Terörizm (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Çeviren: Tarık Emre Kırım

Amerika Birleşik Devletlerindeki 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılarından önce, felsefi tartışmalarda, terörizm konusu üzerinde pek durulmamıştı. İngilizce felsefi literatür ise; birkaç monografi ile yalnızca ya da büyük ölçüde terörizmle ilgili sorulara ayrılmış bir makale topluluğuydu. Felsefe dergilerinde konuyla ilgili makaleler azdı; her iki büyük felsefe ansiklopedisinde de bu konuyla alakalı bir başlık yoktu. 11 Eylül saldırıları ve sonrası, terörizm felsefi konu olarak gündeme geldi: artık çok sayıda kitap, dergi, makale ve konferansın konusu oldu.

Sosyal bilimler, terörizmin nedenlerini, ana çeşitlerini ve sonuçlarını araştırırken, terörizmin zaman içinde nasıl geliştiğini açıklamaya çalışsa da, felsefe iki temel ve alakadar soruna odaklanır. Bu soruların ilki kavramsal: Terörizm nedir? İkincisi ise ahlaki: Terörizm ahlaki olarak meşru kılınabilir mi?

Filozoflar her iki soru üzerinde de çeşitli bakış açıları gösterdiler. Terörizmin tanımlanması sorunu ile ilgili olarak, yaygın yaklaşım “terörizmin” ortak kullanımındaki temel anlamını kabul etmeyi amaçlamaktadır. Terörizm bir tür şiddet olarak anlaşılmalıdır. Birçok tanım da, bu şiddetin yakın hedefi olarak terör veya korku deneyimini vurgular. Ne şiddet ne de terör kendi iyiliği için değil, daha ziyade, zorlama veya daha spesifik bir siyasi maksat güderek yapılır. Ancak, terörizmin şiddetle veya terörle kavramsal bağlantısını kesen tanımlar da bulunmaktadır. Terörün ahlaki durumu ile ilgili olarak, filozoflar hem bu ahlaki durumun nasıl belirleneceğine, hem de bu durumun kararlılığın ne olduğuna dayanarak, fikri olarak farklılık gösterirler. Sonuççular, terörizmi, her şey gibi, sonuçların ışığında yargılamayı önermektedir. Sonuççu olmayanlar ise, terörizmin ahlaki statüsünün sadece dengede, terörizmin ne gibi sonuçları olduğuna dair bir mesele olmadığını, sadece ya da büyük ölçüde ne olduğuna bakılarak daha iyi belirlendiğini savunurlar. Terörizmin ahlakına ilişkin bakış açıları ise, denge üzerindeki sonuçları iyi olduğunda ya da bazı deontolojik ahlaki gereklilikler karşılandığında, mutlak reddetmeye ya da neredeyse mutlak reddilmeye kadar gerekçelendirmekten ibarettir.

Uygulamalı felsefede çalışan filozoflar ise, ayrıca, terörizm tartışmalarını genel olarak vaka çalışmaları ile tamamlamaya çalışmışlardır. Misalen, Kuzey İrlanda’daki “Sorunlar” gibi belirli çatışmalarda terörizmin rolü ve hakları ve yanlışlarının çalışmaları (George 2000; Simpson 2004; Shanahan 2009), İsrail-Filistin çatışması (Gordon ve Lopez 2000; Primoratz 2006; Kapitan 2008; Kanun (ed.) 2008) ve II. Dünya Savaşı’nda Alman şehirlerinin bombalanması (Grayling 2006, Primoratz 2010).

1. Kavramsal mesele

Terörizmin tarihi muhtemelen siyasi şiddetin tarihi ile eşzamanlıdır. Bununla birlikte, “terörizm” terimi nispeten yenidir: 18. yüzyılın sonlarından beri kullanılmaktadır. Bazı önemli açılardan, bu kavramın kullanımı defalarca değişmiştir. Dahası, çağdaş siyasal söylemde, bu kelime genellikle güçlü duygusal yüke sahip ve biraz da belirsiz tanımlayan anlamını ortaya çıkaran bir tür heterojen terim olarak kullanılır. Bütün bunlar, terörizmin doğası ve ahlaki konumu da düşünülünce, terörizmle başa çıkmanın en iyi yolları hakkında, sürekli ve rasyonel tartışmalara girme eğiliminde kalınan bir konudur.

1.1 Fransız Devrimi’nden 21. yüzyılın başlarına kadar “terörizm”

1.1.1 Terörün saltanatı

Batı’da, bu kavram halk söylemine ilk girdiğinde, “terörizm” kelimesi, 1793 sonbaharından 1794 yazına kadar Fransa’da, teröristlerin hüküm sürmesi anlamına geliyordu. Nihai amacı hem toplumun hem de insan doğasının yeniden şekillendirilmesiydi. Bu amaç ise, eski rejimi yok ederek, devrimci hükümetin tüm düşmanlarını baskılayarak ve belirli sivil erdemleri aşılayıp uygulayarak sağlanacaktı. Bu hedeflere ulaşılmasında ise; merkezi bir rol, geniş yetkilere sahip, çok az prosedür kuralıyla kısıtlanmış ve görevlerinin daha geleneksel türdeki ‘yasal adaleti’ yerine getirmek yerine, devrimci politika yürütmek gerekliydi. Gerçek veya potansiyel, kanıtlanmış veya şüphelenilen “halk düşmanları” kovalandı; işledikleri yasa ise “sadece halkın düşmanlarının birisini dışlayacak kadar belirsiz olabileceği” idi. (Carter 1989: 142). Standart ceza ise, ölümdü. Yargılama ve infazlar, ‘sivil erdem’den yoksun olan herkesi dehşete düşürmeyi amaçlıyordu; Jakobenler de, bunun yeni rejimi sağlamlaştırmak için gerekli bir araç olduğuna inanıyordu. Bu gereklilik hem terör saltanatının mantığını hem de ahlaki sebebiyetini meşru kılmıştı. Robespierre’nin de dediği gibi, terör, “erdemden kaynaklanıyordu”; terör olmadan, erdem iktidarsız kaldı. Buna göre, Jakobenler bu terimi olumsuz bir çağrışım olmaksızın, kendi eylemlerine ve politikalarına uyguladılar.

1.1.2 Tapulanmış propaganda

Ancak “terörizm” terimi ve kavramları, çok kısa bir süre sonra, çok güçlü olumsuz çağrışımlar uyandırmaya başladı. Fransız Devrimi’nin aşırılıklarının eleştirmenleri, Terör saltanatını başından beri korku ile izlemişti. Terörizm, gücün sert bir şekilde kötüye kullanılmasıyla ilişkili ve korkuya dayanan bir kural olarak, siyaset felsefesinde de tekrarlanan bir tema olan tiranlık kavramıyla alakadar hale geldi.

19. yüzyılın ikinci yarısında, terimin hem tanımlayıcı anlamında hem de değerlendirilmesi açısında bir değişiklik gerçekleşti. Diğer siyasi mücadele yöntemleri ile hayal kırıklığına uğramış bazı anarşist ve diğer devrimci örgütler; daha sonra da bazı milliyetçi gruplar da politik şiddete maruz kalmışlardır. Kelimelerin yeterli olmadığı ve talep edilenlerin eylem olduğu sonucuna varıldı: haksız, baskıcı sosyal ve siyasi düzenin merkezine çarpan, destekçileri arasında korku ve umutsuzluk yaratan bu aşırı ve dramatik eylemler, ezilenlere karşı savunmasızlık ve nihayetinde siyasi ve sosyal değişimi zorlamak. Bunun adı “tapulaştırma propagandası” idi ve tapu, çoğunlukla kraliyet veya yüksek mevkili hükümet yetkililerinin suikastıydı. Jakobenlerin neredeyse ayrım gözetmeyen bir şekilde işleyen terörizm saltanatından farklı olarak, bu tür terörizm- hem savunucuların hem de eleştirmenlerin söylediği gibi – büyük ölçüde ayrımcı bir şekilde çalıştırıldı. Bu, özellikle Halkın İradesi veya Sosyalist Devrimci Parti (SR) gibi Rus devrimci örgütleri için doğruydu: Bir devlet görevlisine, ancak baskıcı rejimdeki suç ortaklığı, o suç ortaklığının, uğrunda ölmeyi hak edecek kadar önemli olması durumunda; ahlaki olarak meşru olduğu ve kişinin suikastının mücadeleye önemli bir katkı sağlamasıyla sonuçlanır. Bu tür şiddet ise diğer, katılmamış ya da yetersiz katılımlı kişilerinkinden, tanım olarak, uzaklaştı. 1880’lerde ve 1890’larda Fransız ve İspanyol anarşistlerin yürüttüğü “tapu propagandası”nın bazı örnekleri, sade vatandaşların rasgele öldürülmesiydi; ancak bu kaideden ziyade bir istisnaydı. Failler ve davalarına sempati duyanların bazıları, bu tür eylemlerin, ister intikam (yönetici sınıfın hiçbir üyesinin masum olmadığı varsayımından muaftır) ister haksız düzenin yıkılması için gerekli bir araç olsun, ahlaki olarak meşru olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla, kendi görüşlerinde de “terörizm” terimi, herhangi bir şekilde kınanma anlamına gelmemiştir. Başkaları tarafından kullanıldığında ise, bu terörizm uygulamasının güçlü bir şekilde kınanmasına neden oldu.

1.1.3 Terörist olarak devlet

Rus Devrimi ve İç Savaş’ta her iki tarafın da uyguladığı terörizm, Jakobenlerinkine göre gerilemişti. Muzaffer Bolşevikler tarafından Rusya’da kurulan hükümet totaliterdi. Almanya’daki Nazi yönetimi de böyleydi. Her ikisi de topluma tam siyasi kontrol uygulamaya çalıştı. Böyle radikal bir amaç, ancak benzer radikal bir yöntemle gerçekleştirilebilir: atomize hale getirilmiş ve savunmasız bir nüfus içinde, son derece güçlü bir siyasi polis tarafından yönlendirilen terörizm. Başarısı ise, büyük ölçüde keyfi karakterinden- kurban seçiminin öngörülemezliğinden kaynaklanıyordu. Her iki ülkede, rejim önce tüm muhalefeti bastırdı; artık konuşmak için bir muhalefet olmadığında, siyasi polis “potansiyel” ve “nesnel muhaliflere” zulmetmeye başladı. Sovyetler Birliği’nde, rastgele seçilen kurbanlar sonunda ortaya çıktı. Totaliter terörizm, en aşırı ve en sürdürülebilir devlet terörü türüdür. Hannah Arendt’in de ifade ettiği gibi, “terör, totaliter tahakkümün özüdür” ve toplama kampı “totaliter örgütlenmiş gücün reel merkezi kurumu”dur. (Arendt 1958: 464, 438). Totalitarizm öğrencileri terörizmi kural olarak konuşurken; kelimenin pejoratif çağrışımına duyarlı olan totaliter rejim temsilcileri ise, terörizm uygulamasını devletin iç düşmanlarından savunması olarak tasvir etti.

Ancak, devlet terörizmi, totaliter rejimlerin korunması değildir. Totaliter olmayan bazı devletler, özellikle RAF ve USAAF, II. Dünya Savaşı’nda Alman ve Japon şehirlerini bombaladığında, bir savaş yöntemi olarak düşman sivillere karşı terörizme başvurdular (bkz. Lackey 2004). Bu eylemleri tasarlayan ve gözetmenlik yapanlar ise, eylemlerini asla “terör bombardımanı” olarak tanımlamamışlardır, ancak kendi iletişimlerinde, bu terör eylemlerine sık sık atıfta bulunmuşlardır.

1.1.4 Teröristler ve hürriyet savaşçıları

1930’larda ve 1940’larda totaliter terörizmin ortaya çıkmasından sonra, iç devlet terörizmi dünyanın pek çok bölgesindeki askeri diktatörlüklerle daha az sürdürülebilir ama daha yaygın bir şekilde uygulanmaya devam etti. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısında ve 21. yüzyılın başlarında öne çıkan terörizm türü, isyancı örgütler tarafından arz edilen terörizm türüdür. Sömürge yönetimlerinden ulusal kurtuluşu amaçlayan birçok hareket ya ana mücadele yöntemi olarak ya da gerilla savaşlarını tamamlayan bir taktik olarak, terörizme başvurdu. Bazı ayrılıkçı hareketler de terörizme başvurdular. Özellikle sol tandanslı olmak üzere, radikal ideolojiler tarafından yönlendirilen bazı örgütler; haksız ve baskıcı ekonomik, sosyal ve siyasi bir sistem olarak gördüklerini yok etmeye çalışmanın bir yolu olarak, terörizmi benimsemişlerdir. Bu tür terörizm, büyük ölçüde, hedef seçiminde ayrım gözetmemektedir: erkeklere ve kadınlara siyasi (veya değil) görüşleri, sosyal sınıf ve hayat tercihlerinden saldırır; genç ve yaşlı, yetişkin ve çocuk fark etmeksizin. İnsanlara ateş ederler veya bombalarla, ofis binalarında, pazarlarda, kafelerde, sinemalarda, dini mabetlerde, otobüslerde, uçaklarda veya diğer savunmasız, halka açık yerlerde saldırırlar. Aynı zamanda insanları, uçakları veya diğer ulaşım yollarını ele geçirerek, rehin alırlar.

“Terörizm” şimdiye kadar çok güçlü bir aşağılayıcı anlam kazandığı için, kimse bu kelimeyi kendi eylemlerinde ya da sempati duyduklarının eylemlerinde kullanmıyor. Terörizm uygulayan isyancılar eylemlerini kurtuluş mücadelesi olarak tasvir ederler; terörist ya da suçlu yerine, asker olarak görülmeye ve o şekilde muamele görmeye çalışırlar. Genellikle düşmanlarını ise (yabancı hükümet veya sosyal, politik ve ekonomik sistemin ajanları) “gerçek teröristler” olarak tasvir ederler. Onlar için terör ise, yapılan şey değil, asıl amacın ne olduğudur. Nihai amaç, kurtuluş ya da adalet ise, ona ulaşmak için kullanılan şiddet terörizm değildir; zulüm veya adaletsizliği sürdürmeyi amaçlayan şiddet ya da onu somutlaştıran “yapısal şiddet”in bir kısmıdır. Öte yandan, hükümetler, tüm isyancı şiddeti “terörizm” fırçasıyla boyama eğilimindedir. Hükümet sözcüsü ve hükümet yanlısı medya, tipik olarak terörün tanımı gereği, devlet dışı ajanlar tarafından yapılan bir şey olduğunu ve bir devletin hiçbir zaman terörizmden suçlu olamayacağını (terör örgütlerine sponsor olabilmesine rağmen) varsayar. Bu yüzden, bu kimseler için terör, yapılan eylem değildir, onu kimin yaptığıdır. Bir devlet kurumu şiddet kullandığında, bu bir savaş, misilleme veya devletin ve vatandaşlarının güvenliğinin müdafaasıdır lakin isyancı bir grup aynı şeyi yaptığında terörizmdir. Bu koşullar altında, bir kişinin teröristi, aslında bir başkasının özgürlük savaşçısıdır; terörizmle ilgili kamuoyu tartışmaları, büyük ölçüde çapraz amaçlarla yapılan ve çok az bir etkiye sahip olan tartışmalardır. Birleşmiş Milletlerin tüm devletler tarafından kabul edilebilecek ve beynelmilel hukuka entegre edilebilecek bir “terörizm” tanımı önerme teşebbüsleri, yine aynı görecelilik tarafından hayal kırıklığına uğratılmıştır. İslam ülkeleri, Orta Doğu ve Keşmir’deki ulusal kurtuluş hareketlerinin terörist olarak tasvir edilmesini kabul etmezken; Batılı ülkeler, devlet kurumlarının terörizmden suçlu olmasına izin veren bir tanımı kabul etmezler.

1.2 Terörün iki temel özelliği ve iki tür tanım

1.2.1 Şiddet ve terör

“Terörizmin” değerlendirmeye açık anlamı bir kereden fazla kaymıştır. Yani, tanımlayıcı bir anlamı var, ama çok küçük bir derecede. Kelimenin anlamı ne olursa olsun, iki yüzyıldan fazla süren bu kavramın kullanımı tipik olarak iki şeye işaret etti: şiddet ve korkutma (büyük korku ya da teröre neden olma, terörize etme). Felsefi literatürde, kavramsal soruya egemen yaklaşım bunu yansıtmaktadır. Terörizm, genellikle bir tür şiddet olarak anlaşılır. Bu şiddet kör ya da sadist değildir, daha ziyade gözdağı vermeyi ve daha fazla siyasi, sosyal ya da dini bir maksadı ya da bu maksadı zorlamayı hedefler.

İngilizcedeki ilk felsefi kitap uzunluğu çalışmasında Per Bauhn tarafından (siyasi) “terörizm” şöyle tanımlanır: ‘’Bir ya da daha fazla kişiye yöneltilen ve icra eden temsilci tarafından bir ya da daha fazla kişiyi korkutmak ve böylece temsilcinin siyasi hedeflerinden birini ya da daha fazlasının hassas noktalarına dokunulan olan şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesi (Bauhn 1989: 28).’’

Ana akım tanımlamanın bir başka iyi örneği olan, C.A.J. Coady’nin Etik Ansiklopedisinde terörizmle ilgili makalesinde ise: ‘’Ölümcül ya da ağır şiddetle savaşçı olmayanları, kasıtlı olarak hedefleme taktiği … korkunun yaratılmasıyla siyasi sonuçlar üretmeyi amaçlar (Coady 2001: 1697).’’

Yine başka bir örnek, Igor Primoratz tarafından önerilen tanımdır: ‘’Masum insanlara karşı kasıtlı olarak şiddetin kullanılması ya da kullanılma tehdididir; amacı ise, başkalarını yer almadıkları bir eylem sürecine sindirmektir. (Primoratz 2013: 24).’’

Bu tanımlar hem aktörün kim olduğu hem de nihai hedeflerinin ne olduğu sorusunu bir kenara bırakıyor ve ne yapıldığı ile bunu yapmanın yakın amacına odaklanıyor. Terörizmi, farklı ajanlar tarafından benimsenebilecek ve çeşitli nihai amaçlara hizmet edebilecek bir eylem yolu olarak sunuyorlar (çoğu, ama belki de hepsi değil, politiktir). Devletler ya da devlet dışı ajanlar tarafından kullanılabilir ve ulusal kurtuluşu ya da baskıyı, devrimci ya da muhafazakâr nedenleri teşvik edebilir (ve bazı politik olmayan amaçlara da başvurabilir). Kişi bir terörist ve bir özgürlük savaşçısı olabilir; terörizm, özgürlük düşmanlarının tekeli değildir. Yüksek devlet veya askeri ofis sahibi olabilir ve bir terörist kampanya tasarlayabilir veya uygulayabilir; terörizm ise, isyancıların korunması değildir. Bu yolla, çağdaş kamu tartışmalarını rahatsız eden bir terörist olan ve olmayan kimseyle ilgili göreceliğin büyük bir kısmı aşılabilir.

Şiddet ve yıldırma eyleminin terörün özünü oluşturduğuna karar vermenin ötesinde, yukarıda belirtilen tanımlar çeşitli açılardan farklılık gösterir. Sadece gerçek şiddet sayılır mı, yoksa şiddet tehditleri de nitelendirilir mi? Terörizm şiddeti hayata ve uzuvlara yönelmeli mi, yoksa mülklere yönelik şiddet de önemli midir? Terörizm daima politik bir amaca ulaşmaya çalışır mı, yoksa politik olmayan terörizm olabilir mi? Bütün bu detaylar küçüktür. Ama, büyük bir fark da vardır: Coady ve Primoratz terörü savaşanlara veya masum insanlara karşı şiddet olarak tanımlarken, Bauhn’un tanımında böyle bir kısıtlama yoktur. Önceki türün tanımlarına “dar”, ikinci türün tanımlarına “geniş” denilebilir, nitekim, her iki türde de terörizmle ilgili felsefi literatür çoktur.

1.2.2 Geniş ve dar tanımlar

Geniş mi yoksa dar bir tanım mı benimsenmeli? Geniş bir tanım, Jakobenlerden bugüne kadar tüm “terörizm” tarihini kapsar ve mevcut olağan kullanıma daha uygundur. Dar bir tanım, terörist şiddeti savaşçı olmayanlara veya masum kişilere yönelik şiddetle kısıtlar ve bu şekilde, sıradan kullanımdan ayrılır. Böylece, 19. yüzyılın çoğunun “tapulaştırma propagandası” ve Rus devrimcileri tarafından, kendileri ve halk tarafından terörist olarak adlandırılan politik şiddet ortadan kalkar.

Bu nedenlerden dolayı, terörizm tarihçileri normalden geniş bir tanımla çalışırlar ve sosyal bilimciler de çoğu zaman bu şekilde çalışırlar. Ancak, filozoflar dar bir tanımı tercih edebilirler. Terörün ahlaki pozisyonuna odaklanırlar ve özellikle ahlaki söylemde yararlı olan bir tanıma ihtiyaç duyarlar. Ahlaki olarak, elbette, bir fark var, bir hükümet binasına bomba yerleştirmek ve haksız ve baskıcı bir hükümetin birçok üst düzey yetkilisini öldürmekle; bir çay bahçesine bomba yerleştirerek çocuklar da dahil olmak üzere, sade vatandaşların rastgele oluşturduğu bir grup insanı öldürmek. Her iki eylem de ciddi ahlaki meseleleri gündeme getirse de, bu meseleler özdeş değildir ve bunları aynı “terörizm” başlığı altında birlikte yürütmek, ahlaki değerlendirmeyi anlamak ve yardımdan ziyade, engelleyecektir.

Dar tanımlar ise revizyonisttir, ancak (bir sonraki bölümde tartışılacakların aksine) mantıken revizyonist değildir. Çoğumuzun terörün uygulanmasını derin ahlaki bir çirkinlikle görmesine neden olanlar ise, terörizmin nitelikleridir: (i) şiddet (ii) savaşçı olmayanlara karşı (veya alternatif olarak, masum insanlara karşı) (iii) yıldırma uğruna ve bazı tanımlarda (iv) baskı. (ii) ‘nin altını çizilirken, terörizm meselesi savaş etiği ve savaşın, savaşçı dokunulmazlığın temel ilkelerinden biri ile ilişkilendirilir. Bu kriterler, terörizmi, savaşçı olmayanları veya ortak vatandaşları hedef almayan savaş eylemlerinden uygun ve siyasi suikasttan ayırt etmeye yardımcı olurlar. Terör mağdurlarının “savaşçı olmayanlar” ya da “masum insanlar” olarak tanımlanmaları çok önemli değildir; çünkü her terim teknik anlamda önceden kullanıldı ve her ikisi de ölümcül ya da diğerlerine karşı bağışıklıklarını kaybetmemiş olanları ifade ediyor. ‘Terörist’lerin düşündükleri ise, karşılanamaz adaletsizlik veya baskıya doğrudan katılarak veya bunlardan oldukça sorumlu olan aşırı şiddet. Savaş zamanında, bu kimseler masum siviller; savaştan yoksun olan şiddetli bir çatışmada ise bu kimseler, sade vatandaşlar.

Bireylerin ve grupların, adaletsizliğe veya zulme katılımından bahsetmek ise, şu soruyu gündeme getirir: Söz konusu adaletsizlik veya zulüm, ve dolayısıyla, bunun içinde yer alanlar bazı nesnel ölçütlerle mi yoksa kendi bakış açılarından ötürü mü şiddete başvururlar? Coady ilk seçeneği seçer. Terörizme, adil savaş teorisi ve onun savaşçı dokunulmazlığı ilkesi açısından yaklaşır. “Savaşçılar”, saldırgan olan örgüt ajanlarını veya daha geniş anlamda, “tehlikeli suçlular” veya “zarar ajanlarını” belirten teknik bir terimdir; potansiyel olarak ölümcül şiddetin meşru hedefleridir. Diğerleri savaşçı değildir ve bu tür şiddete karşı bağışıklığa sahiptirler (Coady 2004). Bu yaklaşımın, söz konusu yanlış ya da zarara itilmesi gereken saldırganlık ya da insani müdahaleye zemin sağlayan insan haklarının sistematik ve büyük ölçekli ihlalleri olduğu savaşta uygulanması zor olmayabilir. Bununla birlikte, savaşın yetersiz kalan iç çatışmasında ortaya çıkan adaletsizlik veya baskı sorunları oldukça çekişmeli olma eğilimindedir; bazılarının kusurlu, ancak temelde ahlaki olarak meşru bir siyasi ve sosyal düzen olarak gördükleri, diğerleri adaletsizliğin ve baskının özü olarak gördüğü bu düzende şiddete ihtiyaç duyuluyorsa, bu düzen devrilmeli. Bu şartlar altında, yüksek derecede yerleştirilmiş bir siyasi görevli isyancılar tarafından öldürüldüğünde, çoğu kişi tarafından bir terör eylemi olarak nitelendirilebilir (ve kınanabilir); isyancılar ve mücadelelerine sempati duyanlar bu ‘terörist eylem’ addedilmesi reddedebilir ve siyasi amaçlarla suikastı haklı gösterebilir.

Bu tür görecelilikten kaçınmak için Primoratz, önemli bir açıdan, teröristin bakış açısını benimsediğini ileri sürmektedir. Terörün doğrudan kurbanları, teröristlerin karşı karşıya kaldığı adaletsizlik veya zulümden sorumlu olmama, hiç sorumluluğu kabul etmeme veya en azından sorumlu kılan kimselerden sorumlu olmama anlamındaysa, bu kurbanlar masumdur. Ama yine de bu kimseler, hesapta, öldürülmek veya sakatlanmakla yükümlüdür. Söz konusu adaletsizlik veya zulüm gerçek olmak zorunda değildir; sadece (teröristler tarafından) iddia da edilebilir. Terörizmin tanımlanmasıyla ilgili dokunulmazlık ve masumiyet türü söz konusu olduğunda, yalnızca büyük bir adaletsizlik ya da baskı olduğu iddia edildiği zaman, bir kişinin şiddete karşı bağışıklığını kaybetmesi için yeterlidir. Adil savaş teorisinin geleneksel versiyonuna göre, kişi sadece haksız bir savaşta savaşarak değil, herhangi bir savaşta savaşarak savaş eylemlerine karşı bağışıklığı kaybetmez. Benzer şekilde, siyasi şiddete karşı bağışıklığı sadece ağır bir haksız hükümetin içinde ya da politikaları uygulayarak değil, herhangi bir hükümetin politikalarını uygulayarak ya da uygulamayarak da kaybetmez: İtalya Kralı I. Umberto’nun bir suikast girişiminden sağ çıktıktan sonra dediği gibi; risk, iş ile birlikte gelir. Bu her iki sınıfın üyeleri masum sayılmaz ve onlara saldıranlar tarafından şiddete karşı, ahlaki açıdan olarak korunurlar; ikincisi ise, eylemlerini sırasıyla uygun savaş veya siyasi suikast eylemleri olarak görür. Teröristler güvenilir bir sorumluluk görüşüne sahip olurlarsa, sade vatandaşlara saldırdıklarında, kendi bakış açılarından masum insanlara saldırırlar; yani, kendi politik zeminlerinde bile saldırdıkları kişiler masumdur. (Bu, bir hükümetin ağır haksız olduğunu düşünenlerin, yetkililerini öldürmek için ahlaki bir saike sahip oldukları anlamına gelmez, ancak bu eylemi yaparlarsa, bu terörizm değil, siyasi suikast olur. Söz konusu politikalar hakkındaki kararlarını reddedersek veya bu kararı kabul edersek, ancak bu politikalara şiddet içermeyen yollarla karşı çıkmaları gerektiğine inanırsak, eylemlerini kınayabiliriz. Fakat terörizmle ilgili eylemlerini kınıyor olmayacağız.)

Bu nedenle, sadece gerçek değil, aynı zamanda sadece iddia edilen adaletsizlik veya baskı, mağdurların masumiyetini belirleme ve hangi eylemlerin terör eylemi olduğuna karar verme konusunda önemlidir; bu nedenle bu tür kararlar, tartışmalı politikaların ahlaki durumu hakkındaki sonsuz tartışmalara mahkûm değildir. Bununla birlikte, görelilik bir kalıntı olarak her zaman durur. Görüş ise, belirli bir sorumluluk anlayışını varsayar: Bir kişi, yalnızca o kişinin durumu ile yeterince güçlü bir bağlantısı olan gönüllü, yani bilgilendirilmiş ve özgür, hareket veya ihmal nedeniyle bir iş durumundan sorumludur ve böylece orantılı olarak bazı olumsuz tepkilerden sorumludur. Teröristler, bu tür sorumluluk anlayışlarını kabul etseler de, masum olduğunu kabul etmeleri gereken insanları öldürür ve sakat bırakırlar. Elbette, bazı militan örgütler ise, terörist olarak algıladığımız ancak etiketlerine itiraz ettiğimiz türden şiddete başvuruyorlar. İşler ve insan seçimleri ile eylemleri arasındaki aşırı uzak bağlantılara dayanan sorumluluk görüşlerine sahip olduklarını ve tüm sosyal sınıfların veya farklı tüm ulusların belirli politika ve uygulamalardan sorumlu olduğunu, dolayısıyla tüm üyelerinin saldırmakla yükümlü olduklarını iddia ediyorlar. Bu tür argümanlar akıl almaz biçimde ortaya atılmıştır. Bu kimseler, bu tarz bir açıklamayı reddetmelerine rağmen, eylemlerini terörist olarak görmek konusunda ısrarcı olmalıyız. Yine de, bu görelilik kalıntısının nasıl giderilebileceği konusu da net değildir (Primoratz 2013: 16-21).

Bazıları ise, “terörizmi” savaşçı olmayanlara veya masum kişilere karşı şiddet olarak tanımlamaya itiraz ediyor. Bunu yapmanın, terörizmin doğası ve ahlaki statüsü sorununu birlikte yürüttüğünü ve terörü, tanımı gereği haksız hale getirerek, ahlaki meseleye ket vurduğunu savunuyorlar. Bu soruları ayrı tutmayı tercih etmemiz gerektiğine ve birincisine yanlış bir cevap vererek ikincisine şüphe düşürmemeye özen göstermemiz gerektiğini söylüyorlar. İhtiyaç duyulan şey ise, terörizmin, ahlaki olarak tarafsız bir tanımıdır ve bu da, geniş bir anlamı ifade eder (Corlett 2003: 114–20, 134–35; Young 2004: 57). Ancak “terörizmin” ahlaki olarak lekesiz bir şekilde tanımlanabileceği hususunda şüpheler bulunmaktadır. Bu filozofların benimsediği geniş tanımlar, ahlaki olarak addedilmiş bir “şiddet” kelimesini içerir. Masumlara karşı şiddet, açıkça, ahlaki açıdan yanlış olduğundan, dar bir tanımın, ahlaki olarak tamamen tarafsız olması imkansızdır. Ancak açık olan şudur ki, bu tür şiddet ‘prima facie’ yanlıştır. Tanım, terörizme karşı genel bir varsayım anlamına gelir, her koşulda ve ondan vazgeçmenin sonuçları ne olursa olsun, her seferinde kapsamlı bir ahlaki kınamanın yapılabileceği anlamına gelmez. Tanımlama yapılırken, her şeyin göz önünde bulundurulduğu fikri, bazı durumlarda, yanlış olmayabilir. Etik soruşturma da, tanım ile önlenmez: belirli bir terörizm vakasının, hâlâ kendi yararları konusunda yargılanması gerekir.

Geniş ve dar tanım sorununu çözmenin bir başka yolu Georg Meggle tarafından sunulmaktadır. Terörün geniş bir tanımını benimser ve iki farklı türü ayırt etmeye devam eder: Kasıtlı, pervasızca veya ihmalle masum insanlara zarar veren güçlü anlamda terörizm ve zayıf anlamda terörizm. Açıkçası, iki tür terörizmin ahlaki değerlendirmesi önemli ölçüde farklı olacaktır (Meggle 2005).

1.2.3 Bazı kendine özgü tanımlar

Neredeyse herkes, ‘terörizm’ olarak sıradan kullanımda ima edilen ve yukarıda belirtilenler gibi ana akım felsefi tanımlarla vurgulanan iki özelliği, şu şekilde, sınıflandırmak isteyecektir: şiddet ve yıldırma. Fakat, felsefi literatür aynı zamanda bir ya da diğer temel bileşeni dışarıda bırakan tanımlar da sunar.

Bazıları terörizm ve şiddet arasındaki bağlantıyı koparmaya çalışır. Carl Wellman terörizmi “terörün zorlama aracı olarak kullanılması ya da kullanılmaya çalışılması” olarak tanımlamaktadır. Terörizm sıklıkla şiddet ile ilişkilidir, mamafih bunun nedeni şiddetin çok etkili bir sindirme aracı olmasıdır. Ancak “şiddet terörizm için zorunlu değildir ve aslında terör eylemlerinin çoğu şiddetsizdir” (Wellman 1979: 250–51). Son iddia, dairesel olarak yorumlanmıyorsa, yanlış görünüyor. Genelde terörist olarak kabul edilen ve gerçek şiddeti içermeyen, ancak tehdit ederek korkutmak isteyen birçok eylem olabilir; lakin, bu “şiddet içermeyen terörizm” kavramını desteklemek için yeterli değildir. Wellman’ın “sınıf terörü” örneği de öyle: bir profesör, son tarihten sonra makalelerini gönderen, sınıfta paniğe neden olan ve böylece, öğrencileri ‘başarısızlık’la tehdit ve terörize ediyor.

Robert E. Goodin de, terörizmin siyasi rolünü vurgulayan benzer bir açıklama sunar: terörizm “insanların siyasi yarar için kasıtlı olarak korkutulmasını içeren siyasi bir taktiktir” (Goodin 2006: 49). Bunun, teröristlerin yaptığı bir yanlış olduğunu iddia ediyor. Wellman’ın hesabına göre, şiddete girmeden veya tehdit etmeden bir terör eylemi gerçekleştirilebilirken, sadece korkutmak için bir tehdit oluşturmaya, Goodin’in görüşüne göre, gerek yoktur: kişi sadece bir uyarı vererek, bir terörist olarak hareket edebilir, amacı ise, başkalarını eylemleri hakkında korkutmaktır. Bu da, keyfi bir şey gibi gözükse de, “Batı siyasi liderlerinin insanları kendi siyasi avantajları için korkutmak istiyorlarsa, Terörizm ile belirgin bir şekilde ilişkili olan aynı temel yanlışın yapmaları (Goodin 2006: 2).’’ örneğini verir.

Terörün korku uyandırdığının anlaşılmasının gerekmediği de öne sürülmüştür. Ted Honderich’e göre terörizm en iyi “şiddettir, savaş eksikliğidir, siyasidir, yasadışıdır ve prima facie yanlıştır” olarak tanımlanmaktadır (Honderich 2006: 88). Bu tanım birçok açıdan sorunlu olabilir, ancak “terör/savaş” olmadan “terörizm” fikri özellikle tuhaf görünmektedir. İkisi etimolojik ve tarihsel olarak birbirine bağlıdır ve bu bağlantı mevcut sıradan kullanımda derinden yerleşmiştir. Sindirme, terörizmin ahlaki açıdan göze çarpan özelliği olmasa dahi (Goodin), çoğumuzun terörist pratikleri kınamasına neden olan temel özelliklerinden biridir. Eğer Honderich böyle yapılması için iyi bir sebep sunarsa buradaki bağlantıyı koparmayı değerlendirebiliriz. Honderich’in son derece revizyonist tanımını, terörizmi korkutmak için şiddet olarak tanımlamanın, terörizmin özellikle iğrenç olduğunu ve dolayısıyla “aslında… bir tür prima facie onayı veya savaşa hoşgörü çağrısı” olduğu iddia iddiasıyla destekleyebiliriz. (Honderich 2006: 93).

2. Ahlaki sorun

Terör ahlaki olarak gerekçelendirilebilir mi? Terörizmin ne olduğuna dair tek bir net fikir olmadığı için bu sorunun tek bir cevabı yoktur. “Terörizmin” temel anlamından (1.2.3’te atıfta bulunulanlar gibi) temel anlamından çok fazla ve zorlayıcı bir sebep olmadan tanımları bir kenara bırakırsak, sorunun geniş mi yoksa dar bir anlayışa mı sığacağına karar vermemiz gerekir. Dar bir terör kavramı, etik soruşturmaya daha uygun görünmektedir (1.2.2). Dahası, geniş bir tanımla çalışan filozoflar, tipik olarak, savaşçı olmayanları veya masum insanları hedefleyen terörizmi haklı göstermek, yalnızca söz konusu adaletsizlik veya zulmün masumiyetini makul bir şekilde iddia edemeyenlere saldıran “seçici” terörizme göre çok daha zordur (ve buna göre, terimin dar tanımında, bu eylemler “terörizm” olarak sayılmaz). Bu nedenle mevcut tartışma, masum sivillere veya sade vatandaşlara karşı şiddet olarak anılan, sindirmeyi ve böylece (genellikle politik) bir hedefe ulaşmayı veya daha bu hedefe ulaşmayı zorlayan terörizme odaklanmaktadır.

Bu tür bazı şiddet eylemlerini veya düzenlemelerini, iki şekilde haklı göstermeye çalışılabilinir. Mağdurların, savaşçı olmayan veya sade vatandaşlar olabileceği iddia edilebilir, ancak yine de teröristlerin savaştığı yanlışlardan daha masum değillerdir. Alternatif olarak, mağdurların masumiyetini kabul edebilir ve yine de onlara yapılan saldırıların, denge üzerindeki sonuçlarıyla veya bazı deontolojik düşünceler ile haklı olduğu iddia edilebilir.

2.1 Mağdurların karmaşıklığı

Eğer ilk argüman başarılı olursa, anlatılmaya çalışılanları daha fazla kanıtlayacak mı? Hedeflenenler gerçekten masum olmadığı için, ilgili bir şiddet örneğinin haklı olduğunu göstererek, söz konusu şiddet eyleminin veya kampanyasının aslında bir terör olayı olmadığını göstermiş olacağız. Bu sadece bir anlambilim meselesi olabilir. Burada, çok daha fazla zarar getiren bir itiraz var. Bir terörist eylem, belirli bir zamanda, belirli bir yerde bulunan rastgele bir insan koleksiyonunun öldürülmesi ya da yaralanmasıdır. Bu insanların teröristlerin savaştığı yanlışlardan daha fazla veya az masum olmadıklarına dair iddialar bu nedenle çok geniş bir açıya sahip olacak ve buna bağlı olarak bazı basit kolektif sorumluluk anlayışına dayandırılacaktır. Bu argümanlar, örneğin 19. yüzyıl anarşisti Emile Henry tarafından sunulan türden olacaktır. Madencilik şirketinin ofisine, eğer patlamış olsaydı, şirket için çalışmayan ancak aynı binada yaşayan kimseleri öldürecek ya da yaralayacak bir bomba yerleştirdi. Ayrıca bir kafeye bomba yerleştirerek yirmi kişiyi yaraladı, bunlardan biri daha sonra yaralarından öldü. Duruşmasında ise Henry’nin, “Masum kurbanlar ne olacak?’’ sorusuna verdiği cevap ise: ‘’Carmeaux Company’nin ofislerinin bulunduğu binaya sadece burjuva yerleşmişti; bu yüzden masum kurbanlar yoktur. Bütün burjuvazi talihsizlerin sömürülmesiyle yaşıyor ve suçları da kendileriyle birlikte ortadan kaldırılmalı.”(Henry 1977: 193). İkinci saldırı hakkındaki ifadesinde ise şunları söyledi: ‘’Ofisi olmayan ancak temettülerini toplayan ve işçilerin zaferinin karı üzerinde temkinli yaşayan iyi burjuvalar, aynı zamanda misillemeden paylarını almalılardır. Ve sadece onlar değil, mevcut düzenden memnun olanlar, hükümetin eylemlerini alkışlayan ve onun suç ortağı haline gelen herkes… Başka bir deyişle Terminus’un günlük müşterisi ve diğer harika kafeler! (Henry 1977: 195)’’

Bu ifade, tamamen sorumluluk görüşüne ilişkin bir görüştür. Bir sosyal sınıftaki tüm üyelerin -genç ve yaşlı, genç ve yaşlı, yetişkinler ve çocuklar- öldürülmek veya sakatlanmakla yükümlü olduğunu iddia eder: bazıları sömürü sistemini işlettiği, diğerleri onu desteklediği veya diğerleri de bundan faydalandığı için. Tartışma uğruna, kapitalist toplumun sert ahlaki kınamasına izin versek bile, anarşist kimsenin aşırı şiddet kullanımını haklı kılamayız. Sisteme siyasi destek vermek ya da bundan faydalanmak ahlaki olarak sakıncalı olabilir, ancak birini parçalara ayrılmakla yükümlü kılmak kesinlikle yeterli değildir

Daha yeni bir örnek ise Usame Bin Ladin tarafından, 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından yapılan bir röportajda sarf edilmiştir: ‘’Amerikan halkı, hükümetlerine vergi ödediklerini ve başkanlarına oy verdiklerini hatırlamalıdır. Hükümetleri silah üretiyor ve Filistinli Müslümanları öldürmek için silahların kullandığı İsrail’e, bu silahları sağlıyor. Amerikan Kongresi’nin insanları temsil eden bir komite olduğu düşünüldüğünde, Amerikan hükümetinin eylemleriyle aynı fikirde olması, Amerika’nın Müslümanlara karşı yürüttüğü vahşetten tamamen sorumlu olduğunu kanıtlamaktadır (Bin Laden 2005: 140-141) ).

Bu da sorumluluk ve yükümlülüğün akıl almayacak bir yansımasıdır. Tüm Amerikalıların öldürülmeye veya sakatlanmaya uygun olduğunu iddia ediyor: bazıları Amerika’nın politikalarını tasarladığı ve uyguladığı için, bazıları politik sürece katıldığı için, bazıları ise vergi ödediği için. Tartışma uğruna, Bin Ladin’in bu politikaları ciddi şekilde kınamasını anlayabiliyoruz ama yine de bu, bu politikalara katılmış kimselerin ve her türlü katılımın ölümcül şiddet kullanımı sonucu doğuracağını haklı çıkaramaz. Seçimlerde oy vermek veya vergi ödemek, adil bir oyun oluşturmak için yeterli değildir.

Kurbanların masum olduklarını kabul eden terörizmin gerekçelendirilmesi girişimleri daha umut vericidir. Dayandıkları etik teori türüne bağlı olarak da iki gruba ayrılırlar.

2.2 Sonuççuluk

Sonuççuluğun yandaşları, terörizmi, diğer her uygulama gibi, yalnızca sonuçlarıyla yargılarlar. Terörizm kendi başına yanlış kabul edilmez, ancak dengede kötü sonuçları olursa yanlış kabul edilebilir. Kurbanların masumiyeti de bunu değiştir(e)mez. Bu argüman ise, örneğin yasal cezalandırmanın ahlaki gerekçesiyle ilgili tartışmada, eleştirmenleri tarafından vurgulanan genel bir sonuççuluk özelliğinin tipik bir örneğidir. Sonuççu cezalandırma yaklaşımına standart bir itiraz, sonuçları dengede iyi olduğunda masumun cezalandırılmasının haklı olduğu anlamına gelir. Sonuç olarak bu tür itirazlar, bir kişinin masumiyetinin kendi içinde ahlaki açıdan önemli olduğunu inkâr ettiği zaman ancak, ortadan kalkabilir.

Terörizmi ardılcı bir bakış açısıyla düşünenler, ‘terörizm’i etik olarak değerlendirmelerinde farklılık gösterir. Terörizme ilişkin yargıları, kullanımıyla desteklenecek olan iyiye ilişkin görüşlerine ve terörü terfi etmenin bir aracı olarak değerlendirilmesine bağlıdır fikrini savunurlar. Nitekim, her iki konuda da anlaşmazlık vardır.

2.2.1 Gerekçelendirilmiş terörizm

Kai Nielsen, genel olarak siyasi şiddet ve özellikle, terörizmle ilgili sorulara etik alanında bir sonuççu ve siyasette bir sosyalist olarak yaklaşmaktadır. Hiçbirinin kullanımı kategorik olarak göz ardı edilemez; her şey onların “gerçekten sosyalist bir toplum” veya sömürge yönetiminden kurtulma gibi ahlaki ve siyasi açıdan mühim hedeflere ulaşma yöntemi olarak kullandıkları zamandaki faydalarına bağlıdır. “Ne zaman ve nerede kullanılması gerektiğine karar verilmesi gereken taktiksel bir sorundur… duruma göre… bir savaşta silah seçimi gibi” (Nielsen 1981: 435). Nielsen’in geniş bir terör tanımı var, ancak örnekleri terör kurbanlarının masumiyeti gerekçesi söz konusu olunca herhangi fark yaratmadığını, yani sonuçlarının hem geniş hem de dar anlamda terörizm için geçerli olduğunu gösteriyor. Ona göre, terörist eylemler politik etkileri ve ahlaki sonuçlarıyla gerekçelendirilmelidir. Bunlar (1) devrimci mücadelede politik olarak etkili silahlar olduklarında ve (2) her şey düşünüldüğünde, bu tür bir şiddetin kullanılmasına inanmak için sağlam nedenler olduğunda haklı çıkarlar, eğer bu tarz bir şiddet, hiç veya çok az yerine kullanıldığında, dünyada olduğundan daha az adaletsizlik, acı ve bozulma olacaksa, gerekçe vardır (Nielsen 1981: 446).’’ Nielsen’in görüşüne göre, tarihsel deneyim, kitleleri devrimci eyleme kışkırtmak için tek mücadele yöntemi olarak kullanılan küçük ölçekli terörizmin etkisiz olduğunu ve çoğu zaman verimsiz olduğunu söylüyor. Öte yandan terörizm, Cezayir ve Güney Vietnam’da olduğu gibi, uzun süreli bir kurtuluş savaşında gerilla savaşı ile birleşerek yararlı olabilir ve bu nedenle de haklı olabilir. (Aynı görüşle ilgili daha önceki bir açıklama için bkz. Troçki 1961: 48–59, 62–65.)

2.2.2 Gerekçelendirilememiş terörizm

Nicholas Fotion da, terörizmin geniş bir tanımını kullanır. O da bir sonuççudur (terörizm kurbanının masumiyeti ile ilgili açıklamalarının birçoğu, sonuçcu olmayan etikte daha fazla olabilir). Ancak, Nielsen standart sonuççu terörizm değerlendirmelerini çok müsamahakâr buluyor. Bazı terör türleri, belirli koşullar altında haklı çıksa dahi, bu koşullar çok nadiren görülür. Teröristler ve teröristlerin ‘özür dileyenleri’ gerekli hesaplamaları düzgün yapmazlar. Bir sorun da, terörizm tarafından teşvik edilecek “daha ​​yüksek iyi” dir: ki bu kavram da çoğu zaman, gerçek insanların yerleşik tercihlerinden veya çıkarlarından türemek yerine daha ideolojik terimlerle tanımlanır. Fakat, Fotion, çoğunlukla araçlar konusunu tartışır. Terör eylemi veya uygulaması araçsal olarak gerekçelendirilecekse, (1) aranan sonun araçları haklı çıkaracak kadar iyi olduğu, (2) sonun gerçekten de terörizmle elde edileceği gösterilmeli ve (3) sonun, ahlaki ve başka türlü daha az maliyetli olan başka bir yolla elde edilemeyeceğidir. Teröristler, sadece bu yükü sağlamakta başarısız olmakla kalmazlar; Fotion, masum insanları mağdur eden terörizmle ilgili olarak müsamahakâr olunamayacağını savunuyor. Tüm doğrudan terör mağdurları, terörist tarafından kullanılabilecek ve gerçekten de kullanılmış nesneler olarak muamele görürler. Fakat “Bir nesne olarak muamele gören masum kurban, suçlu mağdurdan daha kötüdür. İkincisinin yanlış yaptığına karar verildiği an boyunca, bir insan olarak düşünülür. Terörist için, masum kurban ne yargı anlamında ne de sadece bir insan olarak değere sahip olabilme anlamında bir insandır. Tabii ki, bir teröristin başka bir insanı kurban olarak seçmesi gerekiyor, çünkü bu daha fazla terör doğuruyor. Ama bu, o masum kimselere insan muamelesi yapmayı gerektirmiyor. Dolayısıyla, bu masum kimseler mağdur olurlar ama böyle bir amaç uğrunda sarf edilen insanlar oldukları için nesne olarak muamele görürler (Fotion 1981: 464).’’

Yanıt olarak, teröristler değerli insanları ‘daha yüksek bir değer’ uğrunda feda ettiklerini iddia edebilirler. Ancak bu iddianın herhangi bir mahkûmiyet taşıyabilmesi için, alternatifleri olmadığını göstermek zorunda kalacaklardır. Yine de Fotion, her zaman, rakibin askeri kuruluşunu ele geçirme alternatifine sahip olduğunu ve çoğu zaman masum kişilere saldırmak yerine itiraz ettikleri yanlışlıklardan sorumlu hükümet yetkililerinin peşinden gitme seçeneğine sahip olduklarını savunuyor. Bu tür bir terörizm, bazen haklı görülebilirken; masum insanları hedef alan terörizm asla doğru değildir.

2.3 Sonuççu Olmayan Görüş

Ahlaksızlığa eşit olmayan bir yaklaşımda, terörizm, sonuçları dengede kötü olduğu için (ve dengesiz olduğu) değil, kendi başına yanlış kabul edilir. Ancak bu, bu yaklaşımın, belirli terör eylemlerini veya uygulamalarını ahlaki olarak haklı çıkarmak için hiçbir şey bırakmayacağı anlamına gelmez. Gerçekten de, terörizme ilişkin sonuçsuz tartışmalar bir dizi konum ve argüman ortaya koymaktadır.

Sonuçsuz bir terörist eylemi veya uygulaması iki yoldan biriyle gerekçelendirmeye çalışabilir. Belirli koşullar altında, terörizme başvurmak lehinde adalet ya da haklar gibi bazı deontolojik hususlar çağırabilir. Alternatif olarak, terörizm mağdurları ve adaletin (bu haklara saygı duyulmasını gerektiren) bariz ve açıkça çok ağır hak ihlaline sebebiyet veren düşüncelerinin bazen son derece ağır sonuçlar dikkate alınarak geçersiz kılınabileceği iddia edilebilir. Sonuççuluğun reddedilmesi, elbette eylemlerimizin, politikalarımızın ve uygulamalarımızın sonuçlarının ahlaki değerlendirmelerde mühim olduğunu inkâr etmekle eşdeğer değildir; inkar edilen, sonuççuların sadece sonuçların önemli olduğu iddiasıdır.

2.3.1 Temel insan hakları ve dağıtıcı adalet

Virginia Held geniş bir terör nosyonu ile çalışmaktadır, ancak terörizmin gerekçelendirilmesi, ortak vatandaşları hedef alan terörizm için geçerli olacaktır. Held’in konuyla ilgili tartışması, haklar konusuna odaklanıyor. Bir kişinin veya grubun haklarına saygı gösterilmediğinde, o hakların var olmasını sağlamak için ne yapabiliriz? Hakların sonuççuluğu olarak bilinen bir görüşe göre, A ve B’nin belirli bir hakkına saygı göstermenin tek yolu C’nin aynı hakkını ihlal etmekse, bunu yaparken haklıyız. Held, bir toplumda saygısını en üst düzeye çıkarma amacıyla, bir kimsenin bunu yapmasının, bu tür hak değişimlerini uygun kıldığını düşünmüyor. Oysa, haklar bazen doğrudan, bazen de dolaylı olarak (yukarıdaki örnekte olduğu gibi) çatışmaya girer. Bu olduğunda, ilgili hakları az çok katı olarak karşılaştırmaktan ve aralarında belirli seçimler yapmaktan kaçınmanın hiçbir yolu yoktur. Bu, terör olayı da bir tür kaçınma yöntemi değildir. Terörizm, kurbanlarının bazı insan haklarını açıkça ihlal ediyor. Ancak savunucuları, bazı durumlarda terörizmin sınırlı kullanımının, herkesin insan haklarına saygı gösterileceği bir toplumu ortaya çıkarmanın tek yolu olduğunu iddia ediyor.

Bu iddia doğru olduğunda bile, bu, terörizmi haklı göstermek için yeterli değildir. Ancak ek bir koşulun yerine getirilmesi ile, bu iddia doğrulanabilir: dağıtım adaleti. Nüfusun bir bölümünün insan haklarına saygı duyulduğu bir toplum varsa, nüfusun başka bir bölümünün aynı hakları ihlal edilirken; bunu değiştirmenin ve herkesin insan haklarına saygı duyulmasını sağlamanın tek yolu terörizmin sınırlı bir şekilde kullanılması; son olarak, terörizm, şimdiye kadar insan haklarına ilişkin olarak ayrıcalıklı olan ilk grubun üyelerine yönelikse, terörizm ahlaki olarak gerekçelendirilecektir. Bu, insan haklarının ihlali sorununa uygulanan ‘dağıtıcı adalet’ açısından bir gerekçe olur. İnsan haklarının ihlallerini, herkesin haklarına saygı duyulan bir topluma geçiş aşamasında eşitlemek, daha önce büyük ölçekli insan hakları ihlallerine maruz kalan grubun bu tür ihlaller sonucunda daha da acı çekmesine izin vermekten daha fazlasıdır (her iki durumda da aynı veya eşit derecede sıkı insan haklarının ihlali ile uğraştığımızı varsayarsak). Her durumda birçoğunun insan hakları ihlal edilecek; dolayısıyla, ihlallerinin daha adil bir şekilde dağıtılması, ahlaki açıdan tercih edilir (Held 2008).

Terör mağdurlarının yaşam hakkı ve bedensel güvenliği gibi temel insan haklarından fedakârlık çağrısında bulunulması hususuna karşılık olarak ise, bir grup içinde aynı hak ihlallerinin daha adil bir şekilde dağıtılması uğruna itiraz edilebilir. Bu grupta, bu haklara saygı duyulacağı bir aşamada, kişilerin ayrılığı ve kişilere saygı ilkelerine aykırı davranışlarda bulunmaktadır. (Primoratz 1997: 230–31). Buna cevaben Held, ‘’Hak ihlallerinin daha adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayamamak; (mevcut olan tek yol, terörizmin kullanılmasıyla) haklarına zaten saygı duyulmamış olanların sadece üyelere değil, kendi haklarına sahip bireyler olduğunun farkına varmamalarıdır. Dolayısıyla, bunlar hakları görmezden gelinebilecek bir gruptur.’’

Hak ihlallerinin adil bir şekilde dağıtılmasına yönelik bir argüman gruplarla ilgili olmak zorunda değildir; bireylerin adalet hakkı ile ilgili bir argüman da olabilir (Held 2008: 89-90). (Held’in argümanına daha fazla itiraz için bkz. Steinhoff 2007: 125–30; Nath 2011.)

2.3.2 Yüksek acil durum ve ahlaki felaket

Held’in terörizmin gerekçelendirilmesinde kaçınılmaz olan şey ise, insan hakları ihlallerinin daha eşit bir şekilde dağıtılmasını gerektiren adalettir. Şiddet etiği konusuna bağdaşmayan bir yaklaşım içinde terörizmin belirli koşullar altında kullanılmasına izin vermenin farklı bir yolu bulunmaktadır. Adalet ve haklar söz konusu olduğunda, terörizmin (veya Held’in terminolojisinde masumları hedef alan terörizmin) hiçbir zaman haklı olmadığı iddia edilebilir. Dahası, adalet ve haklarla ilgili düşünceler, iyi ve kötü sonuçlarla ilgili düşüncelerden çok daha fazla ağırlık taşır ve bu nedenle normal çatışma durumlarında ikincisini gölgede bırakır. Bununla birlikte, istisnai durumlarda, sonuçlara ilişkin düşünceler, -terörizme başvurmamanın bedeli-, adalet ve haklarınkini geçersiz kılacak kadar ağır olabilir.

Michael Walzer, II.Dünya Savaşı’ndaki Alman şehirlerinin “terör bombardımanı” tartışmasında, yeni bir hat üzerinde başka bir tartışma imkanı sunuyor. 1942’nin başlarında, İngiltere’nin Almanya tarafından yenileceği ve ordusunun, savaş kurallarına uygun olarak savaşırken geçerli olamayacağı görülüyordu. İngiltere, Avrupa’nın çoğunun Naziler tarafından boyun eğdirilmesinin önündeki tek engeldi. Bu, “yaşamlarımızda iyi olan her şeye karşı nihai bir tehdit, bir ideoloji ve öylesine katil bir egemenlik uygulamasıydı ki, hayatta kalabilecekler için bile aşağılayıcıydı; nihai zaferinin sonuçları tam anlamıyla hesaplamanın ötesinde, ölçülemez derecede korkunçtu” (Walzer 2000 : 253). Böylece Britanya “üstün bir acil durumla” karşı karşıya kaldı: (a) ahlaki açıdan tamamen düşünülemez bir şey için, yakın bir tehdit. Böyle bir acil durumda -genellikle siyasi eylemleri rahatsız eden “kirli eller” tahmininin bir durumu (bkz. Walzer 1973)- tehditten kurtulmanın tek umudu, ‘sivil bağışıklık’ gibi temel ve ağır bir ahlaki ilkeyi ihlal etmek olabilir. Üç yıldan fazla bir süredir, daha sonra USAAF’ın katıldığı RAF, birçok Alman şehrini kasıtlı olarak harap etti, yaklaşık 600.000 sivili öldürdü ve Alman halkını savaşı durdurmak ve koşulsuz olarak teslim olmaya zorlamak için 800.000 kişiyi ağır yaraladı. 1943’ün başlarında Almanya’nın savaşı kazanamayacağı açıktı ve sonraki tüm terör bombalı saldırıları etik gerekçeye dayanılarak yapıldı. Ancak ilk yılında, Walzer’in görüşüne göre, Almanya’nın terör bombardımanı, İngiltere’nin karşı karşıya olduğu en büyük acil duruma verdiği yanıtı ahlaki olarak haklı çıkarıldı. Walzer, imha veya köleleştirme tehdidiyle karşı karşıya olan tek bir siyasi topluluğa ve nihayetinde “hayatta kalma ve hürriyet”in söz konusu olduğu bir siyasi topluluğa, başvurabilmesi için ‘yüksek olağanüstü hal’ kavramını genişletir. “Üyeleri, ataları tarafından geliştirilen, çocuklarına aktarılmak üzere bir yaşam tarzını paylaşan siyasi toplulukların hayatta kalması ve özgürlüğü, uluslararası toplumun en yüksek değerleridir” (Walzer 2000: 254).

Burada iki farklı üstün acil durum anlayışımız var. Tehdit her ikisinde de yakındır, ancak tehdidin doğası farklıdır: Nazilerin ırksal olarak daha düşük olduğunu düşündükleri insanlar için biçtiği bir kadere ve diğerinin yönetiminin yerinden çıkarılmasına maruz bırakmak. Walzer, “bir siyasal cemaatin hayatta kalması ve hürriyeti” tehdidinin belirsiz başlığı altında bu iki tür olağanüstü acil durum arasında gidip gelirken, ikincisine daha uygun olabilecek ahlaki yanıtnı ikincisine doğru genişletmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, tüm insanların soykırımdan geçirilmesi, sınır dışı edilmesi veya köleleştirilmesi herhangi bir yolla savunulabilecek ahlaki bir felaket olarak düşünülebilirken, siyasi bağımsızlığını kaybetmesi en fazla politik bir felakettir. Yerinden edilecek bir yönetimin ahlaki meşruiyetten yoksun olması ve onun ölümü ahlaki bir gelişme olabilir. Ancak bir yönetimin ahlaki meşruiyeti olsa bile, “hayatta kalması ve hürriyeti” ne yönelik bir tehdit “hayatımızda iyi olan her şeye nihai bir tehdit” in altında kalmaktadır. Eğer öyleyse, ordusu onu savunmak için düşman sivillere karşı savaşta haklı gösterilemez. (Yüce acil durumlarda genellikle Statman 2006’ya bakınız.)

Benzer çizgiler boyunca inşa edilmiş, ancak terörizme başvurmayı haklı çıkarabilecek bir ahlaki felaket olarak kabul edilen şeyin daha katı bir görüşüne dayanan başka, daha az müsaade eden bir konum daha vardır. Sosyal veya ekonomik baskıya, sömürge yönetimine veya yabancı işgale karşı birçok savaşçının inandığının aksine, masum insanların rastgele öldürülmesini ve sakatlanmasını haklı çıkarabilecek büyüklükteki kötülükler son derece nadirdir. Her ne kadar ahlaki olarak savunulamaz olsa da; her baskı, dış yönetim veya işgal vakası, ilgili anlamda manevi bir felaket anlamına gelmez. Walzer’in iddia ettiklerinin aksine, “bir siyasi topluluğun hayatta kalması ve hürriyeti” için yapılacak her tehdit de geçerli değildir. Bununla birlikte, eğer topyekûn bir insan imhasına ya da topraklarından “etnik olarak arındırma” girişimine maruz kalırsa, gerçek bir ahlaki felaketle karşı karşıya kalınır ve terörizm böyle bir kadere karşı mücadele yöntemi olarak uygun şekilde değerlendirebilinir. Büyüklükleri ve kesinlikleri göz önüne alındığında, tüm insanların yok edilmesi ve “etnik temizlik” ayrı bir kategori oluşturmaktadır. Şüphesiz, böyle bir durumda terörizme başvurmak, ancak terörizmin başka hiçbir şeyin başaramayacağına inanmak için çok iyi gerekçeler varsa, ahlaki olarak haklı gösterilecektir: yakın imhayı veya “etnik temizliği” önleme durumunda veya bu ikisi halihazırda devam ediyorsa durdurma maksadı güden durumda. Her iki koşulun da karşılandığı durumlar, oldukça nadir de olsa, olacaktır. Aslında, tarih de tek bir örnek sunmayabilir. Ancak bu, hiçbir terör eylemi veya uygulamasının, bu koşulları hiçbir zaman karşılayamayacağı ve dolayısıyla haklı çıkabileceği anlamına gelmez. Buna göre, terörizm neredeyse tamamen yanlıştır (Primoratz 2013: bölüm 6).

Hem “olağanüstü acil durum” hem de “ahlaki felaket” görüşü, terörizme başvuruyu ancak acil durumla başa çıkmanın ya da felaketi önlemenin tek yolu olduğu zaman haklı gösterecektir. Terörün gerçekten hedefe ulaşacağından ne kadar emin olmalıyız, başka hiçbir yöntem olmayacak mı? Aşırılıkla nasıl başa çıkılacağına karar verirken, katı epistemik standartlar uygulayamayacağımızı iddia edebiliriz- gerçekten de, neyin işe yarayacağını gerçekten bilemezsek, neyin olabileceğiyle şansımızı denemek zorundayız. Walzer’ın görüşü budur: ‘’Böyle bir çıkmazda, terörizm suçunu, aksi halde bizim için saklı olan kötülüğe karşı “bahise girmeliyiz”. “Seçeneğimiz yok; aksi takdirde, risk çok güçlüdür ”(Walzer 2000: 259-260). Bu konumun, tehdidin üstesinden gelmek için önerilen araçların (terörizmin, kasıtlı olarak masum insanları öldürme ve sakat bırakma) önemine ağırlık vermesinin yanında, tehdidin üstesinden gelirken sebep olabileceği zararların büyüklüğünü vurgulaması hususunda başarısız olmasına itiraz edilebilir. Bu dikkate alındığında; sonuç, radikallik yanlısı olsa bile, terörizm meşrulaştırılacaksa, bunun işe yarayacağına ve başka hiçbir şeyin gerçekten çok güçlü olmayacağına inanmak, bu meşrulaştırmanın nedenleri olabilir.

2.3.3 Terörizm kesinlikle yanlıştır.

Bazıları ise, terörizmin kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyor. Bu pozisyon da farklı bakış açıları ile geliyor. Bazı filozoflar, geniş bir terörizm tanımı ile çalışıyorlar ve belirli koşullar altında, yalnızca, söz konusu yanlışlıklarda, ciddi şekilde suçlananları hedef alan “seçici” terörizmin haklı olabileceğini iddia ederler (Corlet 2003, Young 2004). Bu, bu şekilde seçici olmayan terörizmin, yani dar anlamda terörizmin asla haklı olmadığını göstermektedir. Ancak bu yine de bir önceki argümanımızı çürütmüyor: İkinci tür terörizmin “yüksek acil durum” ya da “ahlaki felaket” gibi diğer hususlar ile gerekçelendirilebileceğini savunmak için hala yer var.

Per Bauhn ise, bunu böyle bırakmaz. Savaşçı olmayanları veya ortak vatandaşları hedefleyen terörizmin, Alan Gewirth’in etik teorisinin biraz değiştirilmiş bir versiyonunu kullanarak asla haklı gösterilemeyeceğini ispatlamaya çalışır. Hürriyet ve güvenlik, terörist eylemin temel önkoşullarıdır ve bu nedenle çok ağır olmalıdır. Onları koruma ihtiyacı ise bir dizi hak yaratır; buradaki hak, tüm masum kişilerin sahip olduğu “bir cinayet projesinin kurbanları olmamak için mutlak bir haktır” (Gewirth 1981: 16). Bu hakkın mutlak statüsüne olağanüstü acil durum veya ahlaki felaket söz konusu olduğunda ve bunlara karşı itiraz edildiğinde; Bauhn, olumlu ve doğrudan nedensel olarak sorumlu olduğumuz şey arasında ahlaki bir fark olduğunu savunur ve diğer insanların, bu sorumlu olduğumuz durumları kasten getirmesini engellemek, nedensel olarak, yalnızca dolaylı olarak sorumlu olduğumuz şeydir. İlkinden de ahlaki olarak sorumluyuz, ancak (belirli özel durumlar hariç) ikincisinden değil. Masum insanları hedeflememek için terörizme başvurmayı reddedersek ve bu nedenle diğer bazı kişilerin zulümleri sürdürmesini engellemezsek, sadece bu zulümlerden ahlaki olarak sorumlu olacak failler olur. Dolayısıyla terörizmi reddetmeliyiz. (Bauhn 1989: bölüm 5).

Stephen Nathanson, sivillerin ya da ortak vatandaşların mutlak dokunulmazlığını ve kural-sonuççu bir etik teoride ortaya koyduğu terörizmin mutlak yasaklanmasını ‘topraklamaya’ çalışır (Nathanson 2010: 191-208). Sivil dokunulmazlığı benimsemek, konuyu düzenleyen başka bir kuralı kabul etmek ya da hiçbir kurala sahip olmamak yerine; silahlı çatışmalarda öldürme ve yıkımı azaltmanın en iyi yoludur. Dahası, en iyi sonuçlar, yüksek acil durumlarda istisnalara izin veren bir kaide olarak değil, mutlak bir kural olarak benimsenerek elde edilir. ‘Yüksek olağanüstü hâl’ fikri belirsizdir. ‘Yüksek acil durum’ muafiyetlerinin sunulmasına ilişkin kriterler, keyfi ve sübjektif yollarla uygulanır. Son olarak ise, kaygan eğim argümanı vardır: “Terörizm de dahil olmak üzere [sivil dokunulmazlık kuralından ayrılmaya] izin vermek, en zorlu koşullar altında bile, bu tür eylemleri haklı göstermek için çıtayı indirecektir… bu da, bu tür davranışların bazen haklı çıkabileceği mesajını iletir ve böylece… bu yöntemlerin kullanımını arttırmaya ağırlık verilir.”(Nathanson 2010: 207).

Bununla birlikte, kural-sonuççuluğunun etik teorisi olarak benimsenmesi ve yine de sivillerin ya da ortak vatandaşların dokunulmazlığını ve buna eşlik eden terörizm yasaklanmasının çok katı fakat mutlak ahlaki kural olarak görülmemesi mümkündür. Dolayısıyla Richard B. Brandt ve Brad Hooker bu dokunulmazlığı mutlak görmezler. Evlat edinmenin iyi sonuçları nedeniyle seçilen bir dizi ahlaki kuralın, başka bir ahlaki kuralın çiğnenmesi anlamına gelse bile, felaketin önlenmesi için bir kural içermesi gerektiğini savunuyorlar. Masum insanlara yönelik kasıtlı şiddetin yasaklanması gibi katı bir ahlaki kural bile, başka bir şekilde önlenemeyen felaket yeterince ağırsa, geçersiz kılınabilir. (Bkz. Brandt 1992: 87–88, 150–51, 156–57; Hooker 2000: 98–99, 127–36). Dolayısıyla, sivillerin ya da ortak vatandaşların dokunulmazlığına ilişkin anlayışları ile yukarıda özetlenen “ahlaki felaket” konumu arasında pratik sonuçlar düzeyinde bir miktar yakınlaşma vardır (2.3.2).

KAYNAKÇA

Allhoff, Fritz, 2012, Terrorism, Ticking Time-Bombs, and Torture: A Philosophical Analysis, New York: Columbia University Press; see part I.

Arendt, Hannah, 1958, The Origins of Totalitarianism, 2nd edn., Cleveland: The World Publishing Co.; see chapters 12,13.

Bauhn, Per, 1989, Ethical Aspects of Political Terrorism: The Sacrificing of the Innocent, Lund: Lund University Press.

Bin Laden, Osama, 2005, “The Example of Vietnam”, Messages to the World: The Statements of Osama Bin Laden, Bruce Lawrence (ed.), James Howarth (trans.), London and New York: Verso, 139–144.

Brandt, Richard B., 1992, Morality, Utilitarianism, and Rights, Cambridge: Cambridge University Press.

Carter, Michael Philip, 1989, “The French Revolution: ‘Jacobin Terror’”, in Rapoport and Alexander (eds.) 1989, 133–51.

Card, Claudia, 2010, Confronting Evils: Terrorism, Torture, Genocide, Cambridge: Cambridge University Press; see chapters 5, 6.

Coady, C.A.J., 1985, “The Morality of Terrorism”, Philosophy, 60: 47–69.

–––, 2001, “Terrorism”, in Lawrence C. Becker and Charlotte B. Becker (eds.), Encyclopedia of Ethics, 2nd edn., New York and London: Routledge, vol. 3, 1696–99.

–––, 2004, “Terrorism and Innocence”, Journal of Ethics, 8: 37–58.

Corlett, J. Angelo, 2003, Terrorism: A Philosophical Analysis, Dordrecht: Kluwer.

Dardis, Tony, 1992, “Primoratz on Terrorism”, Journal of Applied Philosophy, 9: 93–97.

Donahue, Thomas J., 2013, “Terrorism, Moral Conceptions, and Moral Innocence”, The Philosophical Forum, 44: 413–35.

Elshtain, Jean Bethke, 2003, Just War against Terror: The Burden of American Power in a Violent World, New York: Basic Books.

Finlay, Christopher J., 2015, Terrorism and the Right to Resist: A Theory of Just Revolutionary War, Cambridge: Cambridge University Press; see chapter 9.

Fotion, Nicholas, 1981, “The Burdens of Terrorism”, in Burton M. Leiser (ed.), Values in Conflict, New York: Macmillan, 463–70.

Frey, R.G. and Christopher W. Morris (eds.), 1991, Violence, Terrorism, and Justice, Cambridge: Cambridge University Press.

Fullinwider, Robert K., 1988, “Understanding Terrorism”, in Steven Luper-Foy (ed.), Problems of International Justice, Boulder: Westview Press, 249–59.

George, David A., 2000, “The Ethics of IRA Terrorism”, in Andrew Valls (ed.), Ethics in International Affairs: Theories and Cases, Lanham: Rowman & Littlefield, 81–97.

Gewirth, Alan, 1981, “Are There Any Absolute Rights?”, The Philosophical Quarterly, 31: 1–16.

Gilbert, Paul, 1994, Terrorism, Security and Nationality: An Introductory Study in Applied Political Philosophy, London and New York: Routledge.

Goodin, Robert E., 2006, What’s Wrong with Terrorism? Oxford: Polity.

Goppel, Anna, 2013, Killing Terrorists: A Moral and Legal Analysis, Berlin: de Gruyter.

Gordon, Neve, and George A. Lopez, 2000, “Terrorism in the Arab-Israeli Conflict”, in Andrew Valls (ed.), Ethics in International Affairs: Theories and Cases, Lanham: Rowman & Littlefield, 99–113.

Govier, Trudy, 2002, A Delicate Balance: What Philosophy Can Tell Us about Terrorism, Cambridge, Mass.: Westview Press.

Grayling, A.C., 2006, Among the Dead Cities: Was the Allied Bombing of Civilians in WWII a Necessity or a Crime?, London: Bloomsbury.

Held, Virginia, 2008, How Terrorism Is Wrong: Morality and Political Violence. Oxford: Oxford University Press.

Henry, Emile, 1977, “A Terrorist’s Defence”, in George Woodcock (ed.), The Anarchist Reader, Hassocks: Harvester Press, 189–96.

Honderich, Ted, 2003, After the Terror, 2nd edn., Edinburgh: Edinburgh University Press.

–––, 2006, Humanity, Terrorism, Terrorist War, London and New York: Continuum.

Hooker, Brad, 2000, Ideal Code, Real World: A Rule-consequentialist Theory of Morality, Oxford: Oxford University Press.

Hughes, Martin, 1982, “Terrorism and National Security”, Philosophy, 57: 5–25.

Jollimore, Troy, 2007, “Terrorism, War, and the Killing of the Innocent”, Ethical Theory and Moral Practice 10: 353–72.

Kamm, F.M., 2013, Ethics for Enemies: Terror, Torture and War, Oxford: Oxford University Press; see chapter 2.

Kapitan, Tomis, 2008, “Terrorism”, in Raja Halwani and Tomis Kapitan, The Israeli-Palestinian Conflict: Philosophical Essays on Self-Determination, Terrorism and the One-State Solution, Basingstoke: Palgrave Macmillan, 132–97.

Kautsky, Karl, 1973 [1919], Terrorism and Communism: A Contribution to the Natural History of Revolution, trans. W.H. Kerridge, Westport, Conn.: Hyperion Press.

Khatchadourian, Haig, 1998, The Morality of Terrorism, New York: Peter Lang.

Lackey, Douglas, 2004, “The Evolution of the Modern Terrorist State: Area Bombing and Nuclear Deterrence”, in Primoratz (ed.) 2004, 128–38.

Laqueur, Walter (ed.), 1987, The Terrorism Reader: A Historical Anthology, 2nd edn., New York: New American Library.

Law, Stephen (ed.), 2008, Israel, Palestine and Terror, London: Continuum.

Luban, David, 2003, “The War on Terrorism and the End of Human Rights”, in Verna V. Gehring (ed.), War after September 11, Lanham, Md.: Rowman & Littlefield, 51–65.

McPherson, Lionel K., 2007, “Is Terrorism Distinctively Wrong?” Ethics 111: 524–46.

Medina, Vicente, 2015, Terrorism Unjustified: The Use and Misuse of Political Violence, Lanham: Rowman & Littlefield.

Meggle, Georg, 2005, “Terror and Counter-Terror: Initial Ethical Reflections”, in Meggle (ed.) 2005, 161–75.

Meggle, Georg (ed.), 2005, Ethics of Terrorism and Counter-Terrorism, Frankfurt/M.: Ontos Verlag.

Merleau-Ponty, Maurice, 1969, Humanism and Terror: An Essay on the Communist Problem, trans. John O’Neill, Boston: Beacon Press.

Miller, Richard W., 2005, “Terrorism and Legitimacy: A Response to Virginia Held”, Journal of Social Philosophy, 36: 194–201.

Miller, Seumas, 2009, Terrorism and Counterterrorism: Ethics and Liberal Democracy, Oxford: Blackwell.

Nath, Rekha, 2011, “Two Wrongs Don’t Make a Right: A Critique of Virginia Held’s Deontological Justification of Terrorism”, Social Theory and Practice 37: 679–96.

Nathanson, Stephen, 2010, Terrorism and the Ethics of War, Cambridge: Cambridge University Press.

Nielsen, Kai, 1981, “Violence and Terrorism: Its Uses and Abuses”, in Burton M. Leiser (ed.), Values in Conflict, New York: Macmillan, 435–49.

Primoratz, Igor, 1997, “The Morality of Terrorism”, Journal of Applied Philosophy, 14: 221–33.

–––, 2006, “Terrorism in the Israeli-Palestinian Conflict: A Case Study in Applied Ethics”, Iyyun: The Jerusalem Philosophical Quarterly 55: 27–48.

–––, 2010, “Can the Bombing Be Morally Justified?” in Igor Primoratz (ed.), Terror from the Sky: The Bombing of German Cities in World War II, New York: Berghahn Books, 113–33.

–––, 2013, Terrorism: A Philosophical Investigation, Cambridge: Polity Press.

––– (ed.), 2004, Terrorism: The Philosophical Issues, Basingstoke and New York: Palgrave Macmillan.

Rapoport, David C., and Yonah Alexander (eds.), 1989, The Morality of Terrorism: Religious and Secular Justifications, 2nd edn., New York: Columbia University Press.

Reiff, Mark K., 2008, “Terrorism, Retribution, and Collective Responsibility”, Social Theory and Practice 34: 209–42.

Reitan, Eric, 2010, “Defining Terrorism for Public Policy Purposes: The Group–Target Definition”, Journal of Moral Philosophy 7: 253–78.

Rigstad, Mark, 2008, “The Senses of Terrorism”, Review Journal of Political Philosophy, 6: 75–102.

Scheffler, Samuel, 2006, “Is Terrorism Morally Distinctive?” Journal of Political Philosophy, 14: 1–17.

Schwenkenbecher, Anne, 2012, Terrorism: A Philosophical Enquiry, Basingstoke: Palgrave Macmillan.

Shanahan, Timothy (ed.), 2005, Philosophy 9/11: Thinking about the War on Terrorism, Chicago: Open Court.

–––, 2009, The Provisional Irish Republican Army and the Morality of Terrorism, Edinburgh: Edinburgh University Press.

Simpson, Peter, 2004, “Violence and Terrorism in Northern Ireland”, in Primoratz (ed.) 2004, 161–74.

Sinnott-Armstrong, Walter, 1991, “On Primoratz’s Definition of Terrorism”, Journal of Applied Philosophy, 8: 115–20.

Statman, Daniel, 2006, “Supreme Emergencies Revisited”, Ethics, 117: 58–79.

Steinhoff, Uwe, 2007, On the Ethics of War and Terrorism, Oxford: Oxford University Press; see chapter 5.

Sterba, James P. (ed.), 2003, Terrorism and International Justice, New York: Oxford University Press.

Taylor, Isaac, 2018, The Ethics of Counterterrorism, London: Routledge.

Trotsky, Leon, 1961 [1920], Terrorism and Communism: A Reply to Karl Kautsky, Ann Arbor, Mich.: The University of Michigan Press.

Uniacke, Suzanne, 2014, “Opportunistic Terrorism”, Journal of Moral Philosophy 11: 395–410.

Valls, Andrew, 2000, “Can Terrorism Be Justified?”, in Andrew Valls (ed.), Ethics in International Affairs: Theories and Cases, Lanham, Md.: Rowman & Littlefield, 65–79.

Waldron, Jeremy, 2010, Torture, Terror, and Trade–Offs: Philosophy for the White House, Oxford: Oxford University Press; see chapters 3, 4.

Walzer, Michael, 1973, “Political Action: The Problem of Dirty Hands”, Philosophy and Public Affairs, 2: 160–80.

–––, 2000, Just and Unjust Wars: A Moral Argument with Historical Illustrations, 3rd edn., New York: Basic Books; see chapters 12, 16.

–––, 2004, Arguing about War, Ithaca, N.Y.: Yale University Press; see chapters 4, 10.

–––, 2006, “Terrorism and Just War”, Philosophia, 34: 3–12.

Wellman, Carl, 1979, “On Terrorism Itself”, Journal of Value Inquiry, 13: 250–58.

Wellmer, Albrecht, 1984, “Terrorism and the Critique of Society”, in Jürgen Habermas (ed.), Observations on “The Spiritual Situation of the Age”, trans. Andrew Buchwalter, Cambridge, Mass.: The MIT Press, 283–307.

Wilkins, Burleigh Taylor, 1992, Terrorism and Collective Responsibility, London and New York: Routledge.

Young, Robert, 1977, “Revolutionary Terrorism, Crime and Morality”, Social Theory and Practice, 4: 287–302.

–––, 2004, “Political Terrorism as a Weapon of the Politically Powerless”, in Primoratz (ed.), 2004, 55–64.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir