Uluslararası İlişkilerde Siyasi Realizm (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Kaynak: Korab-Karpowicz, W. Julian, “Political Realism in International Relations”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/entries/realism-intl-relations/

Çevirmen: Emre Bayır

Uluslararası ilişkiler disiplininde birbiri ile çatışan genel teoriler veya farklı teorik perspektifler vardır. Realizm, namı diğer siyasi realizm, uluslararası siyasetin rekabetçi ve ihtilaflı tarafına odaklanır, işbirliğini vurgulayan idealizmin veya liberalizmin genellikle karşısındadır. Realistlere göre uluslararası ilişkilerde en temel aktör devletlerdir. Ve devletler kendi güvenlikleri hakkında endişelenirler, kendi ulusal çıkarlarını gözetirler ve güç için savaşırlar. Realistlerin devletlerin güç ve kişisel çıkarlarına vurgu yapmasının olumsuz tarafı, genellikle etik normların devletler arasındaki ilişkilere uygunluğu konusundaki şüpheciliğidir. Ulusal siyaset bir otorite ve hukuk alanı iken, uluslararası siyaset realistlere göre adaletin olmadığı, devletler arasındaki aktif veya potansiyel çatışmaların hüküm sürdüğü bir alandır.

Fakat, tüm realistler uluslararası ilişkilerde etik kuralların varlığını reddetmez. Reinhold Niebuhr ve Hans Morgenthahu gibi yirminci yüzyıl teorisyenleri tarafından temsil edilen klasik realistlerle, radikal realistler arasında ayrım yapılmalıdır. Klasik realistler ulusal çıkar konseptini vurgular fakat bahsettikleri ulusal çıkar “devletin yararına olan her şey meşrudur” diyen Makyevelist doktrin değildir. (Bull 1995, 189) Bu aynı zamanda savaşın veya çatışmanın yüceltilmesini de içermez. Klasik realistler uluslararası siyasette ahlaki bir muhakemenin var olma olasılığını reddetmezler. Daha ziyade, siyasal gerçekleri ele almayan soyut ahlaki söylemi eleştirirler. İhtiyata dayalı başarılı siyasi eyleme yani belirli bir eylemin doğruluğunu siyasi sonuçları temelinde olası alternatifler arasından yargılama yeteneğine üstün bir değer yüklerler.

Realizm çok çeşitli yaklaşımlardan oluşur ve realizmin uzun bir teorik geleneğe sahip olduğu iddia edilir. Kurucu babaları arasında Thucydides, Machiavelli ve Hobbes gibi isimler en çok geçen düşünürlerdir. Yirminci yüzyıl klasik realizminin yerini günümüzde büyük ölçüde neorealizm almıştır. Neorealizm, uluslararası ilişkiler alanına daha bilimsel bir yaklaşım inşa etmeye çalışan bir girişimdir. Hem klasik realizm hem de neorealizm günümüzde liberal, eleştirel ve post modern uluslararası ilişkiler teorisyenleri tarafından sıklıkla eleştirilmektedir.

  1. Realist Geleneğin Kökleri

1.1 Thucydides ve Gücün (iktidarın) Önemi

Tıpkı diğer klasik siyaset teorisyenleri gibi, Thucydides de (m.ö 460 – 400) siyaseti ahlaki sorularla ilişkili olarak gördü. En önemlisi, güç kavramının çok önemli olduğu devletler arası ilişkilerin, adalet normları tarafından yönlendirilip yönlendirilemeyeceğini sordu. ‘Peloponez Savaşı Tarihi’ adlı eseri ne tam bir siyaset felsefesi eseridir ne de kapsamlı bir uluslararası ilişkiler teorisidir. Milattan önce 431 ile 404 yılları arasında gerçekleşen Atina ve Sparta çatışmalarının bir kısmını sunan bu metin, meselenin karşıt taraflarını tartışan kişilerin yapmış olduğu konuşmalardan oluşur. Yine de, ‘tarih’ uluslararası ilişkilerde kabul görmüş tek klasik metin olarak tanımlanıyorsa, ve bu metin Hobbes’dan pek çok çağdaş uluslararası ilişkiler teorisyenlerine kadar geniş bir ilham kaynağı olmuşsa; bunun sebebi metnin olayların kronolojik bir sıralamasından daha fazlasını içermesidir. Metinden teorik bir pozisyon çıkarsanabilmektedir. Realizm kavramı metinde bulunan Atinalıların yapmış olduğu ilk konuşmada, savaştan hemen önce Sparta’da gerçekleşen bir tartışmada ifade edilmiştir. Dahası, metinde Thucydides’in savaşın nedenlerini açıkladığı bölümde ve Atina elçilerinin açıklamalarını içeren ünlü “Melian Diyaloğu’nda” realist bir perspektif ima edilmiştir.

1.1.1 Uluslararası İlişkilerde Realizmin Genel Özellikleri

Uluslararası ilişkiler realistleri, egoist olarak tanımladıkları insan doğasının ve uluslararası bir hükümetin yokluğunun siyaset üzerine yaptığı kısıtlamayı vurgular. Bu faktörler bir araya geldiğinde ahlaka çok az yer verilen, güç ve güvenlik arayışının ana sorunlar olduğu, temel aktörlerin devletler olduğu ve çatışmaya dayalı bir uluslararası ilişkiler paradigmasına katkı sağlar. Realist geleneği tanımlayan egoizm, anarşi, güç, güvenlik ve ahlak gibi devlet aktörlerini ilgilendiren öncüllerin tümü Thucydides’de mevcut.

(1) İnsan doğası realizm için başlangıç noktasıdır. Realistler insanoğlunu özü itibariyle egoist ve çıkarcı olarak görür. Hatta çıkarlar ahlaki prensiplerin önüne geçer. “Tarih”‘in birinci kitabında Thucydides’in betimlediği ve Sparta’da geçen tartışmada Atinalılar ahlakın yerine çıkarların önceliğini kabul eder. Doğru ve yanlış düşüncelerinin “insanları asla üstün güç tarafından sunulan yüceltme fırsatlarından vazgeçirmediğini” söylerler. (chap. 1. par. 76)

(2) Realistler, özellikle günümüzün neorealistleri, uluslararası ilişkilerde hükümetlerin yokluğunu yani gerçek anlamıyla anarşiyi uluslararası siyasetin sonuçlarının en önemli etkeni olarak görürler. Onlara göre kural koyucu ve uygulayıcı bir otoritenin olmayışı, uluslararası arenayı bir tür “öz yardım” sistemi yapar. Her devlet kendi varlığını sürdürme konusunda sorumludur, kendi çıkarlarını belirleme ve güç peşinde koşma konusunda özgürdür. Anarşi böylelikle devletler arası ilişkileri şekillendirmede gücün baskın bir role sahip olduğu bir duruma yol açar. Melos’daki Atinalı elçilerin sözleriyle, düzeni sağlayacak herhangi bir genel otoritenin olmadığı durumda, “bağımsız devletler [sadece] güçlü oldukları sürece hayatta kalabilirler.” (5.97).

(3) Realistler devletlerin dünyasını anarşik olarak gördükleri kadar, aynı zamanda güvenliği de temel bir sorun olarak görürler. Güvenliği sağlamak için, devletler kendi güçlerini arttırmaya çalışırlar ve potansiyel saldırganları engellemek amacıyla güç dengesi ilişkilerine girerler. Thucydides, Peloponez Savaşı’na yol açan yakın ve uzak nedenleri birbirinden ayırırken, savaşın asıl nedenini onun başlamasından hemen önce olan herhangi belirli bir olayda görmez. Bunun yerine savaşın nedenini Yunan şehir devletlerinin oluşturduğu iki blok (Atinalıların liderliği altındaki Delian Ligi ve Spartalıların liderliği altındaki Peloponezya Ligi) arasındaki güç dağılımın değişmesi olarak açıklar. Ona göre, Atinalıların giderek güçlenmesi Spartalıları güvenlik konusunda endişelendirmiştir, ve bu durum onları birbirleri ile savaşmaya itmiştir (1.23).

(4) Realistler genellikle uluslararası siyasette ahlakın önemi konusunda şüphecidir. Uluslararası ilişkilerde ahlakın yeri olmadığını iddia edenler, ahlaki eylemlerle başarılı siyasi eylemler arasında çekişmelerin olduğunu iddia edenler, devletlerin kendi ahlak anlayışı olduğunu ve bu anlayışın geleneksel ahlaktan farklı olduğunu iddia edenler, veya ahlakın, eğer kullanılıyorsa, devletlerin davranışlarını haklı çıkarmak için kullanılan bir araç olduğunu iddia edenler gibi ahlak konusunda farklı fikirler mevcuttur. Devletler arasındaki ilişkilerde etik normların reddedildiğinin açık bir örneği “Melian Diyaloğu” nda bulunabilir (5.85 – 113). Bu diyalog M.Ö 416 yılında Atinalıların Melos adasını işgali olaylarıyla bağlantılıdır. Atinalı elçiler Melianlılara iki seçenek sundular: teslim ol veya yok ol. Ve bu seçim sunulurken adalete itiraz etmek yerine, sadece hayatta kalmalarını düşünmeleri istendi. Elçilerin sözleriyle “İkimiz de adalet ile ilgili kararların sadece her iki tarafın eşit konumda olduğu zaman alındığını biliyoruz. Fakat bir taraf güçlü olduğunda güçlü olan taraf alabildiğini alır, ve zayıf taraf bu durumu kabul etmelidir” (5.89). “Eşit konumda olmak” kanun hükmünde eşit olmak ve dolayısıyla ortak bir hukuki otoriteye bağlı olmak demektir (Korab-Karpowicz 2006, 234). Atinalılar; devletler üstü böyle bir otorite var olmadığı için, uluslararası anarşinin kanunsuzluğu altında, tek doğrunun güçlünün zayıfa hükmetme hakkı olduğunu savunur. Hak kavramını doğrudan kuvvet kavramıyla eşitlerler ve adalet düşüncelerini dış ilişkilerden soyutlarlar.

1.2 “Melian Diyaloğu” — İlk Realist – İdealist Tartışması

Atinalıların ifadelerinde realist perspektife yönelik ciddi bir destek görebiliriz. Fakat şu soru hala geçerliliğini korumaktadır: “Onların realizmi, Thucydides’in bakış açısıyla ne kadar kesişir?” ‘Tarih’ in diğer bölümleri gibi “Melian Diyaloğu”nun bazı bölümleri güçlü bir realizm okuması sunsa da, Thucydides’in pozisyonu bu seçili bölümlerden çıkarılamaz. Kitabının daha geniş bir bağlamda değerlendirilmesi gerekmektedir. Hatta, “Melian Diyaloğu”nun kendisi bile bir dizi karşıt görüş sunmaktadır.

Siyasi realizm uluslararası ilişkiler düşünürleri tarafından sıklıkla idealizm veya liberalizmle kıyaslanır. Her ikisi de uluslararası normları, devletler arası bağımsızlığı ve uluslararası işbirliğini vurgular. Thucydides’in eserinin en sık konuşulan bölümlerinden biri olan “Melian Diyaloğu”, idealist ve realist görüşlerin klasik tartışmasını sunar: “Uluslararası siyaseti adalet ilkelerinden üretilen ahlaki bir düzene dayandırabilir miyiz yoksa güç ve ulusal çatışmasının sürekli var olacağı bir arena olarak kalmaya devam mı edecek?

İdealistik argümanları sunan Melianlılara göre, yapılacak seçim savaş ve boyun eğme arasındaydı. (5.86). Melianlılar cesurdu ve vatanseverlerdi. Özgürlüklerini kaybetmek istemediler. Her ne kadar askeri olarak Atinalılardan daha zayıf olsalar da, kendilerini savunmaya hazırlardı (5.100; 5.112). –Argümanlarını hakkaniyetle ilişkilendirdikleri adalete başvurma ile temellendirdiler.–  ve Atinalıları adil olmayanlar olarak gördüler (5.90; 5.104). Dindardılar, tanrıların adil amaçlarını destekleyeceğine ve zayıflıklarını güçlendireceğine inanırlardı. Ayrıca müttefiklerine güvenirlerdi. Aynı zamanda akrabaları olan Spartalı müttefiklerinin kendilerine yardım edeceğini düşündüler (5.104; 5.112). Nitekim, Melianlıların konuşmalarından idealist veya liberal dünya görüşünün temel yapıtaşlarını çıkarabiliriz: ulusların siyasi bağımsızlıklarını tecrübe etme hakkına sahip olduğuna yönelik inanç, birbirlerine yönelik belli yükümlülüklerinin olduğu ve o yükümlülükleri yerine getirecekleri, saldırgan bir savaşın meşru olmayacağı. Melianlılarda eksik olan şeyler ise kaynak ve öngörüydü. Kendilerini savunma kararını verirken, ihtiyatlı hesaplamalar veya eldeki kanıtlar yerine umutları tarafından yönlendirildiler.

Atinalıların argümanları ise güvenlik ve güç gibi temel realist konseptlere dayanıyordu ve dünyanın nasıl olması ile ilgili değil, dünyanın halihazırda nasıl olduğu ile ilgiliydi. Atinalılar ahlaki konuşmalardan kaçındılar ve Melianlıları askeri olarak zayıf olduklarını kabul etmek, kararlarının potansiyel sonuçlarını düşünmek ve hayatta kalmaya odaklanmanın gereklikiği gibi bazı gerçekleri göz önünde bulundurmaya davet ettiler (5.87; 5.101). Atinalıların argümanlarının ardında çok güçlü bir realist mantık yatar. Kişisel çıkar ve güvenlik endişesine dayanan pozisyonları, görünüşte rasyonaliteye, akıl ve öngörü içerir. Fakat dikkatli incelendiğinde onların mantığı aslında oldukça kusurludur. Görece daha zayıf olan Melos devleti onlar için gerçek bir güvenlik tehidid değildir. Melos’un yok edilmesi Peloponez savaşının -Atinalılar bu savaşı birkaç yıl sonra kaybedecektir- gidişatını hiçbir şekilde değiştirmeyecektir.

Tarih’te Thucydides, ılımlılık ve adalet duygusu ile yatıştırılmamış gücün, daha fazla güce yönelik kontrolsüz bir arzuyu doğurduğunu bize gösterir. Bir imparatorluğun büyüklüğüne yönelik hiçbir mantıki sınır yoktur. Zafer ve kazanç umuduyla sarhoş olan Atinalılar, Melos’u fethettikten sonra Sicilya’ya karşı bir savaşa girdiler. Melianlıların sunduğu, adalet düşüncesini göz önünde bulundurmanın herkes için uzun vadede daha faydalı olacağı fikrini gözardı ettiler. Aynı zamanda kendi askeri yeteneklerine olduğundan fazla değer biçtiler. En sonunda savaşı kaybettiler, kendi çıkarları ile ilgili mantıklarının dar görüşlü olduğu ortaya çıktı.

Uluslararası ilişkilerde gücün realitesini göz ardı etmek ütopiktir, fakat sadece güce dayanmak da aynı derecede körlüktür. Görünüşe göre Thucydides ne Melialıların naif idealizmini, ne de Atinalı rakiplerinin sinizmini tam olarak destekliyor. Bize bir yandan “uluslararası siyasette naif rüya görmeye” öte yandan da “diğer zararlı uçlar: sınırsız sinizme” karşı olmayı öğretiyor (Donnely 2000, 193). Eğer Thucydides politik realist bir düşünür olarak tanımlanıyorsa, ne tam olarak geleneksel etiğin reddedildiği realpolitik kefeye, ne de ahlaki soruların çoğunlukla görmezden gelindiği günümüzün neorealist kefesine konulabilir. — Thucydides’in realizmi tam olarak ahlak dışı değildir — ve hem ulusal çıkarın taleplerine karşı hassas olup hem de uluslararası sahnedeki siyasi aktörlerin ahlaki muhakemelere tabi olduğunu reddetmeyen Hans Morgenthau, Raymond Aron, ve diğer yirminci yüzyıl klasik realistleri ile kıyaslanabilir.

1.2 Machiavelli’nin Ahlaki Gelenek Eleştirisi

Uluslararası ilişkilerde idealizmin, tıpkı realizm gibi, uzun bir geleneğe sahip olduğu iddia edilir. İdealistler dünyayı buldukları halden memnun değildir, ve her zaman siyaset için “nasıl olmalı” sorusunu sorarlar. Plato, Aristo, ve Çiçero siyasi yaşamın temel alabileceği evrensel ahlaki değerlerin var olduğuna inanan siyasi idealistlerdir. Çiçero, kendinden önceki düşünürlerin çalışmalarına dayanarak, hem yerel hem de uluslararası alanda uygulanabilecek doğal bir ahlaki yasa geliştirdi. Savaş durumunda doğruluk ile ilgili fikirleri daha sonra hristiyan düşünürler St. Augustine ve St. Thomas Aquinas tarafından ileriye taşındı. Onbeşinci yüzyılın sonlarında, Niccolò Machiavelli’nin doğduğu sıralarda, devletler arası ilişkileri de kapsayan siyaset kavramının erdemli olması gerektiği ve savaş yöntemlerinin etik standartlara bağlı kalması gerektiği siyaset literatüründe baskın fikirlerdi.

Machiavelli (1469 – 1527), kendisini siyaseten yenilikçi olarak konumlandırarak, bu köklü ahlaki geleneğe meydan okudu. Klasik batı siyasal düşüncesinin gerçekçi olmadığını ve siyasetin etikten ayrılması gerektiğini öne sürerek yeni bir yaklaşım sundu. Böylece modern siyasetin temellerini attı. Prens adlı eserinin 15. bölümünde, kendinden önceki düşünürlerden ayrılarak, “hayal edilenin yerine var olan maddenin –geçerli doğrusunu–” aradı. Ona göre “geçerli doğru” kavramı, sadece gerçeğin aramaya değer olduğunu anlatıyordu. Hem bireyi hem de ülkeyi güçlü ve müferreh yapmak için gerektiğine inandığı pratik durumların bir toplamını temsil ediyordu. Eski erdem (virtue) (adalet, öz kısıtlama gibi kişiye ait olan ahlaki özellikler) kavramının yerine virtù (kabiliyet veya kuvvet) kavramını koydu. Virtù’nun elçisi olarak, insanları ve ulusları dünyevi şan ve güce ulaştıracağına dair söz verdi.

Makyevelizm, yerel ve uluslararası alana uygulanan siyasal realizm fikrinin radikal bir tipidir. Siyasette ahlakın bağlantısını tamamen reddeden ve belirli siyasi emellere ulaşmak için her yolun (ahlaki veya değil) mübah olduğunu savunan siyasi bir doktrindir. Machiavelli, asla ragione di stato ya da onun Fransızca kaşılığı raison d’état tabirini kullanmasa da, kendisi için her zaman etik zorluklar veya normlar yerine devlet için en iyi olan en önemli şey olmuştur.

Machiavelli siyasetteki ahlak dışı olayları meşrulaştırdı, fakat onların kötü olduğunu hiçbir zaman reddetmedi. Geleneksel ahlakın tek bir yapısı içerisinde faaliyet gösterdi. Machiavelli’nin on dokuzuncu yüzyıl takipçileri, onun realizm algısı alıp daha da radikal hale getirdiler ve çift etik doktrinini oluşturdular. Biri özel ve biri kamusal olacak şekilde geliştirdiler ve uluslararası ilişkilere uyguladılar. “Devletin kendini var etmekten daha yüksek bir görevi yoktur.” diyen Hegel, devletlere diğer devletlere karşı avantajlarını geliştirmesi ve kendi çıkarlarını koruması amacıyla etik bir müsaade verdi (Meinecke 357). Böylece geleneksel ahlakı tersine çevirdi. Ulusal gücün bir ulusun hakkı ve görevi olarak kabul edilmesiyle birlikte, devletin iyiliği en yüksek ahlaki değer olarak görüldü. Machiavelli’ye atıfta bulunan Heinrich von Treitschke, devletin iktidar olma sebebinin diğer eşit güçlere karşı kendini savunmak için olduğunu ve devletin en yüce ahlaki görevinin bu iktidarı geliştirmek olduğunu ifade etti. Uluslararası anlaşmaları yalnızca devlet için uygun olduğu sürece bağlayıcı olarak dikkate alır. Bu sayede devlet davranışlarının özerk etiği ve reelpolitik konsepti ortaya çıkmış oldu. Geleneksel etik reddedildi ve güç politikaları daha “yüksek” bir ahlaki alan olarak görüldü. Alman kültürünün üstünlüğü ile birlikte bu konseptler, Alman devlet adamlarına İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar hizmet etti ve onların fetih ve yok etme politikalarını meşrulaştıran araçlar oldu.

Machiavelli, siyasi liderlere verdiği basiretli tavsiyelerinden (bu tavsiyelerinden ötürü modern politik stratejinin kurucu ustası olarak görülür) ve cumhuriyetçi hükümet biçimini savunmasından dolayı sıklıkla övülür. Böyle bir övgüye sahip olmasının şüphesiz pek çok nedeni vardır. Aynı zamanda, Avrupa’nın umutsuzluğunun sorumluluğunu taşıyan en önemli düşünür olarak da görmek mümkündür. Thucydides’in “Melian Diyaloğu”nda sunulan Atinalı elçilerin, Plato’nun “Devlet” eserindeki Thrasymachus’un, veya Çiçero’nun değindiği Carneades’in argümanları siyaset ve etik birliğin eski Hristiyan görüşlerine meydan okudu. Fakat Machiavelli’den önce bu tip ahlak dışı fikirler hiçbir zaman anaakım Batı siyasi düşüncesinde kendine yer bulamadı. Kendinden sonraki pek çok düşünürü ve siyasi uygulayıcı kötülüğe başvurmanın politik amaçlara ulaşma konusunda meşru bir araç olduğuna ikna eden şey, gerekçelendirmesinin gücü ve zamansızlığıydı. Savaşta tüm olası araçların kullanılmasına izin verilir gibi Makyevelist fikirlerin etkileri, adalet kurallarına bakılmaksızın kalabalık orduların birbirlerine karşı acı bir şekilde savaştığı modern Avrupa’nın savaş alanlarında görüldü. Amaca uygunluk ile ahlaka uygunluk arasındaki gerilim siyaset alanında geçerliliğini yitirdi. Geleneksel etiğe daha zarar veren, özel ve kamusal çift etik kavramı geliştirildi. En nihayetinde eaison d’état doktrini, Lebenstraum politikasına, iki dünya savaşına ve holokosta neden oldu.

Belki de uluslararası ilişkilerde realizmin en büyük problemi, ahlaken ne kadar problemli olursa olsun bir politikanın, devlete fayda sağlamak amacıyla aşırı versiyona kayma eğiliminde olmasıdır. Waltz ve günümüz neorealistlerinin pek çoğu, açık etik sorular sormasa dahi, çift bir etik anlayışı vardır ve Hans Morgenthau gibi klasik realistlerin kullandığı reelpolitik kelimelerin yarattığı olumsuz çağrışımlar yoktur.

1.3 Hobbes’un Anarşik Doğa Durumu

Thomas Hobbes (1588 – 1683), amacı yeni oluşan modern bilimi klasik ve skolastik mirasın kalıntılarından kurtarmak olan entelektüel hareketin bir parçasıydı. İdealist perspektifin dayandığı klasik siyaset felsefesine göre, insanlar kendi çıkarları aleyhine olsa bile arzularını akıl yoluyla kontrol edebilir ve başkaları için çalışabilirdi. Onlar doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir, ahlaki seçimler yapabilir, bu nedenle rasyonel ve erdemli varlıklardı. Ayrıca doğaları gereği sosyal yaratıklardı. Hobbes bu fikirlere büyük bir beceri ile karşı çıktı. Ona göre insanoğlu erdemli ve sosyal olmak yerine aşırı derecede bireyciydi, ayrıca onlar “sadece ölümle sona eren sürekli ve huzursuz bir güç arzusuna” sahipti (Leviathan XI 2). Bu nedenle kaçınılmaz olarak iktidar mücadelesi içindelerdi. Hobbes, bu fikirleri ortaya çıkarak uluslararası ilişkilerin realist geleneğinin temeli olan bazı ana fikirlere, özellikle neorelizme katkı sağladı. Bunlar arasında insan doğasının egoist olarak nitelendirilmesi, uluslararası anarşi kavramı, iktidar mücadelesine dayanan siyasetin rasyonelleştirilebileceği ve bilimsel olarak incelenebileceği görüşü bulunmaktaydı.

En çok bilinen Hobbesçu konseptlerden biri de “her insanın her insana karşı olduğu bir savaş” durumuna yol açan anarşik doğa durumudur (XII 8). Hobbes, doğa durumu kavramını hem insan doğası hakkında hem de bireylerin var olduğu durumlar hakkındaki görüşlerinden türetti. Doğa durumunda herhangi bir devlet yoktur, herkes eşit bir statüye sahiptir, herkes her şeyi yapma hakkına sahiptir, bireylerin davranışlarında herhangi bir kısıtlama yoktur. Herhangi biri istediği zaman istediği gücü kullanabilir, ve herkes bu güce güçle karşılık vermeye hazır olmalıdır. Herhangi bir ahlaki kısıtlamaya tabi olmayan, açgözlü, kıt mallar için rekabet etmeye hazır bireyler, diğerlerini kazanç için istila etmeye eğilimlidir. Aynı zamanda diğerlerinde şüphelenen ve korkuyla hareket edenler de, kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla önleyici eylemde bulunabilir ve diğerlerine saldırabilir. Son olarak, bireyler saltanat ve güç arzusuna da sahip olabilir. Kazanç, güvenlik veya şan şöhret gibi nedenlerle, güç peşindeki bireyler “birbirini yok edecek veya birbirlerine boyun eğdirecektir” (XIII 3). Herkesin potansiyel bir saldırgan olduğu belirsiz bir durumda, diğerlerine savaş açmak barışçıl bir davranışta bulunmaktan daha avantajlı bir stratejidir, ve kişi kendi yaşamını devam ettirmek için başkalarına hakimiyetin gerekli olduğunu öğrenmelidir.

Hobbes birey ve devlet arasındaki ilişkiye daha fazla öncelik vermiştir, devletler arası ilişkilere yönelik yorumları kıttır. Fakat, doğa durumundaki bireylerin hayatları hakkında söylediği şeyler, devletlerin birbiri ile ilişkilerinin tanımlanmasının bir yolu olarak da yorumlanabilir. Devletler kurulduktan sonra, bireylerde bulunan güç arzusu genellikle diğer devletlere ve halklara hükmetmek isteyen devletlerin davranışlarının temeline Hobbes’a göre devletler, “kendi güvenlikleri için” “tehlike, işgal korkusu gibi bahaneler ile hakimiyetlerini genişletir, ve komşularını bastırmak ve zayıflatmak için ellerinden geleni yapmaya çalışır” (XIX 4).  Buna göre, güç arayışı ve mücadelesi, devletler arasındaki ilişkilerin Hobbesçu görüşünün merkezinde yatar. Aynı şeyler, Hobbes’un görüşlerinden etkilenen ve insan doğası hakkında onunla benzer düşüncelere sahip olan Hans Morgenthau’nun geliştirdiği uluslararası ilişkiler modeli için de söylenebilir. Benzer bir şekilde, neorealist Kenneth Waltz’un da uluslararası anarşiyi (bağımsız devletlerin kendilerinden üstün bir otoriteye tabi olmaması gerçeği) uluslararası ilişkilerin temeli olarak görmesi nedeniyle Hobbes’un izinden gittiği söylenebilir.

Bireyler kendilerini egemen devletlere maruz bırakarak, Hobbes’un doğa durumu olarak açıkladığı herkese karşı olan savaştan kaçarlar; fakat bu savaş durumu devletler arası ilişkileri domine etmeye devam eder. Bu, devletlerin sürekli olarak birbiri ile savaştığı anlamına gelmez, ama devletler savaşma eğilimindedir (XIII 8). Her devlet kendi başına güç kullanıp kullanmayacağına karar verebilir, bu nedenle savaş her an patlak verebilir. İç güvenliğin sağlanması başarısının devletlerin kurulması ile elde edilmesi, devletler arası güvensizlik durumunu beraberinde getirir. ‘Hobbes tamamen tutarlı olsaydı, bu durumdan kurtulmak için devletlerin de bir sözleşmeye girmesi ve kendilerini bir dünya egemenliğine sunması gerektiği fikrine katılırdı’ düşüncesi tartışılabilir. Her ne kadar dünya devleti fikri günümüz bazı realistleri arasında destek görse de, Hobbes’un düşüncesi bu şekilde değildir. Uluslararası anarşiye son vermek için uluslararası bir sosyal sözleşmenin uygulanması fikrini öne sürmez. Bunun nedeni devletler arası güvensizlik durumunun her zaman vatandaşlar için güvensizlik anlamına gelmemesidir. Devletler arası silahlı çatışma veya başka bir düşmanlık ortaya çıkmadığı sürece, devlet içerisindeki bireyler görece güvenli hissedebilir.

Devletler arası ilişkilerde evrensel ahlaki prensiplerin varlığının reddedilmesi Hobbes’u Makyevelistlere ve raison d’état doktrinin takipçilerine yakınlaştırır. Bağımsız devletlerin tıpkı bağımsız bireyler gibi doğaları gereği birbirine düşman olduğunu, asosyal ve bencil olduğunu, ve davranışları üzerinde herhangi bir ahlaki kısıtlamanın olmadığını varsayan Hobbes’un uluslararası ilişkiler doktrini; insanların sosyalleşebilirliğine dayanan idealist siyasi vizyona ve bu vizyon üzerine inşa edilen uluslararası hukuk kavramına karşı büyük bir meydan okumadır. Fakat, Hobbes’u Machiavelli’den ayıran ve klasik realizm kavramına yaklaştıran şey, dış politikanın defansif karakterine yönelik ısrarıdır. Onun siyasi teorisi, devlet için avantajlı olacak her şeyi yapma çağrısını ileri sürmemektedir. Uluslararası ilişkilere yönelik yaklaşımı  ihtiyatlı ve barışçıldır: bağımsız devletler, tıpkı bireyler gibi, akıl yürütmenin salık verdiği barışa atılmalıdır.

Waltz ve Hobbes’un fikirlerini okuyan diğer neorealistlerin bazen göz ardı ettiği şey, Hobbes’un uluslararası anarşiyi hiçbir kuralın olmadığı bir ortam olarak algılamamış olmasıdır. Belirli akıl diktelerinin doğa durumunda bile geçerli olduğunu öne sürerek, daha barışçıl ve işbirlikçi uluslararası ilişkilerin mümkün olduğunu doğrular.  Aynı zamanda uluslararası hukukun varlığını reddetmez. Bağımsız devletler ilişkilerine yasal bir zemin oluşturmak amacıyla birbirleriyle anlaşma imzalayabilirler. Fakat aynı zamanda Hobbes, uluslararası kuralların güç mücadelesini kısıtlamada çoğu zaman etkisiz olacağının farkında gibi görünmektedir. Devletler bunları kendi avantajlarına göre yorumlayacak ve böylece uluslararası hukuk, etkilenen devletlerin çıkarlarına göre itaat edilecek veya göz ardı edilecektir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler her zaman güvencesiz bir mesele olma eğilimine devam edecektir. Hobbes’un realizminin merkezinde küresel siyasete dayalı bu korkunç görüş yatmaktadır.

  1. Yirminci Yüzyıl Klasik Realizmi

Yirminci yüzyıl realizmi, Birinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ilişkiler alanını domine eden idealist perspektife bir cevap olarak doğmuştur. 1920lerin ve 1930ların idealistleri (aynı zamanda liberal enternasyolanistler veya ütopyacılar olarak bilinirler) bir başka dünya çatışmasını önlemek amacıyla barış inşa etmek gibi bir amaca sahiptiler. Devletler arası problemlere çözüm olarak uluslararası organizasyonlar tarafından desteklenen uluslararası hukukun oluştulması olarak gördüler. Bu savaş arası idealizm dönemi 1920’de Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını ve 1928’de imzalanan Briand Paktı ile savaşların yasaklanmasını ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini sağladı. ABD başkanı Woodrow Wilson, Norman Angell, Alfred Zimmern, Raymond B. Fosdick gibi düşünürler ve dönemin diğer öne çıkan idealistleri Milletler Cemiyeti’ne entelektüel destekte bulundu. Devletler ve halklar arasındaki çatışmaların kaçınılmazlığına odaklananların aksine, onlar insanları birleştiren ortak çıkarları vurgulamayı seçtiler, rasyonalite ve ahlaka başvurmaya çalıştılar. Onlara göre, savaş egoist insan doğasının bir sonucu olarak oluşmadı, daha ziyade kusurlu sosyal koşullardan ve siyasi düzenlemelerden kaynaklıydı ki bunlar iyileştirilebilirdi. Yine de idealistlerin fikirleri 1930’ların başında Reinhold Niebuhr tarafından ve daha sonraki yıllarda ise E. H. Carr tarafından halihazırda eleştiriliyordu. ABD’nin katılmadığı, Japonya ve Almanya’nın daha sonra ayrıldığı Milletler Cemiyeti, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışını engelleyemedi. Bu gerçek çok güçlü bir realist tepkinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Belki de hiçbir teorik argüman bu etkiyi sağlayamazdı. 1945 yılında kurulmasına rağmen Birleşmiş Milletler idealist siyasi düşüncenin bir ürünü olarak görüldü, ve uluslararası ilişkiler disiplini savaş sonrası dönemin ilk yıllarında John H. Herz, Hans Morgenthau, George Kennan, Raymond Aron gibi klasik realistlerden etkilendi. Daha sonra 1950’lerde ve 1960’larda klasik realizm için, uluslararası siyaset çalışmalarına daha bilimsel bir yaklaşım tanıtmayı deneyen düşünürlerin mücadelesi vardı. 1980’lerde ise uluslararası ilişkiler teorisinde başka bir eğilim, neorealizm ortaya çıktı.

Yirminci yüzyıl klasik realizmine katkı sağlayan tüm düşünürlere bu makalede yer vermek olanaklı olmayacağından dolayı, belki de aralarında en etkilileri E. H. Carr ve Hans Mortenghau tartışılması için seçildi.

2.1 E. H. Carr’ın Ütopyacı İdealizme Karşı Mücadelesi

Edward Hallett Carr (1892-1982), uluslararası ilişkiler konusundaki ana çalışması olan Temmuz 1939 tarihli Yirmi Yıl Krizi adlı eserinde “ütopyacılık” olarak tanımladığı idealist konuma saldırdı. Pozisyonunu akla olan inanç, ilerlemeye olan güven, ahlaki bir doğruluk hissi (—)olarak karakterize etti. İdealistlere göre, savaş normal yaşamdan bir sapmaydı ve bu durumu önlemenin yolu insanları barış konusunda eğitmekti, Milletler Cemiyeti veya günümüzün Birleşmiş Milletler’i gibi kolektif güvenlik sistemlerinin kurulmasıydı. Carr, idealizmin iddia ettiği ahlaki evrenselcilik ve çıkarların harmonisi kavramlarını sorgular ve bu yolla idealizme meydan okur. Ahlakın evrensel olamayacağını, sadece göreli olabileceğini iddia eder (19) ve çıkarların harmonisi doktrinin kendi baskın konumlarını meşrulaştırmak ve korumak amacıyla ayrıcalıklı gruplar tarafından ortaya çıkarıldığını belirtir (75).

Carr, Marx ve diğer modern teoristlere kadar götürdüğü, politikaların değerlendirildiği standartların koşulların ve çıkarların ürünü olduğunu göstermek amacıyla, düşüncenin göreceliği konseptini kullanır. Ana fikri şudur, bir tarafın çıkarları her zaman o tarafın neyi ahlaki bulup neyi ahlaksız bulduğunu belirtir, ve bu nedenle bu prensipler evrensel değildir. Örneğin siyasetçilerin kendi ülkelerinin belli çıkarlarını gizlemek için adalet kavramını bir tür pelerin olarak kullandığını, veya başkalarına yönelik saldırganlıklarını haklı çıkarmak için onlar hakkında kötü imajlar yaratıldığını gözlemler. Potansiyel düşmanı ahlaken itibarsızlaştıran veya kendi pozisyonunu ahlaken yücelten bu tip örneklerin varlığı, ahlaki ideallerin geliştirilen politikalardan türetildiğini öne sürer. Politikalar, idealistlerin belirttiği gibi evrensel değerlere dayanmaz, tarafların birbirinden bağımsız çıkarları söz konusudur.

Carr’ın argümanı şudur; eğer spesifik ahlaki standartlar fiili olarak çıkarlar üzerine kurulmuşsa, mutlak prensipler veya evrensel ahlaki değerler kavramlarının altında da çıkarlar vardır. Her ne kadar idealistler barış veya adalet gibi değerleri evrensel olarak görse ve bu değerleri savunmanın herkesin çıkarına olacağını iddia etse de, Carr bu fikirlere karşı çıkar. Ona göre ne evrensel değerler ne de evrensel çıkarlar mevcuttur. Evrensel değerlere atıfta bulunan herkesin aslında kendi çıkarlarına yönelik hareket ettiğini iddia eder (71). Onlar kendileri için en iyi olanın herkes için iyi olduğunu düşünürler ve kendi çıkarlarını dünyanın genel çıkarı olarak tanımlarlar.

İdealistlerin ‘çıkarların harmonisi’ konsepti, insanoğlunun ortak çıkarlarının var olduğunu rasyonel bir biçimde fark edebileceğine ve bu nedenle işbirliğinin mümkün olacağına dayanır. Carr bu fikre ‘çıkarların çatışması’ gerçeği ile karşı çıkar. Ona göre dünya farklı birey ve grupların belli çıkarları arasında parçalara ayrılmıştır. Böyle ihtilaflı bir çevrede, düzen ahlaka değil güce dayalıdır. Hatta ahlakın kendisi gücün bir ürünüdür (61). Tıpkı Hobbes gibi Carr da ahlak kavramının, zorlayıcı güç tarafından mecburi kılınmış belirli yasal sistem tarafından inşa edildiğini idda eder. Evrensel ahlaki normlar, kendisini uluslararası cemiyet olarak sunan uluslar veya ulus grupları tarafından diğer ülkelere dayatılmıştır.

Barış, sosyal adalet, refah, uluslararası düzen gibi idealistlerin herkes için iyi olarak gördüğü değerler Carr tarafından salt statüko kavramları olarak görülmüştür. Statükodan memnun olan güçler, mevcut düzeni takdir ederler ve bu nedenle barış vaazı verirler. Neyin iyi olduğuna dair kendi fikirleri hakkında herkesi toplamaya çalışırlar. “Bir toplumdaki yönetici sınıfın kendi güvenliğini ve üstünlüğünü garanti eden iç barış için dua etmesi gibi,  … uluslararası barış hakim güçlerin özel çıkarı haline gelmiştir” (76). Öte yandan, memnun olmayan güçler mevcut düzeni adil olarak görmezler, ve bu nedenle savaş için hazırlanırlar. Bu nedenle barışı elde etmenin yolu, eğer zorlamak mümkün değilse, tatmin olmayan güçleri tatmin etmekte yatmaktadır. “Uluslararası düzenden en çok kar elde edenler, belirli tavizler vasıtasıyla mevcut durumu diğerleri için tolere edilebilir hale getirerek, uzun vadede bu durumu sürdürmeyi umabilirler” (152). Carr’ın kitabını okuyan birisi tarafından çıkarılacak mantıklı sonuç, yatıştırma politikasıdır.

Carr, çok yönlü bir düşünürdü. “Saf realizm, herhangi bir uluslararası toplumu imkansız kılan çıplak bir güç savaşından başka bir şey sunmayacağını” fark eder (87). İdealizmin “mevcut ütopyası” olarak adlandırdığı şeyi yıkmaya çalışırken, aynı zamanda “yeni bir ütopya” olarak realist bir dünya düzeni inşa etmeye çalışır. Bu yüzden insanoğlunun temel, evrence kabul edilmiş belirli normlara ve değerlere ihtiyacı olduğını kabul eder, ve normların ve değerlerin evrenselliğini reddetmeye çalışarak da kendi argümanıyla çelişir. Daha fazla itirazda bulunmak için, evrensel ahlaki değerlerin dilinin siyasette bazı tarafların lehine kötüye kullanılabiliyor olduğu ve bu değerlerin siyasi kurumlarda sadece kusurlu olarak kullanılabileceği gerçeği, bu tür değerlerin mevcut olmadığı anlamına gelmez. Barış, düzen, refah ve adalete hem ayrıcalıklı olan hem de ayrıcalıklı olmayan insanlardan gelen derin bir özlem vardır. İdealizmin meşruiyeti bu değerleri yansıtmaya ve sürdürmeye yönelik çabadan oluşur. İdelistler bu çabalarında gücün gerçekliğine yeterince dikkat etmezse başarısız olurlar. Öte yandan, tüm değerlerin çıkarlara göre oluşturulduğu saf realizm dünyasında, yaşam bir güç oyundan başka bir şey değildir ve katlanılmazdır.

‘Yirmi Yıl Krizi’ bazı evrensel değerlere değinir, ama aynı zamanda zamanının ruhunu da yansıtmaktadır. İki savaş arası idealistlerini, İkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasını önleyecek güçlü uluslararası kurumlar inşa edemediği için suçlayabiliriz, fakat bu kitap göstermektedir ki aynı dönem realistleri de bu durumu önleyecek hazırlığa sahip değildi. Carr sürekli Nazi yönetimindeki Almanya’dan bahseder. Almanya’nın tatmin olmamış bir güç olmaktan kurtulup “Avrupa’da süper güç hale gelebildiği” bir durumda, diğer Batılı güçlerinkilerine benzer bir uluslararası dayanışma dili benimseyeceğini iddia etti (79). Carr ve diğer realistlerin Nazizmin tehlikeli doğasını tanımadaki başarısızlıkları ve Almanya’nın toprak imtiyazlarından memnun olabileceği inancı, Çekoslovakya’nın işgal edildiği ve sadece Polonya’nın 1939 Eylül ayında askeri olarak karşı çıkmayı denediği bir güç güyümesinin mevcut olduğu bir siyasi ortamın beslenmesine katkı sağladı.

Uluslararası ilişkiler teorisi sadece entelektüel bir girişim değildir, aynı zamanda pratik sonuçları da vardır. Düşünce yapımızı ve siyasi pratiğimizi etkiler. Pratik tarafı incelediğimizde, Carr’ın entelektüel destek verdiği 1930ların realistleri, Milletler Cemiyeti’nde şekillendirilmiş kolektif güvenlik sistemine karşı çıkan insanlardı. Dönemin dış politika kuruluşlarında çalışarak, zayıflığına katkıda bulundular. Cemiyeti zayıflattıktan sonra, Almanya’yla yatışma ve uzlaşma politikasını, kolektif güvenlik sistemine alternatif olarak sundular (Ashworth 46). Çekoslovakya’nın işgalinden sonra, cemiyet karşıtı realist muhafazakarlar başarısız olduğunda, Neville Chamberlain etrafında toplandılar ve daha önce karşı oldukları güvenlik sistemini tekrar inşa etmeye çalıştılar. Kolektif güvenliği destekleyenler idealist olarak damgalanmıştı.

2.2. Hans Morgenthau’nun Realist İlkeleri

Hans j. Morgenthau (1904 – 1980), realizmi kapsamlı bir uluslararası ilişkiler teorisine dönüştürür. Hobbes’dan ve Protestan teolojist ve siyasi yazar Reinhold Niebuhr’dan etkilenen Morgenthau, bencilliği ve güç arzusunu insanoğlununun varlığının merkezine yerleştirir. Zamansız ve evrensel olan, insanın doyumsuz güç arzusu, ki bu arzuyu animus dominandi ile özdeşleştirir, ve hükmetme isteği, ona göre çatışmaların ana sebebidir. 1948’de yayınlanan ‘Uluslararası Politika: Güç ve Barış için Mücadele’ isimli ana çalışmasında da belirttiği gibi, “tüm politikar gibi, uluslararası politika da bir güç mücadelesidir’ (25).

Morgenthau, ‘Uluslararası Politika’nın ikinci baskısına eklediği bölümlerde, uluslararası ilişkilerde realizmi altı prensibe dayanarak sistematize eder. Bir gelenekçi olarak, sözde bilim adamlarına (özellikle 1950’lerde uluslararası ilişkiler disiplinini bir tür davranış bilimine düşürmeye çalışan kişilere) karşı çıkar. Yine de, ilk prensibinde realizmin, kökleri değişmeyen insan doğasında bulunan nesnel yasalara dayandığını belirtir. Realizmi hem bir uluslararası siyaset teorisine hem de siyasi bir sanata dönüştürerek, dış politika için faydalı bir araç yapmayı ister.

Morgenthau’nun realist teorisinin temel taşı, “güçte tanımlanan çıkar” kavramı ya da güç konseptidir. Bu konsept onun ikinci prensibini oluşturur: siyasi liderlerin “güç olarak tanımlanan çıkarların çevresinde düşünüp hareket ettiği” varsayımıdır (5). Bu konsept siyasetin özerkliğini tanımlar, ve politikacıların farklı gerekçelerine, tercihlerine, entelektüel ve ahlaki niteliklerine bakılmadan dış politika analizinin yapılmasına izin verir. Üstelik, rasyonel bir siyaset anlayışının temelini oluşturur.

Morgenthau üçüncü prensibinde, güç diye de tanımlanabilen çıkar kavramını evrensel olarak geçerli bir kategori, ve siyasetin temel bir unsuru olarak tanımlamasına rağmen, farklı zamanlarda ve farklı sonuçlarda çeşitli şeylerin güç veya çıkar olarak tanımlanabileceğini belirtir. İçeriği ve kullanım şekli, siyasi ve kültürel çevre tarafından belirlenmektedir.

Dördüncü prensipte, Morgenthau realizm ve etik arasındaki ilişkiyi açıklar. Realistlerin siyasi eylemin ahlaki öneminin farkında olmalarına rağmen, başarılı bir siyasi eylemin gereklilikleri ile ahlakın birbiri ile olan çekişmesinin de farkında olduklarını belirtir. Ona göre “Evrensel ahlaki değerler, devletlerin soyut evrensel formülasyondaki eylemlerine uygulanamaz, fakat … zamanın ve yerin somut sonuçlarından filtrelenmelidir” (9). Yani bu ahlaki ilkelere basiret eşlik etmelidir. Ona göre “Basiret olmadan, yani ahlaki eylemin siyasi sonuçları dikkate alınmadan, siyasi bir ahlaktan söz edilemez.”

Kişinin kendi ahlaki veya ideolojik üstünlüğüne olan inancı yerine, basiret siyasi eylemi yönlendirmelidir. Bu durum, Morgenthau’nun kendimiz de dahil olmak üzere tüm devlet aktörlerinin, yalnızca güç tarafından tanımlanan siyasi çıkarları gözeten siyasi kuruluşlar olarak görülmesi gerektiğini belirttiği beşinci prensipte vurgulanmıştır. Bu bakış açısını benzerleri ile karşılaştırmak ve ideolojik çatışmalardan kaçınmak gerekirse, bir devletin kendi çıkarlarını korurken ve teşvik ederken, diğer devletlerin çıkarlarına saygı duyan politikalar izleyebileceğini söyleyebiliriz.

Morgenthau’nun altıncı prensibinde belirttiği gibi, güç veya güç olarak belirtilen çıkar, siyaseti tanımlayan bir kavramdır ve siyaset özerk bir küredir. Etikten tamamen ayrılamaz. Etik de siyasette bir rol oynar. “Siyasi adam’dan başka bir şey olmayan bir adam canavar olur. çünkü ahlaki kısıtlamalardan tamamen yoksun olur. ‘Ahlaki adam’dan başka bir şey olmayan bir adam aptal olur, çünkü basiret yönünden eksik olur” (12). Sİyasi sanat insan doğasının iki boyutunun da, gücün ve ahlakın da, dikkate alınmasını gerektirir.

Morgenthau’nun altı realizm prensibi tekrarlar ve tutarsızlıklar içerse de, yine de onlardan şu çıkarımları yapabiliriz: Güç veya çıkar, siyaseti özerk bir disipline dönüştüren temel kavramdır. Rasyonel devlet aktörleri kendi ulusal çıkarlarını gözetirler. Bu nedenle, rasyonel bir uluslararası politika teorisi oluşturulabilir. Böyle bir teori, tekil siyasi liderlerin ahlakı, dini inançları, güdüleri veya ideolojik tercihleri ile ilgilenmez. Ayrıca, çatışmalardan kaçınmak için devletlerin ahlaki veya ideolojik mücadelelerden kaçınmaları ve yalnızca karşılıklı çıkarların tatminine dayanan uzlaşmacı politikaya başvurmaları gerektiğini belirtir.

Her ne kadar Morgenthau siyaseti özerk bir alan olarak tanımlasa da, etiği siyasetten tamamen kaldıran Makyevelist yolu izlemez. İnsanların çıkarlarını gözeten politik hayvanlar olmasına rağmen, aynı zamanda ahlaki hayvanlar olduğunu da öne sürer. Herhangi bir ahlaki değerden yoksun bırakıldıklarında, insanların canavar ya da alt insan seviyesine ineceğini iddia eder. Ona göre, siyasi eylemler evrensel ahlaki ilkeler tarafından yönlendirilmiş olmasa bile, hala ahlaki bir öneme sahiptir. Nihai hedef ulusal olarak hayatta kalmak olsa da, aynı zamanda basiretli olmak gerekir. Vatandaşların hayatlarının etkili bir şekilde korunabilmesi sadece güçlü bir fiziksel eylem değildir; aynı zamanda basiretli ve ahlaki boyutlara da sahiptir.

Morgenthau, realizmi uluslararası ilişkiler hakkında düşünmenin bir yolu ve politika tasarlamak için yararlı bir araç olarak görür. Bununla beraber, teorisinin bazı temel kavramları, özellikle insan doğasından kaynaklanan çatışma fikri ve güç konseptinin kendisi, eleştirilerin gelmesine neden olmuştur.

Uluslararası siyaset, tüm siyasetler gibi, Morgenthau için, insanların güce olan arzusu nedeniyle bir tür güç mücadelesidir. Fakat her bireyin sürekli bir iktidar arayışı içinde yer alması – bu noktada Hobbes ile aynı fikri paylaşır – tartışmalı bir öncüldür. İnsan doğası gözlem ve deneylerle ortaya çıkarılamaz. Herhangi bir ampirik araştırma tarafından kanıtlanamaz, sadece felsefe tarafından ifşa edilir, bize bir inanç meselesi olarak dayatılır ve eğitim tarafından aşılanır.

Morgenthau, insanoğlunun güce olan inancını, teorisine normatif bir yön sunarak, rasyonaliteyi tanıtarak, geliştirir. Rasyonel bir dış politika “iyi bir dış politika” olarak kabul edilir (7). Ancak rasyonaliteyi, gücü maksimize etmek amacıyla, maliyet ve fayda hesaplama süreci olarak tanımlar. Devlet adamları “güç olarak tanımlanan çıkarlar açısından düşünürler ve davranırlar” (5). Sadece siyaset yapıcıların entelektüel zayıflıkları, riskleri en aza indirmeyi ve faydaları en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan rasyonel yoldan sapan dış politikalara neden olabilir. Bu nedenle Morgenthau, insan ilişkilerinin gerçek bir portresini sunmak yerine, güç arayışını ve bu arayışın rasyonelitesini vurgular ve bu durumu bir norm olarak belirler.

Raymond Aron ve diğer düşünürlere göre, Morgenthau’nun realizminin temelini oluşturan güç konsepti belirsizdir. Siyasette bir araç veya amaç olabilir. Eğer güç sadece başka bir şey kazanmak için gereken bir araçsa, uluslararası siyasetin doğasını Morgenthau’nun iddia ettiği şekilde tanımlayamaz. Devletlerin eylemlerini, siyasi liderlerin güdüleri ve ideolojik tercihlerinden bağımsız olarak anlamamıza izin vermez. Siyaseti özerk bir alan olarak tanımlamanın temelini oluşturamaz. Bu nedenle Morgenthau’nun realizm ilkeleri şüpheye açıktır. Aron “rejimler ne olursa olsun aynı dış politika izlendiği doğru mu?” diye sorar (1597) ve “Napolyon ya da Stalin’in dış politikalarının aslında Hitler, Louis XVI veya II. Nicholas’ın güç mücadelesinden daha fazla olmayan politikalarıyla özdeş midir?” diye ekler. “Eğer vereceğiniz cevap evet ise, o halde sununan argüman tartışılmazdır, fakat çok öğretici değildir” (1598). Buna göre, devletlerin eylemlerini iktidar, güvenlik veya ulusal çıkarlara özgü olarak referans alıp tanımlamak işe yaramaz. Uluslararası siyaset daha geniş tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız olarak incelenemez.

Carr ve Morgenthau öncelikli olarak uluslararası ilişkilere odaklanmış olsalar da, onların realizm anlayışı iç politikaya da uygulanabilir. Klasik bir realist olmak genel olarak siyaseti bir çıkar ve güç mücadelesi olarak algılamaktır, ve ahlaki düşünmek yerine ortak çıkarlar tanınarak ve onlar tatmin edilmeye çalışılarak barış aranmalıdır. Modern siyaset teorisinde yeni bir akım olan yeni siyasi realizmin etkili temsilcileri Bernard Williams ve Raymond Geuss, “siyasal ahlak” olarak tanımlanan şeyi eleştirirler ve siyasetin etiğe karşı özerkliğini savunurlar. Ancak, siyaset bilimi realizmi ile uluslararası ilişkiler realizmi iki ayrı araştırma alanı gibi görünmektedir. Bazı düşünürlerin belirttiği gibi (William Scheuerman, Alison McQueen, Terry Nardin. Duncan Bell) siyaset biliminde realizme odaklananlar, uluslararası ilişkilerde realizme odaklananlarla çok az ilgilenirler.

  1. Neorealizm

Belirsizliklerine ve zayıflıklarına rağmen, Morgenthau’nun ‘Uluslararası Politika’ isimli kitabı standart bir ders kitabı haline geldi ve bir nesli uluslarararası politika hakkında düşünmeye itti. Aynı zamanda uluslarararası ilişkileri kuramsallaştırmaya yönelik ve metadolojik olarak daha titiz bir yaklaşım geliştirme girişimi vardı. 1950’lerde ve 1960’larda farklı alandalardan pek çok bilim insanı Uluslararası İlişkiler disiplini ile ilgilenmeye başladı ve klasik realistlerin “bilgelik edebiyatını” bilimsel kavramlar ve muhakeme ile değiştirmeye çalıştı (Brown 35). Bu durum geleneksel yaklaşımı savunan Morgenthau ve İngiliz Okulu adlandırılan yapıyla ilişkili olan bazı düşünürlerin, özellikle Hedley Bull’un karşı saldırı yapmasına neden oldu (Bull 1966).

Sonuç olarak uluslararası ilişkiler disiplini iki ana kola bölündü: geleneksel veya pozitivist olmayan ya da bilimsel veya pozitivist olan (neo-pozitivist). Daha sonra üçüncü kol: post-positivizm eklendi. Gelenekselciler normatif sorular sorarlar ve tarih, felsefe ve hukuk ile ilgilenirler. Bilim adamları ya da pozitivisler ise normatif olmaktan ziyade betimleyici ve açıklayıcı sorgulama biçimini vurgularlar. Alanda güçlü bir varlık gösterirler. 1960’ların ortalarında Amerikalı uluslararası ilişkilerin çoğu nicel araştırma, oyun teorisi ve sosyal bilimlerin yeni araştırma teknikleri konusunda eğitilmişti. Bu durum, uluslararası çevrede olan değişimle birlikte, uluslararası ilişkiler disiplini üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu.

Devletlerin uluslararası siyasette kilit aktör olduğu ve devletler arasındaki ilişkilerin fiili uluslararası ilişkilerin temeli olduğu noktaları realist varsayımı oluşturur.  Fakat, özellikle 1970’lerde Soğuk Savaş’un gerilemesi ile birlikte, uluslararası ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, çokuluslu şirketlerin artan önemine tanıklık edilebilir. Bu gelişme, neoliberalizm veya pluralizm olarak da bilinen idealist düşüncenin yeniden dönüşüne neden olmuştur. Robert Keohane ve Joseph Nye gibi bazı önde gelen pluralistler, realizmin bazı temel varsayımlarını kabul ederken, karşılık bağımlılık kavramını öne sürerek küresel siyasetin daha sofistike resmini tanımlamayı amaçladılar. Uluslararası ilişkilerde ilerleme olabileceğini ve geleceğin geçmişe benzemek zorunda olmadığını savundular.

3.1 Kenneth Waltz’un Uluslararası Sistemi

En belirgin realist tepki, uluslararası ilişkiler realizmini yeniden biçimlendiren Kenneth N. Waltz’dan gelir. 1979’da yayınlanan ‘Uluslararası Siyaset Teorisi’ kitabında liberal meydan okumaya cevap verir ve Hans Morgenthau’nun klasik realizminin kusurlarını, daha sonra biçimsel realizm ya da neorealizm olarak adlandırılacak daha bilimsel bir yaklaşımla düzeltmeye çalışır. Mortenghau teorisini insan doğasında bulunan güç mücadelesine dayandırırken, Waltz insan doğası hakkındaki herhangi bir felsefi tartışma içinde bulunmaktan kaçınmak için çaba gösterir ve bunun yerine mikroekonomiye benzer bir uluslararası politika teorisi oluşturmaya çalışır. Uluslararası sistemdeki devletlerin yerel bir ekonomideki şirketlere benzediğini söyler ve her ikisinin de temel bir amaca sahip olduğunu savunur: hayatta kalmak. “Uluslararası olarak, devletlerin eylemlerinin ortamı veya sistemlerinin yapısı, bazı devletlerin kısa vadede elde edilebilecek bazı amaçlar yerine hayatta kalmayı tercih etmeleri ve bu amaca ulaşmak amacıyla göreceli verimlilikle hareket etmeleri ile belirlenir” (93).

Waltz, geleneksel liberallerin ve de klasik realistlerin; tekil devlete, ideolojik, ahlaki ve ekonomik sorunlara odaklanarak aynı hatayı yaptıklarını savunur. Onlar uluslararası sistemin, daha geniş bir sosyo-politik alandan çıkarılabilen ciddi bir açıklamasını üretmekte başarısızdırlar. Waltz, böyle bir soyutlamanın gerçekliği bozduğunu ve klasik realizm için önemli olan pek çok faktörü yok saydığını kabullenir. Belirli dış politikaların geliştirilmesi sürecinin analiz edilmesine izin vermez. Fakat aynı zamanda faydalıdır. Özellikle, uluslararası politikanın temel belirleyicilerinin anlaşılmasına yardımcı olur. Elbette, Waltz’un neorealist teorisi iç siyasete uygulanamaz. Devletlerin uluslararası ya da yerel politika geliştirmesine hizmet edemez. Teorisi, sadece devletlerin farklı hükümet biçimlerine ve çeşitli siyasi ideolojilerine rağmen neden benzer şekilde davrandıklarını açıklamaya, ve artan bağımlılıklara rağmen uluslararası ilişkilerin genel gidişatının neden değişime meyilli olmadığını açıklamaya yardımcı olur.

Waltz’a göre devletlerin yüzyıllardır süren tekdüze davranışı, uluslararası sistemin yapısının davranışlar üzerine getirdiği kısıtlamalar ile açıklanabilir. Bir sistemin yapısı öncelikli olarak örgütlenme şeklinin prensipleri ile, daha sonra birimlerinin içindeki yapıların farklılıkları ile ve son olarak yeteneklerin (gücün) birimler arasındaki dağılımı ile tanımlanır. Anarşinin varlığı ya da merkezi bir otoritenin olmayışı, Waltz için uluslarası sistemi düzenleyen temel prensiptir. Uluslararası sistemin birimleri devletlerdir. Waltz, devlet dışı aktörlerin varlığını kabul eder, fakat onları görece önemsiz olarak gördüğü için görmezden gelir. Tüm devletler hayatta kalmayı arzuladığı için, anarşi her devletin kendisi ile ilgilenmesi gereken bir kendine yardım sistemi olduğu için, devletler arasında herhangi bir iş bölümü ya da işlevsel bir farklılaşma yoktur. İşlevsel olarak benzer olmalarına rağmen, aynı işlevi yerine getirme yetenekleri ile (her birinin temsil ettiği güç ile) birbirlerinden ayırt edilebilirler.

Sonuç olarak Waltz, gücü ve devletlerin davranışlarını klasik realistlerden farklı olarak görür. Morgenthau için güç hem bir araç hem de bir amaçtı ve rasyonel devlet davranışı, en çok gücü biriktirecek eylemi yapmak olarak anlaşılırdı. Buna karşın neorealistler, her bir devletin temel çıkarının güvenlik olduğunu ve bu nedenle devletlerin güç dağılımına konsantre olacağını varsayar. Neorealizmi, klasik realizmden ayıran bir diğer şey ise metadolojik dikkat ve bilimsel öz kavramadır (Guzinni 1998, 127–128). Waltz, bilginin ampirik olarak test edilebilirliğinde ve uluslararası ilişkilerde sadece sınırlı bir etkiye sahip olacağını kabul ettiği metodolojik bir değer olan yanlışlamacılıkta ısrarcıdır.

Devletler arasında yeteneklerin dağılımı değişebilir, fakat anarşi yani uluslararası ilişkilerin temel prensibi değişmez olarak kalır.  Bu durumun, kendine yardım mantığı ile birbiri ile ilişki kuran devletler üzerinde kalıcı bir etkisi vardır. Karşılıklı bağımlılığın etkileri ile ilgili neoliberal fikirleri çürütmeye çalışan Waltz, anarşinin neden uluslararası sistemde işbirliği üzerinde kısıtlayıcı bir etkiye sahip olduğunu iki nedenle açıklar: güvensizlik ve eşit olmayan kazançar. Anarşi durumunda, her bir devlet diğerlerinin niyetlerinden emin değildir ve işbirliğinden kaynaklanan olası kazanımların kendisinden çok diğer devletlere fayda sağlayacağından korkar, bu durum onu başkalarına bağımlı olmaya yönlendirir. “Devletler istekli bir şekilde artan bağımlılık durumlarına girmezler. Kendine yardım sisteminde, güvenlik etmenleri ekonomik kazancı politik çıkarlara göre ikinci plana atar.” (Waltz 1979, 107).

Teorik zarafeti ve metadolojik dikkati nedeniyle, neorealizm uluslararası ilişkiler disiplininde çok etkili olmuştur. Pek çok akademisyenin gözünde, Morgenthau’nun realizmi çağ dışı olarak görülmeye başlamıştır. — “şüphesiz ki konu hakkında düşünmenin önemli  ve ilgi çekici bir bölümü, fakat çok az bir kısmı bilimsel teoriye yapılan ciddi bir katkı olarak görülüyor” (Williams 2007, 1). Fakat, başlangıçta klasik realizmden daha fazla ilgi görmesine rağmen, neorealizm pek çok cephede kendisine yönelik güçlü eleştirilerin gelmesine neden olmuştur

3.2 Neorealizme Yönelik İtirazlar

1979 yılında Waltz, nükleer çağda  iki süper güce dayanan – ABD ve SSCB – çift kutuplu dünya sisteminin sadece stabil değil aynı zamanda devam etmeye eğişimli olduğunu yazdı (176-7). Berlin duvarının yıkılması ve daha sonra SSCB’nin dağılması bu tahminin yanlış olduğunu kanıtladı. İki kutuplu dünya, çoğu realist analistin varsaydığından daha güvencesiz hale geldi. Bitişin sonunda küreselleşme ile ilgili yeni olasılıklar ve zorluklar ortaya çıktı. Bu durum pek çok eleştirmeni neoliberalizmin, tıpkı klasik realizm gibi dünya politikasında değişiklikleri yeterince açıklayamayacağı konusunda eleştirmeye itmiştir.

Uluslararası (neo)realistlerle (neo)liberaller arasındaki yeni tartışma artık ahlak ve insan doğası hakkında değildir, hangi devlet davranışının kurumlar, öğrenme ve işbirliğine açık diğer faktörler yerine uluslararası sistemin anarşik yapısından ne ölçüde etkilendiği ile ilgilidir. 1989’da Uluslararası Kurumlar ve Devlet Gücü isimli kitabında Robert Keohane, Waltz’un sistem düzeyindeki teorilere olan vurgusunu ve kendi çıkarlarını gözeten devletlerin rasyonel bir şekilde hedeflerinin peşinden koştuğuna yönelik genel varsayımını kabul eder. Fakat, oyun teorisi işin içine dahil olduğu zaman, devletlerin kendi kişisel çıkarlarına yönelik algılarını ekonomik işbirliği ve uluslararası kurumlara yönelik dahiliyet ile genişletebileceğini gösterir. Böylelikle karşılıklı bağımlılık modeli dünya siyasetini etkileyebilir. Keohane, devlet iletişimini etkileyen faktörlerle ve değişimle daha iyi başa çıkabilecek sistemik teorilerin gerekliliğini belirtir.

Robert W. Cox gibi eleştirel teoristler de neorealizmin değişimle ilgilenme konusundaki sözde eksikliğine odaklanır. Onların görüşüne göre, neorealistler uluslararası ilişkilerin devlet tabanlı, tarihsel olaylarla şekillenen belirli bir yapısını alırlar ve evrensel olarak geçerli olduğunu varsayarlar. Aksine, eleştirel teorisyenler fikirlerin, maddi faktörlerin ve sosyal güçlerin etkileşimini analiz ederek, bu yapının nasıl ortaya çıktığını ve nihayetinde nasıl değişebileceğini anlayabilirler. Neoralizmin, hem kimliklerin ve çıkarların oluştuğu süreci hem de farklı metodolojik olasılıkları göz ardı ettiğini iddia ederler. Bu devletler arası stratejik ilişkilerin mevcut statükosunu meşrulaştırır ve bilimsel metodu bilgi elde etmede tek yol olarak görür. Hakimiyet ve kontrole olan ilgiyi, dışlayıcı bir pratiği temsil eder.

Realistler devletler arası ilişkilere odaklanırken, eleştirel teoristlerin temel odak noktası sosyal özgürleşmedir. Farklılıklarına rağmen eleştirel teori, postmodernizm ve feminizmin hepsi devlet egemenliği nosyonu ile ilgilenir ve marjinal ve haklarından mahrum gruplara karşı daha az dışlayıcı olacak yeni siyasi toplulukların gerekliliğini öngörür. Eleştirel teori devlet temelli dışlanmaya karşı çıkar ve bir ülkenin vatandaşlarının çıkarlarının yabancıların çıkarlarına göre daha öncelikli olduğu fikrini reddeder. Politikacıların, vatandaşlarının çıkarlarına olduğu kadar yabancıların çıkarlarına da ağırlık vermeleri gerektiği konusunda ısrar ederler ve “kale” haline gelmiş ulus-devletlerin ötesinde siyasi yapılar öngörürler. Postmodernizm,  devletlerin insan sadakatlerinin meşru odak noktası olduğuna ve bu nedenle sosyal ve politik sınırları dayatma hakkı olduğuna yönelik iddiayı sorgular. Kültürel çeşitliliği destekler ve azınlıkların çıkarlarını vurgular. Feminizm ise realist teorinin erkeksi bir önyargı sergilediğini ve kadının ve diğer alternatif değerlerin kamusal yaşama dahil edilmesi gerektiğini savunur.

Hem eleştirel teoriler hem de diğer alternatif teorik perspektifler mevcut statükoyu sorguladıklarından, bilgiyi güce bağımlı kıldıklarından ve kimlik oluşumunu ve sosyal değişimi vurguladıklarından dolayı geleneksel veya pozitivizm dışı değildirler (Weaver 165) ve neorealist, neoliberal “rasyonalist” veya “pozitivist” uluslararası ilişkiler teorilerinden daha radikal bir ayrımı temsil ederler. Alexander Wendt gibi inşacılar bir yandan şu andaki devlet sistemini ve anarşiyi ciddiye alarak, diğer yandan ise kimliklerin ve çıkarların oluşumuna odaklanarak bu iki yaklaşım arasında bir köprü kurmaya çalışırlar. Neorealist fikirlere karşı koyan Wendt, self yardım ilkesinin anarşizmi mantıklı veya raslantısal olarak takip etmediğini belirtir. Bu ilke sosyal olarak inşa edilmiştir. Wendt’in devletlerin kimliklerinin ve çıkarlarının sosyal olarak inşa edildiği fikri “inşacılık” olarak adlandırılmıştır. Sonuç olarak onun görüşünde “self yardım ve güç politikaları anarşizmin temel özellikleri değildir, sadece kurumlarıdır. Anarşi devletlerin yaptığı bir şeydir” (Wendt 1987 395). Tek bir anarşi mantığı yoktur, devletlerin kendilerini ve birbirlerini tanımladıkları rollere bağlı olarak birden fazla anarşi mantığı vardır. Güç ve çıkarlar idealar ve normlar tarafından inşa edilmiştir. Wendt’e göre neorealizm dünya siyasetinde değişimi hesaba katamaz, fakat kendisinin normlara dayanan inşacılığı katabilir.

Benzer bir sonuç, her ne kadar geleneksel bir şekilde elde edilse de, devletlerin davranışı üzerindeki sistematik ve de normatif kısıtlamaları vurgulayan ve pozitivist olmayan İngiliz Okulu teorisyenlerinden (Uluslararası Toplum yaklaşımı) de gelmektedir. İnsanoğlunu temelde sosyal ve rasyonel, işbirliği yapabilen ve geçmiş tecrübelerinden öğrenebilen varlıklar olarak gören klasik görüşe atıfta bulunan bu teorisyenler, devletlerin de tıpkı bireyler gibi diğerlerinin tanıyıp saygı duyacağı meşru çıkarlara sahip olduğunu ve birbirleri ile olan ilişkilerinde karşılıklılık ilkesini tanımanın faydalarının farkında olacaklarını vurgularlar (Jackson ve Sørensen 167). Bu nedenle devletler kendilerini diğer devletlerle anlaşmalar vasıtasıyla bağlarlar ve ortak bazı değerler geliştirirler. Dolayısıyla, uluslararası sistemin yapısı neorealistlerin iddia ettiği gibi değiştirilemez değildir. Savaş tehlikesi yüzünden kalıcı olan Hobbes’çu bir anarşi yoktur. Aktörler arasındaki saf güç ilişkilerine dayanan anarşik bir uluslararası sistem, devlet davranışlarının yaygın olarak paylaşılan değerler ve normlarla şekillendiği daha işbirlikçi ve barışçıl bir uluslararası topluma dönüşebilir. Bu durumun pratik bir örneği, başta BM olmak üzere uluslararası ilişkilerde hukukun üstünlüğünü destekleyen uluslararası örgütlerdir.

  1. Sonuç: Realizmin İhtiyatlı ve Değişen Karakteri

Neorealizm hakkındaki tartışmanın talihsiz ve niyetlenilmemiş sonucu, (İngiliz okulu bu konuda bir istisnadır) neorealizmin ve eleştirisinin büyük bir kısmının soyut bir bilimsel ve felsefi düzlemde ifade edilmiş olmasıdır. Bu durum uluslararası siyaset teorisini sıradan bir insan için erişilemez hale getirdi ve uluslararası ilişkiler disiplinini birbiriyle bağdaşmayan parçalara ayırdı. Klasik realizm diplomatik uygulamayı desteklerken ve potansiyel tehditlerle başa çıkmayı ve anlamayı isteyen insanlara bir rehberlik hizmeti sağlarken, günümüzde birbirinden farklı projelerle ve büyük resimlerle ilgilenen teoriler bu görevi yerine getirmeye uygun değildir. Belki de klasik realizme, özellikle Morgenthau’nun fikirlerine, yeniden ilgi duyulmasının temel sebebi budur. Morgenthau’nun fikirleri neorealist teorinin yerini alan bilim öncesi realist düşüncenin eski bir formu olarak görülmek yerine, günümüzde daha karmaşık ve önceden ona yönelik olan ilgiye kıyasla daha fazla ilgiye sahip olarak kabul edilmektedir (Williams 2007, 1-9). Genellikle realizmin ortodoks yanıyla ilişkilendirilir ve buraya huzursuz bir şekilde uyar.

Son yıllarda akademisyenler, uluslararası ilişkiler disiplinindeki teorik gelenekler hakkındaki hakim anlatıları sorguladılar. Thucydides, Machiavelli, Hobbes ve diğer düşünürler, eserlerinin disiplinde hüküm süren kullanımına meydan okumak ve diğer yönelimleri keşfetmek amacıyla yeniden inceleme sürecinin bir parçası oldular. Morgenthau da benzer bir yeniden yorumlama sürecinden geçti. Bazı düşünürler (Hartmut Behr, Muriel Cozette, Amelia Heath, Sean Molloy) realizmin standart açıklaması için bir değişim kaynağı olarak onun düşüncelerinin önemini doğruladılar. Murielle Cozette, Morgenthau’nun “güce gerçeği söyleme” ve “gücün gerçek ve ahlaka yönelik iddiaların ardındaki maskeyi kaldırma” konularına olan bağlılığında belirtilen realizmin eleştirel boyutunu ve farklı zamanlarda farklı iddialar öne sürme eğilimini sorgular (Cozette 10-12). Şöyle yazar: “İnsan yaşamının ve özgürlüğünün korunması Morgenthau tarafından merkezi bir öneme sahiptir ve her zaman bilimsel araştırmalara hayat veren ‘yüce bir  etik standardı’ oluşturur” (19). Bu onun klasik realizminin esnekliğini gösterir ve onun evrensel ahlaki değerlerin tanıtımına dayanan normatif varsayımlarını ortaya çıkarır. Morgenthau devletlerin güç odaklı aktörler olduğunu varsayarken, aynı zamanda küresel siyasetin ahlaki kısıtlamalar ve uluslararası hukukun çalışmaları olmasa, gerçekte olduğundan daha kötücül olacağını kabul eder (Behr and Heath 333).

Uluslararası ilişkilerin realist teorisinin gelişimine yönelik bir başka yaklaşım da, Robert Gilpin’in ufuk açıcı eseri ‘Savaş ve Dünya Siyasetindeki Değişim’ adlı kitapta belirtilmiştir. Eğer bu çalışma uluslararası ilişkiler alanında daha fazla önem kazanmış olsaydı, bugün anlamsız teorik tartışmalara katılmak yerine “hızlı güç kaymaları ve jeopolitik değişimlere” daha iyi hazırlanmış olurduk (Wohlforth, 2011 505).  Büyük savaşların ve uzun barış dönemlerinin nedenlerini, uluslararası düzenlerin yaratılması ve küçültülmesi sürecini açıklıyor olabilirdik. Yeni bilimsel keşiflerin sosyal bilimlere uyarlanması ile başka bir yol daha sağlanmıştır. Bunun kanıtı olarak, örneğin, Alexander Wendt’in Kuantum Akıl ve Sosyal Bilimler isimli en son eseri gösterilebilir. Uluslararası siyasete yönelik bu yeni yaklaşım kuantum teoriden ortaya çıkan organik ve bütüncül dünya görüşüne, insan evrimi fikrine, ve insanın evrim sürecindeki rolüne yönelik giderek büyüyen farkındalığa dayanır.

Realizm statik, ahlakdışı bir teoriden daha fazlasıdır ve yalnızca uluslararası ilişkilerin pozitivist yorumu içerisinde yer alamaz. Gerçek tarihi ve siyasi olaylara bağlı olan pratik ve değişen bir teoridir ve etik standartları ve basiretli siyasi kararlar almadaki önemi ile değerlendirilir (Morgenthau 1962). Realizm ayrıca yararlı bir uyaran rolü de oynar. Bizi ilericiliğe, ahlakçılığa, kanunculuğa ve kişisel çıkarların ve gücün gerçekliği ile ilgilenmeyen diğer yönelimlere karşı uyarır. Bu perspektiften incelendiğinde, 1970’lerde neorealizmin yeniden canlanması (revival), karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan değişime ve uluslararası işbirliğine yönelik aşırı optimistik liberal inanç için gerekli bir yatıştırıcı olarak yorumlanabilir.

Yine de, dogmatik bir girişime dönüştüğü zaman realizm, uygun işlevini yerine getiremez. Neorealizm gibi devlet merkezli ve aşırı basitleştirilmiş bir paradigma içinde kalarak devletler arası ilişkilerde ilerlemenin olasılığını reddederek, realizm bir ideolojiye dönüşür. Onun güç politikasına ve ulusal çıkarlara yaptığı vurgu, saldırganlığı meşru kılmak amacıyla kötüye kullanılabilir. Bu nedenle, küresel politikanın dramatik biçimde değişen resmini daha iyi dikkate alan teorilerin yerini almaktadır. Sadece olumsuz olan uyaran işlevine, olumlu normlar eklenmelidir. Bu normlar klasik realistler tarafından vurgulanan rasyonalite ve basirete (prudence), İngiliz okulu ve liberaller tarafınca vurgulanan çok taraflılık, uluslararası hukuk ve uluslararası topluma ve günümüzdeki bir çok yazar tarafınca savunulan kozmopolitanizme ve küresel dayanışmaya kadar uzanır.

 

Kaynakça

Aron, Raymond, 1966. Peace and War: A Theory of International Relations, trans. Richard Howard and Annette Baker Fox, Garden City, New York: Doubleday.

Ashley, Richard K., 1986. “The Poverty of Neorealism,” in Neorealism and Its Critics, Robert O. Keohane (ed.), New York: Columbia University Press, 255–300.

–––, 1988. “Untying the Sovereign State: A Double Reading of the Anarchy Problematique,” Millennium, 17: 227–262.

Ashworth, Lucian M., 2002. “Did the Realist-Idealist Debate Really Happen? A Revisionist History of International Relations,” International Relations, 16(1): 33–51.

Brown, Chris, 2001. Understanding International Relations, 2nd edition, New York: Palgrave.

Behr, Hartmut, 2010. A History of International Political Theory: Ontologies of the International, Houndmills: Palgrave Macmillan.

Behr, Hartmut and Amelia Heath, 2009. “Misreading in IR Theory and Ideology Critique: Morgenthau, Waltz, and Neo-Realism,” Review of International Studies, 35(2): 327–349.

Beitz, Charles, 1997. Political Theory and International Relations, Princeton: Princeton University Press.

Bell, Duncan (ed.), 2008. Political Thought in International Relations: Variations on a Realist Theme, Oxford: Oxford University Press.

–––, 2017. “Political Realism and International Relations,” Philosophy Compass, 12(2): e12403.

Booth, Ken and Steve Smith (eds.), 1995. International Relations Theory Today, Cambridge: Polity.

Boucher, David, 1998. Theories of International Relations: From Thucydides to the Present, Oxford: Oxford University Press.

Bull, Hedley, 1962. “International Theory: The Case for Traditional Approach,” World Politics, 18(3): 361–377.

–––, 1977. The Anarchical Society: A Study of Order in World Politics, Oxford: Clarendon Press.

–––, 1995. “The Theory of International Politics 1919–1969,” in International Theory: Critical Investigations, J. Den Derian (ed.), London: MacMillan, 181–211.

Butterfield, Herbert and Martin Wight (eds.), 1966. Diplomatic Investigations: Essays in the Theory of International Politics, Cambridge, MA: Harvard University Press.

Carr, E. H., 2001. The Twenty Years’ Crisis, 1919–1939: An Introduction to Study International Relations, New York: Palgrave.

Cawkwell, George, 1997. Thucydides and the Peloponnesian War, London: Routledge.

Cox, Robert W., 1986. “Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory,” in Neorealism and Its Critics, Robert O. Keohane (ed.), New York: Columbia University Press, 204–254.

Cozette, Muriel, 2008. “Reclaiming the Critical Dimension of Realism: Hans J. Morgenthau and the Ethics of Scholarship,” Review of International Studies, 34(1): 5–27.

Der Derian, James (ed.), 1995. International Theory: Critical Investigations, London: Macmillan.

Donnelly, Jack, 2000. Realism and International Relations, Cambridge: Cambridge University Press.

Doyle, Michael W., 1997. Ways of War and Peace: Realism, Liberalism, and Socialism, New York: Norton.

Galston, William A., 2010. “Realism in Political Theory,” European Journal of Political Theory, 9(4): 385–411.

Geuss, Raymond, 2008. Philosophy and Real Politics, Princeton: Princeton University Press.

Gustafson, Lowell S. (ed.), 2000. Thucydides’ Theory of International Relations, Baton Rouge: Louisiana State University Press.

Guzzini, Stefano, 1998. Realism in International Relations and International Political Economy: The Continuing Story of a Death Foretold, London: Routledge.

Harbour, Frances V., 1999. Thinking About International Ethics, Boulder: Westview.

Herz, Thomas, 1951, Political Realism and Political Idealism: A Study of Theories and Realities, Chicago: University of Chicago Press.

Hobbes, Thomas, 1994 (1660), Leviathan, Edwin Curley (ed.), Indianapolis: Hackett.

Hoffman, Stanley, 1981. Duties Beyond Borders: On the Limits and Possibilities of Ethical International Politics, Syracuse: Syracuse University Press.

Jackson, Robert and Georg Sørensen, 2003. Introduction to International Relations: Theories and Approaches, Oxford: Oxford University Press.

Kennan, George F., 1951. Realities of American Foreign Policy, Princeton: Princeton University Press.

Keohane, Robert O. and Joseph Nye, 1977. Power and Independence: World Politics in Transition, Boston: Houghton Miffin.

––– (ed.), 1986. Neorealism and Its Critics, New York: Columbia University Press.

–––, 1989. International Institutions and State Power: Essays in International Relations Theory, Boulder: Westview.

Korab-Karpowicz, W. Julian, 2006. “How International Relations Theorists Can Benefit by Reading Thucydides,” The Monist, 89(2): 231–43.

–––, 2012. On History of Political Philosophy: Great Political Thinkers from Thucydides to Locke, New York: Routledge.

–––, 2017. Tractatus Politico-Philosophicus: New Directions for the Development of Humankind, New York: Routledge.

Lebow, Richard Ned, 2003. The Tragic Vision of Politics: Ethics, Interests and Orders, Cambridge: Cambridge University Press.

Linklater, Andrew, 1990. Beyond Realism and Marxism: Critical Theory and International Relations, Basingstoke: Macmillan.

Machiavelli, Niccolò, 1531. The Discourses, 2 vols., trans. Leslie J. Walker, London: Routledge, 1975.

–––, 1515. The Prince, trans. Harvey C. Mansfield, Jr., Chicago: Chicago University Press, 1985.

Mansfield, Harvey C. Jr., 1979. Machiavelli’s New Modes and Orders: A Study of the Discourses on Livy, Ithaca: Cornell University Press.

–––, 1996. Machiavelli’s Virtue, Chicago: University of Chicago Press.

Maxwell, Mary, 1990. Morality among Nations: An Evolutionary View, Albany: State University of New York Press.

Mearsheimer, John J., 1990. “Back to the Future: Instability in Europe After the Cold War,” International Security, 19: 5–49.

–––, 2001. The Tragedy of Great Power Politics, New York: Norton.

Meinecke, Friedrich, 1998. Machiavellism: The Doctrine of Raison d’État in Modern History, trans. Douglas Scott. New Brunswick, NJ: Transaction Publishers.

Molloy, Seán, 2003. “Realism: a problematic paradigm,” Security Dialogue, 34(1): 71–85.

–––, 2006. The Hidden History of Realism. A Genealogy of Power Politics, Houndmills: Palgrave Macmillan.

Morgenthau, Hans J., 1946. Scientific Man Versus Power Politics, Chicago: University of Chicago Press.

–––, 1951. In Defense of the National Interest: A Critical Examination of American Foreign Policy, New York: Alfred A. Knopf.

–––, 1954. Politics among Nations: The Struggle for Power and Peace, 2nd ed., New York: Alfred A. Knopf.

–––, 1962. “The Intellectual and Political Functions of a Theory of International Relations,” in Politics in the 20th Century, Vol. I, “The Decline of Democratic Politics,” Chicago: The University of Chicago Press.

–––, 1970. Truth and Power: Essays of a Decade, 1960–1970, New York: Praeger.

Nardin, Terry and David R. Mapel, 1992. Traditions in International Ethics, Cambridge: Cambridge University Press.

Nardin, Terry, forthcoming. “The New Realism and the Old,” Critical Review of International Social and Political Philosophy, first online 01 March 2017; doi:10.1080/13698230.2017.1293348

Niebuhr, Reinhold, 1932. Moral Man and Immoral Society: A Study of Ethics and Politics, New York: Charles Scriber’s Sons.

–––, 1944. The Children of Light and the Children of Darkness: A Vindication of Democracy and a Critique of Its Traditional Defense, New York: Charles Scribner & Sons.

Pocock, J. G. A., 1975. The Machiavellian Movement: Florentine Political Thought and the Atlantic Political Tradition, Princeton: Princeton University Press.

Rosenau, James N. and Marry Durfee, 1995. Thinking Theory Thoroughly: Coherent Approaches to an Incoherent World, Boulder: Westview.

Russell, Greg, 1990. Hans J. Morgenthau and the Ethics of American Statecraft, Baton Rouge: Louisiana State University Press.

Sleat, Matt, 2010. “Bernard Williams and the possibility of a realist political theory,” European Journal of Political Philosophy, 9(4): 485–503.

–––, 2013. Liberal Realism: A Realist Theory of Liberal Politics, Manchester: Manchester University Press.

Smith, Steve, Ken Booth, and Marysia Zalewski (eds.), 1996. International Theory: Positivism and Beyond, Cambridge: Cambridge University Press.

Scheuerman, William, 2011. The Realist Case for Global Reform, Cambridge: Polity.

Thompson, Kenneth W., 1980. Masters of International Thought, Baton Rouge: Louisiana State University Press.

–––, 1985. Moralism and Morality in Politics and Diplomacy, Lanham, MD: University Press of America.

Thucydides. History of the Peloponnesian War, trans. Rex Warner, Harmondsworth: Penguin Books, 1972.

–––. On Justice, Power, and Human Nature: The Essence of Thucydides’ History of the Peloponnesian War, Paul Woodruff (ed. and trans.), Indianapolis: Hackett, 1993.

Vasquez, John A., 1998. The Power of Power Politics: From Classical Realism to Neotraditionalism, Cambridge: Cambridge University Press.

Waltz, Kenneth, 1979. Theory of International Politics, Boston, MA: McGraw-Hill.

Walzer, Michael, 1977. Just and Unjust Wars: A Moral Argument with Historical Illustrations, New York: Basic Books.

Wendt, Alexander, 1987. “Anarchy is What States Make of It: The Social Construction of Power Politics,” International Organization, 46: 391–425.

–––, 1999. Social Theory of International Politics, Cambridge: Cambridge University Press.

Weaver, Ole, 1996. “The Rise and the Fall of the Inter-Paradigm Debate,” in International Theory: Positivism and Beyond, Steven Smith, Ken Booth, and Marysia Zalewski (eds.), Cambridge: Cambridge University Press, 149–185.

Wight, Martin, 1991. International Theory: Three Traditions, Leicester: University of Leicester Press.

Williams, Bernard, 1985. Ethics and the Limit of Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.

–––, 2005. “Realism and Moralism in Political Theory,” in In the Beginning was the Deed: Realism and Moralism in Political Argument, ed. G. Hawthorn, Princeton: Princeton University Press, 1–17.

Williams, Mary Frances, 1998. Ethics in Thucydides: The Ancient Simplicity, Lanham, MD: University Press of America.

Williams, Michael C., 2005. The Realist Tradition and the Limit of International Relations, Cambridge: Cambridge University Press.

–––, 2007. Realism Reconsidered: The Legacy of Hans Morgenthau in International Relations, Oxford: Oxford University Press.

Wohlforth, William C., 2008. “Realism,” The Oxford Handbook of International Relations, Christian Reus-Smit and Duncan Snidal (eds.), Oxford: Oxford University Press.

–––, 2011. “Gilpinian Realism and International Relations,” International Relations, 25(4): 499–511.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir