyetleri yürütmek gibi) pek çok girişim için önem arz etmeye devam etse de mekansızlaşma kendisini her toplumsal alanda ortaya koymaktadır. Farklı kıtalardaki iş insanları şu an elektronik ticarete girmektedir. Televizyonlar dünyanın her yerindeki insanların konforlu odalarının çok uzağında gerçekleşen korkunç savaşların etkilerini gözlemleyebilmelerine imkan tanımaktadır. Akademisyenler farklı coğrafi konumlardaki katılımcıların takip ettiği seminerleri organize etmek için en son çıkan video konferans ekipmanlarını kullanmaktadırlar. İnternet insanlara aralarında büyük coğrafi mesafeler olmasına rağmen sürekli bir şekilde birbirleriyle iletişim kurma imkanı tanımaktadır. Coğrafi olarak tanımlanabilir olan geleneksel bölge anlayışı, artık içerisinde insan eyleminin meydana geldiği sosyal mekanın tamamını ifade etmemektedir. Küreselleşme terimi bu ilk anlamıyla bölgesel olmayan yeni sosyal aktivite biçimlerinin yayılmasına işaret etmektedir (Ruggie 1993, Scholte 2000).

İkinci olarak son zamanlardaki teorisyenler küreselleşmeyi var olan coğrafi ve siyasi sınırlar arasındaki sosyal biraradalığın artışıyla bağlantılı olarak algıladılar. Bu anlayışa göre mekansızlaşma, küreselleşmenin temel bir unsurudur. Fakat özellikle bu noktaya odaklanmak yanıltıcı olabilir. İnsan aktivitelerinin büyük çoğunluğu hâlâ coğrafi konuma sıkı bir şekilde bağlı olduğu için küreselleşmenin daha belirgin olan unsurları, birbirinden uzak vakaların ve güçlerin yerel ve bölgesel insan çabası üzerindeki etkisiyle alakalıdır (Tomlinson 1999, 9). Örneğin bu ansiklopedi mekansızlaşmış sosyal alanın bir örneği olarak görülebilir, çünkü siber mekanda bilgi alışverişine imkan tanımaktadır. Kullanılabilmesinin tek ön koşulu internettir. İnternete erişim konusunda hâlâ büyük bir eşitsizlik bulunmasına rağmen bu ansiklopedinin kullanılabilmesi prensip olarak spesifik bir coğrafi konumla bağlantılı değildir. Fakat okuyucu bu ansiklopediyi okulda ya da üniversitede yapması gereken işlere yardımcı bir kaynak olarak kullanabilir. O kurum herhangi bir coğrafi konumda yer almamaktadır. Fakat onun konumu muhtemelen onun anahtar özelliklerinden pek çoğunun anlaşılması için zorunludur: Fonlamanın derecesi üniversitenin içerisinde bulunduğu eyalete ya da bölgeye göre değişebilir ya da bazı öğrencilerin Çin’deki bir üniversitede Arjantin ya da Norveç’teki bir üniversitedekinden farklı dersleri almaları ya da onlardakinden farklı okumaları okumaları gerekebilir. Küreselleşme coğrafi olarak birbirlerinden uzakta gerçekleşen olayların ve kararların “yerel” bir üniversite hayatı üzerinde artan derecedeki etkisini ifade eder.  Örneğin, zengin ülkelerin güçlü siyasi liderlerinin IMF’yi Latin ve Güney Amerika ülkelerine belirli ekonomik politikalara bağlı kalma yönünde tavsiye vermeye itmesi, bu ülkelerde öğretmen ve araştırmacıların maaşlarının oldukça düşük miktarlara inmesine ve Sao Paulo ile Lima’da öğretmen-eğitmen açığı oluşmasına neden olabilir. Hindistan’daki bir bilgisayar laboratuvarında üretilen en son yenilikler Kanada’nın British Columbia eyaletindeki öğrencilerin sınıf işleyişini hızlıca değiştirebilir.Küreselleşme kıtalar ve bölgeler arasındaki insan aktivitelerinin genişlemesi ve bir araya gelmesiyle insana dair meselelerin organizasyonundaki bir dönüşümü destekleyen bir değişim sürecine işaret etmektedir (Held, McGrew, Goldblatt & Perraton 1999, 15). Küreselleşme bu anlamda bir derece meselesidir. Çünkü her toplumsal aktivite belli bir uzaklıktaki olayları etkileyebilir. Artan sayıda aktiviteler birbirinden uzak kıtalardaki olaylarla iç içe geçmiş olsa da belli insan aktiviteleri temel olarak yerel bazlı aktiviteler olmayı sürdürmektedir. Ayrıca aktivitenin etkisi ve şiddeti değişkenlik gösterebilir. Coğrafi olarak ortadan kalkmış olaylar, belli bölgelerdeki olaylar üzerinde görece minimal ya da çok daha büyük bir etkiye sahip olabilirler. Sonuç olarak sınırlar ötesi biraradalığın derecesinin artık tamamen tesadüfi değil, tahmin edilebilir ve düzenlenmiş olduğunu söyleyebiliriz (Held, McGrew, Goldblatt & Perraton 1999).

Üçüncü olarak küreselleşme toplumsal eylemin hızına ve ivmesine yapılan bir göndermeyi içeriyor olmalıdır. Mekansızlaşma ve biraradalık öncelikle daha çok uzamsal olarak görünmektedir. Fakat uzamsal değişimlerin toplumsal eylemin önemli biçimlerindeki hızlanmaya nasıl doğrudan daoğruya bağlı olduğunu görmek kolaydır. Yukarıdaki küreselleşmeye dair kavramsal öncüllerden günümüze kadar gelen tartışmada gördüğümüz gibi yüksek hızlı nakliyat, iletişim ve bilgi teknolojilerinin yaygınlaşması, ön görü sahibi gözlemcilerin 19. Yüzyılın ortalarında tespit ettiği coğrafi ve bölgesel sınırların belirsizleşmesi durumunun şu anki en önemli nedenidir. Mekansal daralma birbiri ardına gelen teknoloji biçimlerinin ön koşuludur. Bölge deneyimimizdeki değişmeler insan eyleminin zamansallığında birlikte meydana gelen değişimlere bağlıdır. Fakat yüksek hızlı teknoloji buz dağının sadece görünen kısmını temsil etmektedir. Sınırların ötesine geçen toplumsal aktivitelerin yayılması ve birbirleriyle bağlantılı olması, görece hızlı olan insan, bilgi, sermaye ve ürün akışı ve hareketliliğinin olasılığına dayanıyor. Bu hızlı akış olmadan birbirinden uzakta gerçekleşen olayların şu an sebep oldukları etkiyi nasıl ortaya çıkarabildiklerini görmek zordur. Yüksek hızlı teknoloji insana dair meselelerin hızlılığı üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Fakat genel olarak pek çok faktör toplumsal aktivitenin ilerleyişine ve hızına katkıda bulunmaktadır. Modern kapitalist fabrikaların organize yapısı şu örneği sunmaktadır: Dewey tarafından tasvir edilen “hareket ve hız diyarı” ifadesinin de dahil olduğu belli çağdaş alışkanlık ve eğilimler bir başkasını temsil etmektedir. Mekansızlaşma ve biraradalığın genişlemesi sosyal hayatın hızlanmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Sosyal hızlanmanın kendisi ise pek çok farklı şekil alır (Eriksen 2001; Rosa 2013). Burada ayrıca küreselleşmenin neden her zaman bir derece meselesi olduğunu da kolaylıkla görebiliriz. Sınırlar ötesi akış, hareket ve değişimin hızı, onların şiddeti, etkisi ve düzenliliği ölçüsünde farklılık gösterir.

Dördüncü olarak, analizciler küreselleşmeyi ortaya çıkaran güçler konusunda aynı fikirde olmasalar da pek çoğu küreselleşmenin görece uzun vadeli bir süreç olarak görülmesi gerektiğini kabul etmektedir. Mekansızlaşma, biraradalık ve sosyal hızlanma üçlüsü çok nadiren çağdaş sosyal hayattaki erken ve ani bir olayı temsil eder. Küreselleşme, küreselleşmenin pek çok örneğini içeren modern tarihin ve modern dünyanın kurucu unsurlarından biridir (Giddens 1990). Yukarıda gördüğümüz gibi 19. yüzyıl düşünürleri küreselleşmenin en azından bazı temel özelliklerini tespit etmişlerdir. Mekansal daralma onların hayat tecrübelerinin önemli bir unsurunu oluşturmaktadır. Fakat yine de bazı çağdaş teorisyenler küreselleşmenin iletişim, nakliyat ve bilgi teknolojilerindeki (örneğin bilgisayar) yeniliklerin eşzamanlılık ve aniliğe yönelik göz alıcı yeni olasılıklar yaratmasıyla yakın zamandaki birkaç on yıl içerisinde yoğun bir hal aldığına inanmaktadırlar (Harvey 1989). Bu yaklaşıma göre günümüzde küreselleşmenin problemlerine yönelik entelektüel ilgi, mesafenin önemini en aza indiren, mekansızlaşma ve sosyal biraradalık olasılığını artıran yeni yüksek hızlı teknolojilerin ortaya çıkmasıyla doğrudan ilişkilendirilebilir. Çağdaşlarımızın pek çoğu tarafından deneyimlenen yoğun mekânsal daralma, kesinlikle daha önceki nesillerin deneyimlerini çağrıştırmasına rağmen yine de bazı çağdaş yazarlar insan deneyiminin zamansal ve mekânsal sınırlarındaki devam eden etkili dönüşümleri gerçekleştiren sayısız yolu belirsiz hale getirmenin hata olacağı düşüncesindedir. 19. yüzyıldaki seleflerimiz demiryollarına ve telgrafa anlaşılır bir hayranlık duyuyordu. Şu an ise oldukça fazla sayıda toplumsal aktivite, onları hızlandıran ve uzun vadeli trendleri mekansızlaşma ve sosyal biraradalık karşısında derinleştiren yenilikler tarafından dönüştürülmektedir. Elbette mekansızlaşma, sosyal biraradalık ve sosyal hızlanmanın etkileri asla tek biçimli değildir. Güney Kaliforniya’da göçmen işçiler düşük gelirli geleneksel tarımsal işgücüne dahil olmaktadır. Muhtemelen San Francisco ya da Seattle’daki internet girişimcilerinden farklı bir zamansal ve mekânsal bağlamda çalışmaktadırlar. Zaman ve mekan hakkındaki birbirinden ayrı varsayımlar spesifik bir tarihsel an içerisinde zorlukla birlikte var olurlar  (Gurvitch 1964). Fakat yine de erken dönem teknolojik yeniliklerin etkisi önemlidir ve yeni teknolojilerin doğrudan etkileyeceği bir işe sahip olmayanlar bile vatandaş ve tüketici olarak bu teknolojiler tarafından sayısız yolla şekillendirilirler (Eriksen 2001, 16).

Beşinci olarak, küreselleşme birden fazla unsuru olan bir süreç olarak görülmelidir. Mekansızlaşma, sosyal biraradalık ve hızlanma kendilerini toplumsal aktivitenin pek çok farklı ekonomik, siyasi ve kültürel alanında ifade etmektedirler. Küreselleşmenin her bir özelliği onun yukarıda tasvir edilen temel içerikleriyle bağlantılı olsa da her biri, onlara özgü olan nedensel mekanizmanın ortaya çıkarılması için dikkatli bir çalışmayı gerektiren karmaşık ve görece otonom empirik gelişim serilerinden oluşur (Held, McGrew, Goldblatt & Perraton 1999). Küreselleşmenin her belirtisi farklı uzlaşmazlıkları ve aksaklıkları beraberinde getirir. Örneğin kendileri aracılığıyla bir malın dünyanın uzak köşelerinde aynı anda üretilip önem kazanmasını sağlayan doğrudan ülkeler arası üretim biçimlerinin ortaya çıkmasının yanı sıra sınırlar arası akışları, ürün, insan ve bilgi değişimlerini ortaya koyan pek çok empirik kanıt mevcuttur  (Castells 1996). Yüksek hızlı teknolojiler ve kurumsal yaklaşımlar sözde küresel aktörler olan uluslararası firmalar tarafından benimsenmiş ve çok etkili olmuştur. Dünyanın her yerinde gece gündüz çalışan finans piyasalarının ortaya çıkması, sınırlar ötesi finansal işlemlerin dijital ortamda göz açıp kapayıncaya kadar yapılması, küreselleşmenin ekonomik boyutunun tanıdık göstergeleridir. Küresel finans piyasaları aynı zamanda liberal demokratik ulus devletlerin bankaların aktivitelerini kontrol etmeye yönelik geleneksel teşebbüslerine de meydan okumuş, finans piyasalarının demokratik olarak seçilmiş temsili kurumlar üzerindeki artan güç ve etkisine yönelik anlaşılır endişeleri ortaya çıkarmıştır. Mekansızlaşma, sınırlar ötesi biraradalık ve sosyal aktivitenin hızlanmasına yönelik genel trendler siyasi hayat içerisinde de önemli olsa da küreselleşme siyasi hayat içerisinde farklı bir biçim almaktadır. Aktivistlerin ozon tabakasının incelmesi gibi küresel problemlerle küresel boyutta mücadele etmek için yüksek hızlı iletişim teknolojileri kullanmalarını sağlayan uluslararası hareketler siyasi küreselleşmeye bir örnektir. Bir diğer örnek de, büyük çaplı uluslarüstü sosyal ve ekonomik düzenlemlere yönelik eğilimdir. Bu eğilimle ulus devletler, belirli düzenlemeler gerçekleştirmek için işbirliği yaparlar. Bu düzenlemelerin etki alanı da en az sınır ötesi ekonomik süreçlere zarar veren ulus devlet düzenlemeleri kadar sınırları aşkındır. Siyaset bilimciler Avrupa birliği ya da Kuzey Amerika serbest ticaret birliği gibi ülkeler arası kararlı organizasyonlara yönelik trendi tipik olarak siyasi küreselleşmenin erken dönemdeki önemli belirtileri olarak görmektedir. Fakat ülkeler arası organizasyonların yaygınlaşması ekonomik küreselleşmeden daha az çatışmaya neden olmamaktadır. Eleştirmenler yerel, bölgesel ve ulusal hükümet biçimlerinin sıradan vatandaşların ihtiyaçlarına uzak olan ve yeterince demokratik olmayan küresel yönetim biçimleri tarafından ortadan kaldırıldıkları konusunda ısrar etmektedirler (Maus 2006). Halbuki onların savunucuları ülkeler arası yasal ve siyasi karar alma yöntemlerinin yeni biçimlerini daha kapsayıcı ve gelişmiş öz yönetim biçimleri için olmazsa olmaz öncüller olarak görmektedirler.

 

3 – Küreselleşmenin Normatif Zorlukları

Küreselleşmenin insan var oluşu üzerinde geniş çaplı bir etkide bulunuyor olması, zorunlu olarak pek çok temel felsefi sorunu beraberinde getirmektedir. Küreselleşme en azından zengin Batılı ülkelerdeki filozofların kendileriyle hiçbir zaman olmadığı kadar fazla açılardan ortak bir kader paylaştığımız sesi bastırılmış insanlara ve kültürel geleneklere daha fazla ilgi göstermeleri gerektiği düşüncesini ortaya çıkarmıştır  (Dallmayr 1998). Fakat bu bölümde özel olarak küreselleşmenin normatif siyasi teori üzerinde ani olarak yarattığı zorluklara bakacağız.

Batılı siyaset teorisi geleneksel olarak sınırları az ve ya çok dikkatli bir şekilde birbirinden ayrılabilen bölgesel anlamda birbirine bağlı toplulukların mevcudiyetini varsayar. Çağdaş liberal siyaset felsefecisi John Rawls temel yapısı insan hayatının tüm gereksinimlerine yönelik kendi kendine yeterli bir işbirliği olan, birbirine bağlı topluluklar hakkında konuşmaya devam etmektedir (Rawls 1993, 301). Siyasi ve legal düşünürler tarihsel olarak devletler arasındaki savunulabilir normatif ilişki modellerini formüle etmek için çok fazla enerji harcadılar (Nardin and Mapel 1992). Onlar temel olarak “yerel” meseleler ile “yabancı” meseleler arasındaki ayrıma dayanıyorlardı. Buna ek olarak sıklıkla yerel arenanın normatif anlamda ayrıcalıklı bir alanı temsil ettiğini ifade ettiler. Çünkü temel normatif idealler ve prensipler (örneğin özgürlük ve ya adalet gibi) devletler arasındaki ilişkilerden ziyade yerel arenada daha başarılı bir şekilde anlaşılabilecek durumdaydılar. Uluslararası ilişkiler teorisinin etkili yönlerinden birine göre temelde devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir yasa bulunmaz. Adalet ya da demokrasinin başarısı, örneğin, etkili bir siyasi bağımsızlığı öngördüğü için küresel düzeyde bağımsızlığın yokluğu, zorunlu olarak adalet ve demokrasinin tam olarak bulunmadığı ve muhtemelen elde edilemez olduğu anlamına gelmektedir. Bu geleneksel realist uluslararası siyaset anlayışına göre bağımsız devletlerin modern sisteminin temel unsurları Batı siyasi düşüncesinin en soylu normatif hedefleri bulmaya yönelik arayışını temel olarak yerel arenanın seviyesine düşürdü (Mearsheimer 2003). Önemli bir şekilde uluslararası realizmin bu yüzyılın ortasındaki bazı önemli savunucuları bu pozisyonu tamamen ya da belli ölçüde reddetmiş, çünkü küreselleşmenin getirdiği zorluklarla ciddi şekilde başa çıkmaya çalışmışlardır.

Küreselleşme bu iki geleneksel yaklaşımın her ikisi için de temel bir zorluk ortaya çıkarmaktadır. Ulus devletler artık yoğun mekansızlaşma ve sosyal ilişkilerin yoğunlaşıp sınırların ötesine yayılması bağlamında insan yaşamının tüm temel gereksinimlerini karşılamaya yönelik olarak kendi kendine yeterli bir işbirliği  üzerine kurulu yapılar olarak tasvir edilemezler. Birbirine bağlı bir topluluk fikri, insan hayatının uzay-zamansal sınırlarında yakın zamanda meydana gelen değişimlere maruz kalmış gibi görünmektedir. En güçlü ve ayrıcalıklı siyasi birimler bile şu an artan, üzerlerinde sınırlı bir kontrollerinin olduğu bölgesizleşmiş aktivitelerin (örneğin küresel finans piyasaları) konusu haline gelmiş ve kendilerini kapsamı ulusal sınırları aşan sosyal ilişkiler ağlarının içinde bulmuşlardır. Elbette insanlık tarihinin büyük bir bölümünde sosyal ilişkiler siyasi bölünmüşlüklerin ötesine geçmiştir. Fakat küreselleşme bu tarz sosyal ilişkilerin yoğunlaşmasındaki önemli bir nicel artışı ifade etmektedir. “Yerel” olan ile “yabancı” olanın arasında kesin bir ayrım yapmaya yönelik teşebbüsler tarihin erken bir döneminde anlamlıydı. Bu ayrım artık sosyal aktivitenin pek çok alanındaki temel gelişimsel trendlerle uyuşmamaktadır. Yerel ve yabancı meseleler arasında açık bir ayrım yapabilme olasılığı zayıfladıkça yerel arenayı normatif idealler ve prensiplerin gerçekleşmesini sağlayan ayrıcalıklı bölge olarak resmetmeye yönelik geleneksek eğilim de problemli hale gelmeye başlamıştır. Empirik bir mesele olarak yerel ve yabancı sınırların ortadan kalkması oldukça kararsız görünmektedir. Çünkü bu, siyasi hayatın daha çekici yerel unsurlarındaki çürümeye giden yolu rahatlıkla açabilir. Siyasi hayatta “yabancı” meseleler “yerel” meseleler karşısında çöküş yaşadığında yabancı meselelerin görece hukuka dayalı olmayan yapısı potansiyel olarak yerel meseleler üzerinde rahatsız edici bir etki yaratmaktadır. (Scheuerman 2004). Normatif bir mesele olarak ise yerel-yabancı ayrımının ortadan kalkması, bizi daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir ölçüde siyasi hayata dair temel normatif adanmışlıklarımızın küresel düzeyde nasıl etkili bir şekilde başarıya ulaşabileceği hakkında düşünmeye itmektedir. Eğer adalet ya da demokrasinin prensipleri üzerinde ciddi bir şekilde durursak, örneğin, artık yerel arenanın adalet ve demokrasi arayışının temel alanı olmadığı, çünkü yerel ve yabancı meselelerin artık derin ve geri döndürülemez bir şekilde iç içe geçmiş oldukları görülür. Küreselleşen bir dünyada küresel düzeyde demokrasi ve adalet yokluğu, zorunlu olarak yerel düzeydeki demokrasi ya da adalet arayışını derin bir şekilde etkilemektedir. Gerçekten de artık uluslararası meselelere dahil olmadan yerel düzeydeki normatif ideallerimizi gerçekleştirmek mümkün olmayabilir.

Örneğin yeniden dağıtımcı adalete dair soruların dış meselelerin düzenlenmesinde önemi olmadığını iddia etmek, en fazla küresel ekonomi hakkında empirik anlamda deneyimsiz olmayı ifade eder. En kötü durumda ise bu, zengin ülkelerde yaşayacak kadar şanslı olan insanların, insanlığın fakir ve gelişmemiş bölgelerde yaşayan büyük çoğunluğunun maddi konumuna nasıl koparılamaz bir şekilde bağlı oldukları gerçeğinin samimiyetsiz bir şekilde reddedilmesi anlamına gelmektedir. Ekonomik küreselleşmenin ortaya çıkardığı artan maddi eşitsizlik, zengin demokrasilerde yerel bazda var olan maddi eşitsizlikle bağlantılıdır (Falk 1999). Benzer şekilde küresel ısınma ve ozon tabakasının yok olması bağlamında ulusal bağımsızlığın kutsiyeti üzerinde dogmatik bir şekilde ısrar etmek, etkisi bunlardan doğrudan sorumlu olan ülkelerin sınırlarının ötesine uzanan sorumsuz eylemlerin kinik bir incir yaprağı haline gelmesi riskini taşımaktadır. Küresel ısınma ve ozon tabakasının ortadan kalkması, kararlı bir uluslararası işbirliği ve düzenlemeye yönelik bir çağrıyı ortaya çıkarmaktadır. Bu zorunluluğun zengin demokrasiler tarafından reddedilmesi, küreselleşme sürecine önem verilmesinin bir hata olduğuna işaret etmektedir. Çünkü bu, onların hali hazırdaki maddi çıkarlarıyla çatışmaktadır. Bu ilk başta bundan sorumlu olan ülkelerin sıkı sınırlar ötesi çevre düzenlemelerinden kurtulmak istemeleriyle ilgili reel politiğin zeki bir şekilde ifade edilmesi olarak görülebilecek olsa da onların kararlılığı muhtemelen uzağı görebilme kabiliyetinden yoksundur. Küresel ısınma ve ozon tabakasının yok olması, benzinle çalışan spor arabalar ya da Güney Afrika ya da Afganistan’ın gelecek nesilleri gibi zayıf havalandırma sistemi kullanan Amerikalıların çocuklarını etkileyecektir (Cerutti 2007). Çevresel bozulmanın demokratik politikalar üzerinde muhtemelen (örnek olarak demokrasinin meşruiyeti ve stabilitesinin altının oyulması gibi) olumsuz etkiler yaratacağı akılda tutulursa etkili uluslararası çevresel düzenlemeler yapılması yönündeki başarısızlık potansiyel olarak yurtdışındaki demokrasi kadar yurtiçindeki demokrasinin de altını oyacaktır.

Filozoflar ve siyaset teorisyenleri küreselleşen dünyamızın ortaya çıkardığı normatif ve siyasi sonuçlara hevesli bir şekilde işaret etmişlerdir. Küresel düzeyde adaletin gerçekleştirilmesiyle ilgili canlı bir tartışma, kozmopolitanizmin temsilcilerini pek çok komüniteryen, milliyetçi, realist ve ulus devlet ve onun üzerine kurulu olan ahlaki, siyasi ve sosyal bağlara ayrıcalık atfeden diğerleri karşısında yerin dibine sokmuştur. Aksine kozmopolitanlar bizden çok uzakta yaşayan ve kendileriyle dil, kültür ve gelenek anlamında az şey paylaştığımız insanlara karşı evrensel yükümlülüklerimizin önemini vurgulamış, çoğu zaman kendi ülkemizdeki adalet isteğinin başka ülkeler için de geçerli olması gerektiğini belirtmişlerdir (Beitz 1999; Caney 2006; Wallace-Brown & Held 2010). Böylece kozmopolitanizm, doğrudan doğruya modern ahlaki ve siyasi düşüncenin evrensel dürtüleri üzerine inşa edilmektedir. Kozmopolitanizmi eleştirenler nasıl ki bir parçası olduğumuz yerel ve ulusal topluluğun üyelerine karşı yükümlülüklerimiz varsa, yabancılara karşı da aynı şekilde yükümlülüklerimizin olduğu yaklaşımını tartışmaktadırlar. Onlar küresel eşitsizliğin düzeltilmesi ihtiyacını asla yadsımamakta, fakat örneğin kozmopolitanizmin her yıl milyonlarca insanın açlık ya da tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden öldüğü bir dünyada önemli yasal ve siyasi reformların gerekliliğine işaret etmesi karşısındaki şüpheciliklerini ifade etmektedirler (Miller 2012; 2013; Nagel 2005; Pogge 2001, 9; Pogge 2002). Kozmopolitanizmi eleştirenler, küreselleşme sürecinin gerçek olduğunu zorunlu olarak yadsımamakta, fakat bazıları küreselleşmenin etkisinin fazla abartıldığını ileri sürmektedir (Kymlicka 1999; Nussbaum et al. 1996). Buna rağmen onlar insanlığın yeterli bir ortak kader bilincine sahip olarak küresel düzeyde adaleti gerçekleştirmeye yönelik geniş kapsamlı girişimlerde bulunmasının (örneğin zenginden alıp fakire vermek yoluyla büyük bir yeniden dağıtım) bir başarı olduğundan şüphe etmektedirler. Kozmopolitanlar buna yalnızca bir yığın evrenselci ve eşitlikçi ahlaki argümanlarla karşılık vermekle kalmamakta, aynı zamanda rakiplerini küreselleşme tarafından cemiyetçilerin, milliyetçilerin ve diğerlerinin savunduğu ulusal cemiyetin belli biçimlerinin ahlaki önemine yöneltilen tehditleri görünmez hale getirmekle suçlamaktadırlar. Kozmopolitan perspektiften bakıldığında aynı ulusun üyelerine karşı ahlaki ve siyasi yükümlülüklerin yerine getirilmesi, hızlı bir şekilde çürüyen bir siyasi uygulamalar ve kurumlar bütünü için hatalı ve artan bir tepkisel geçmişe dönüş arzusunu ifade etmektedir.

Benzer bir ayrım demokratik kurumların küresel düzeyde yerleşme ihtimaline dair süregelen tartışmanın karakterini belirlemektedir. David Held (1995) kozmopolitan bir yaklaşımla küreselleşmenin hukukun üstünlüğü ve seçilmiş temsili kurumları içerisinde bulunduran liberal demokratik kurumların uluslararası düzeyde yaygınlaşmasını gerekli kıldığını ifade etmektedir. Ulus devlet üzerine kurulu liberal demokrasi, küreselleşmenin günümüzdeki ozon tabakasının yok olması ya da maddi eşitsizliğin hızla artması gibi yan etkileriyle baş edebilmek açısından oldukça zayıf bir donanıma sahiptir. Ek olarak artan bir dizi uluslararası eylem biçimi, daha fazla uluslararası liberal demokratik tercihte bulunma biçimlerinin ortaya çıkması yönünde çağrı yapmaktadır. Bu modele göre “yerel” ya da “mill” meseleler mevcut liberal demokratik kurumların himayesi altında kalmalıdır. Fakat ulus sınırlarını aşan mekansızlaşmanın ve toplumsal bir aradalığın özellikle çarpıcı olduğu alanlarda yeni uluslararası kurumlar, (örneğin sınırlar ötesi referandumlar) mevcut uluslar üstü otorite biçimlerinin (özellikle Birleşmiş Milletler) çarpıcı bir şekilde güçlenmeleri ve giderek demokratikleşmeleriyle birlikte, eğer halkın bağımsızlığının etkili bir prensip olarak kalmasını garantiye almak istiyorsak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kozmopolitanlar aynı yaklaşımla gevşek bir küresel yönetim sisteminin yeterli olup olmayacağı ya da kozmopolitan ideallerin küresel bir “hükümet” ya da devlet gibi şeyleri gerektirip gerektirmediği konusunu tartışmaktadırlar (Cabrera 2011; Scheuerman 2014). Kozmopolitan yaklaşıma sahip önemli bir teorisyen olan Jürgen Habermas Avrupa Birliği’ni uluslar üstü demokrasiye yönelik bir kilometre taşı şeklinde ifade ederek Avrupa Birliği’nin bir savunusunu formüle etmeye çalışmıştır. Eğer Avrupa Birliği ulus devlet üzerine kurulu, çürüyen demokrasilerin demokrasiyi zayıflattığı bir dünyada halkın bağımsızlığı prensibinin kurtarılmasına yardım ederse seçilmiş temsili organlarını güçlendirmesi ve bütün Avrupalıların sivil, siyasi, sosyal ve ekonomik haklarını daha iyi bir şekilde garanti altına alması gerekecektir (Habermas 2001, 58–113; 2009). Uluslar ötesi anayasalcılığın yeni bir biçimini temsil eden bu yaklaşım, yeni küresel koşullar altında demokratik anayasalcılığı kurtarmak isteyenler için potansiyel olarak daha kapsamlı bazı dersler sunmaktadır. Milliyetçi ve popülist hareketler Avrupa Birliği’ni ciddi şekilde tehdit etse de Habermas ve kozmopolitan yaklaşıma sahip diğer entelektüeller Avrupa Birliği’nin etkili bir şekilde reforma tabi tutulup korunabileceğine inanmaktadırlar (Habermas 2012).

Held, Habermas ve diğer kozmopolitanlara karşı çıkan şüpheciler ise bu tarz önermelerin ütopik olduğu düşünülen karakterinin altını çizmekte, demokratik siyasetin güven, taahhüt ve bağlılığa yönelik derin duyguların uluslar ötesi ve küresel düzeyde yaygın olmamaya devam edeceğini varsaydığını belirtmektedirler. İnanç, tarih ve geleneklere dair büyük ölçüde gönüllü olmayan benzerlikler, her uygulanabilir demokrasinin zorunlu ön koşullarını içermektedir. Bu benzerlikler ulus devlet alanının ötesinde ortadan kalktığı için küresel ya da kozmopolitan demokrasi çökmeye mahkumdur (Archibugi, Held, and Koehler 1998). Realist uluslararası teoriden ilham alan eleştirmenler kozmopolitanizmin bölünmüş dünyamızda temel olarak çoğulcu, dinamik ve çatışmacı bir doğaya sahip olan siyasi hayatı belirsizleştirdiğini ileri sürmektedirler. Onun uzlaştırıcı öz anlayışına rağmen, kozmopolitan demokrasi farkında olmadan siyasi şiddetin yeni ve hatta daha korkunç biçimlerine kapı aralamaktadır. Kozmopolitanizmin evrenselci normatif söylemi yalnızca siyasi hayatın sert ve kaçınılmaz olarak çatışmacı olan karakterini göz ardı etmekle kalmamakta, aynı zamanda geleneksel ulus devletten daha az çıkarcı olmayan siyasi bloklar tarafından yürütülen korkunç savaşlar için uygun bir ideolojik kılıf olarak kullanılmaya da meyilli bulunmaktadır (Zolo 1997, 24).

Süregelen siyasi gelişmeler bu tarz tartışmaların dar bir akademik ilgi alanına hitap eden tartışmalardan daha fazlası olduğunu ileri sürmektedir. Yakın zamana kadar küreselleşmenin bazı anahtar yöntemleri, insana dair meseleleri görünürde kalıcı olarak dönüştürecek gibi görünüyordu: Ekonomik küreselleşme çok sayıdaki uluslararası ve küresel siyasi ve legal kurumların artması gibi yüksek bir oranla ortaya çıkmaya devam etmektedir. Bu tarz kurumsal gelişmelerin bazı kozmopolitan teorisyenler tarafından onların tüm normatif isteklerini geniş bir şekilde doğrulayan şeyler olarak yorumlandığı not edilmelidir. Yeniden canlanan ve pek çoğu yaygın bir şekilde (bazen yanıltıcı bir şekilde) küreselleşmenin unsurlarını hedef alan milliyetçi ve popülist siyasi hareketlerle birlikte küreselleşmenin geleceği gittikçe belirsiz görünmektedir. Örneğin güçlü siyasi liderlerin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne yönelik küçümseyici ifadelerde bulunmalarıyla birlikte küreselleşmenin en çarpıcı unsurlarından bazılarının, örneğin “ulus devletin ötesindeki” güçlendirilmiş, siyasi ve legal karar alma unsurunun olduğu gibi devam edip etmeyeceği belirsizdir. Trajik bir şekilde belki de küresel ekonomiyi yöneterek önlenebilir eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek konusundaki başarısızlık milliyetçi ve popülist bir tepkinin oluşmasına neden olmuştur. Şu an pek çok insan serbest ticarete, göçmenlere ve mültecilere yönelik belli ölçüde açık sınırlara ve küreselleşmenin diğer belirtilerine karşı çıkan siyasetçileri ve hareketleri benimsemeye hazır durumdadırlar (Stiglitz 2018). Milliyetçilerin ya da popülistlerin mekansızlaşma, yoğunlaşan bir aradalık ve toplumsal hızlanmaya yönelik yapısal trendlerin gidişatını geriye çevirmek bir yana, bunları tamamen durdurabilmeleri bile muhtemel görünmese de bunları kozmopolitanların endişe verici bulabileceği bir şekilde değiştirmeleri mümkün olabilir. Fakat milliyetçilerin ve popülistlerin pek çok temel küresel zorluğa (iklim değişimi, nükleerin yaygınlaşması vs.) başarılı bir şekilde cevap verip veremeyecekleri problemi hâlâ belirgin olmaktan çok uzaktır.

 

Kaynakça

Adams, Henry, 1931, Henry Adams’ın Eğitimi , New York: Modern Kütüphane.

Appadurai, A., 1996, Genelde Modernite: Küreselleşmenin Kültürel Boyutları , Minneapolis: Minnesota Üniversitesi University Press.

Archibugi, Daniele, Held, David ve Koehler, Martin (eds.), 1998, Siyasi Topluluğu Yeniden Düşünmek: Kozmopolit Demokraside Çalışmalar , Stanford: Stanford Üniversitesi Yayınları.

Beitz, Charles, 1999, Siyaset Teorisi ve Uluslararası İlişkiler, Princeton: Princeton University Press.

Brown, Garrett W. ve Held, David, 2010, Kozmopolitizm Okuyucu , Cambridge: Polity Press.

Cabrera, Luis (ed.), 2011, Küresel Yönetişim, Küresel Hükümet : Gelişen Dünya Sistemi için Kurumsal Görüşler , Albany: SUNY Press.

Caney, Simon, 2005, Sınırların Ötesinde Adalet, Oxford Üniversitesi Yayınları.

Castells, Manuel, 1996, Ağ Toplumunun Yükselişi , Oxford: Blackwell.

Cerutti, Furio, 2007, Leviathan için Küresel Sorunlar: Nükleer Silahlar ve Küresel Isınmanın Siyasi Felsefesi , Lanham, MD: Lexington Books.

Dallmayr, Fred, 1998, Alternatif Vizyonlar: Küresel Köy Yolları , Lanham, MD: Rowman & Littlefield.

Dewey, John, 1927, Halk ve Sorunları , Athens, OH: Swallow Press, 1954.

Giddens, Anthony, 1990, Modernitenin Sonuçları , Stanford: Stanford University Press.

Eriksen, Thomas Hylland, 2001, Anın Zulmü: Bilgi Çağında Hızlı ve Yavaş Zaman , Londra: Pluto Press.

Falk, Richard, 1999, Yırtıcı Küreselleşme , Cambridge: Polity Press.

Gurvitch, Georges, 1965, Sosyal Zamanın Spektrumu , Dordrecht: Reidel.

Habermas, Jürgen, 2001, Postnational Constellation: Siyasi Denemeler , Cambridge, MA: MIT Press.

–––, 2009, Avrupa: Faltering Projesi , Cambridge: Polity Press.

–––, 2012, Avrupa Birliği Krizi , Cambridge: Polity Press.

Harvey, David, 1989, Postmodernitenin Durumu , Oxford: Blackwell.

–––, 1996, Adalet, Doğa ve Fark Coğrafyası , Oxford: Blackwell.

Heidegger, Martin, 1950, Şiir, Dil, Düşünce , “Şey” , New York: Harper & Row, 1971.

Held, David, 1995, Demokrasi ve Küresel Düzen: Modern Devletten Kozmopolit Yönetişime , Stanford: Stanford Üniversitesi Yayınları.

Düzenlenen, David, McGrew, Anthony, Goldblatt, David ve Perraton, Jonathan, 1999, Küresel Dönüşümler: Politika, Ekonomi ve Kültür , Stanford: Stanford Üniversitesi Yayınları.

Kymlicka, Will, 1999, Ian Shapiro ve Casiano Hacker-Cordon’da (ed.), “Küreselleşme Çağında Vatandaşlık: Tutulan Bir Yanıt”, Demokrasi Kenarları , Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları.

Kern, Stephen, 1983, Zaman ve Mekan Kültürü, 1880–1918 , Cambridge, MA: Harvard Üniversitesi Yayınları.

Marx, Karl, 1848, “Komünist Manifesto”, Robert Tucker (ed.), Marx-Engels Okuyucu , New York: Norton, 1979.

Maus, Ingeborg, 2006, “Ulus-Devletten Küresel Devlete veya Demokrasinin Düşüşüne ”, Takımyıldızlar , 13: 465-84.

McLuhan, Marshall, 1964, Medyayı Anlamak: İnsanın Uzantıları , New York: McGraw Hill.

Mearsheimer, John J., 2003, Büyük Politika Trajedisi , New York: Norton.

Miller, David, 2012, Ulusal Sorumluluk ve Küresel Adalet , Oxford: Oxford University Press.

Miller, David, 2013, Dünyalılar için Adalet: Siyaset Felsefesinde Makaleler , Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları.

Modelski, George, 1972, Dünya Politikasının İlkeleri , New York: Özgür Basın.

Nagel, Thomas, 2005, “Küresel Adalet Sorunu”, Felsefe ve Halkla İlişkiler , 33: 113–47.

Nardin, Terry ve Mapel, David (eds.), 1992, Uluslararası Etik Gelenekleri , Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları.

Nussbaum, Martha C., vd. , 1996, Ülke Aşkı İçin: Vatanseverliğin Sınırlarını Tartışmak , Boston: Beacon Press.

Pogge, Thomas, 2001, “Küresel Adaletin Öncelikleri,” Metaphilosophy , 32: 6-24.

–––, 2002, Dünya Yoksulluk ve İnsan Hakları: Kozmopolit Sorumluluklar ve Reformlar , Cambridge: Polity Press.

Rawls, John, 1993, Politik Liberalizm , New York: Columbia Üniversitesi Yayınları.

Robertson, R., 1992, Küreselleşme: Sosyal Teori ve Küresel Kültür , Londra: Adaçayı.

Rosa, Hartmut, 2013, Sosyal Hızlanma: Yeni Bir Modernite Teorisi , New York: Columbia Üniversitesi Yayınları.

Ruggie, John Gerard, 1993, “Bölgesellik ve Ötesi: Uluslararası İlişkilerde Modernliği Sorunsallaştırmak,” Uluslararası Örgüt , 47: 139-74.

Scheuerman, William E., 2004, Liberal Demokrasi ve Zamanın Sosyal Hızlanması , Baltimore: Johns Hopkins Press.

–––, 2011, Küresel Reform için Realist Durum , Cambridge: Polity Press.

Scheuerman, William E., 2014, “Kozmopolitizm ve Dünya Devleti,” Uluslararası Çalışmalar Dergisi , 40: 419-41.

Schivelbusch, Wolfgang, 1978, “Demiryolu Alanı ve Demiryolu Zamanı,” Yeni Alman Eleştirisi , 14: 31–40.

Scholte, Jan Aart, 1996, Eleonore Kofman ve Gillians Young (ed.), Küreselleşme: Teori ve Uygulama , Londra: Pinter.

–––, 2000, Küreselleşme: Eleştirel Bir Giriş , New York: St. Martin.

Stiglitz, Joseph E., 2018, Küreselleşme ve Hoşnutsuzlukları Yeniden İncelendi: Trump , New York Döneminde Küreselleşme Karşıtı : Norton & Co.

Tomlinson, John, 1999, Küreselleşme ve Kültür , Cambridge: Polity Press.

Virilio, Paul, 1977, Hız ve Politika , New York: Semiotext [e], 1986.

Wallace-Brown, Garrett ve Held, David, ed., 2010, Kozmopolitizm Okuyucu , Cambridge: Polity Press.

Zolo, Danilo, 1997, Cosmopolis: Dünya Hükümeti İçin Beklentiler , Cambridge: Polity Press.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir