Marx ve Mill: Özgürlük ve İlerleme Üzerine Bir Karşılaştırma – Frank Weng

Fatih Köktemir

Fatih Köktemir

Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.

Kaynak Metin: http://www.inquiriesjournal.com/articles/782/on-freedom-and-progress-comparing-marx-and-mill

Çevirmen: Fatih Köktemir

 

Marx ve Mill: Özgürlük ve İlerleme Üzerine Bir Karşılaştırma

Marx ve Mill’in her ikisi de felsefelerinde ilerlemenin mümkün olduğu önermesini savunurlar. İlerleme, “daha ileri bir düzeye doğru gelişim” şeklinde tanımlanır. Marx, ilerlemeyi tarihsel materyalizm yorumu üzerinden açıklar. Tarihsel materyalizm toplumun üst yapısındaki değişikliklere temel sebep olarak iktisadi sistemdeki değişiklikleri gösterir. İktisadi sistemdeki değişiklikler, teknolojik dönüşümler tarafından belirlenir. Örneğin Sanayi Devrimi’nin getirdiği dönüşümlerle birlikte feodal iktisadi sistem, yerini kapitalizme bırakmıştır. Bunun sonucunda da serflik gibi feodalizm ile ilişkili üst yapılar yeni bir üst yapı ve yeni sınıflar (burjuvazi ve proletarya gibi) meydana getiren burjuva devrimi ile birlikte ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Marx’ın tarihsel materyalizm yorumunda ilerlemenin mümkün olduğu fikri gizlidir.

Marx ayrıca insanlığın ilerlemeyi sağlayacak kapasiteye sahip olduğunu da vurgular. İnsanlık, tarihteki tüm iktisadi dönüşümlerin tek ortak paydası olduğundan Marx, toplumun maddi durumunun insanlığı şekillendirdiği gibi, insanlığın da toplumu şekillendirebildiğini savunur. Bu kapasitenin önemi şudur: İnsanlık bu kapasiteye ulaştığında kapitalist iktisadi sistemi dönüştürerek bütün bir insanlık için özgürleşmeyi mümkün kılacaktır. Bu sebeple Marx, insanlığın kapasitesini ortaya çıkarmayı kendisine görev edinmiştir.

Benzer biçimde Mill de ilerlemenin mümkün olduğuna inanır. Ancak o, ilerlemeyi iktisadi sistemdeki değişimler üzerinden değil liberalizme doğru bir gelişim üzerinden tasvir eder. Ona göre, dini açıdan, Avrupa’daki mezhep savaşları kişisel inançlara müdahalede bulunmama yönündeki liberal değerin benimsenmesindeki ve dini hoşgörünün gelişmesindeki ilk adımlardır. Siyasi açıdan ise Mill, gücün bir avuç insanın elinden halk kitlelerinin eline geçmesini devletlerin dönüşümünün bir temeli olarak görür. Dolayısıyla meşruti monarşiden temsili demokrasiye geçişte liberalizm, aşama aşama gerçekleşmiş olur.

Mill de Marx gibi ilerlemeyi sağlamada insanlığın kapasitesini vurgular. Örneğin Martin Luther’in Reformasyon’u başlatmasıyla Protestanlık, Avrupa’daki en yaygın mezheplerden biri olacak kadar yükselmiştir. Dolayısıyla, Mill’e göre gerçeğin sahip olduğu en üstün özellik şudur: Gerçek, baskılara rağmen tarih boyunca kendisini tekrar tekrar ortaya çıkaracak kişiler bulabilir. Nihayetinde gerçeğin ortaya çıkışı öyle bir zamana denk gelir ki, koşulların uygun olması sayesinde kendisine yöneltilen baskıdan kurtulur ve tekrar ortaya çıkarılmasına gerek kalmaz. Yani gerçek, –bu durumda liberalizm- tarihsel ilerleme içerisinde kaçınılmazdır çünkü onun kaçınılmazlığını savunacak ve düşüncede özgürlüğü teşvik edecek rasyonel kişiler her zaman bulunacaktır.  Neticede Mill de insanlığın değişim ve ilerleme için sahip olduğu kapasiteyi vurgular.

Ancak başta özgürlük kavramı olmak üzere birçok konuda Marx ve Mill’in düşünceleri arasında büyük farklılıklar vardır. Marx için özgürlük, araçsallaştırılmamış emek üzerinden insan kapasitesinin gelişimiyle elde edilen, kendi içinde bir amaçtır. Kapitalizmde emek, pazarlanabilir bir meta haline gelir. Araçsallaştırılmış emek, verimliliği arttırmak adına anlamsız vazifelere indirgenen ve yaratıcı tecrübeden mahrum bırakılan emektir. Proletaryanın emeğine sahip olan ve onu kendini geliştirme araçlarından alıkoyan Burjuvazinin kârına hizmet eder. Proletarya yalnızca emeğe karşı yabancılaşmaz, kendi içinde de bir yabancılaşma yaşar. Bunun aksine araçsallaştırılmamış emek, insan yaratıcılığının somut bir örneğidir. Bilinçli bir biçimde araçsallaştırılmamış emeği bir amaç olarak edinen insanlık, kapitalizmin neden olduğu ve insanı özünden uzaklaştıran yabancılaşmadan özgür kalabilir ve kendi gelişimini en üst seviyeye çıkarabilir. Dolayısıyla özgürlük, kendi içinde bir amaç olarak düşünülür.

Buna karşın Mill için özgürlük, baskının iki biçiminin, yani yasal baskının ve toplumsal baskının olmamasıdır. Temsili demokraside siyasi çoğunluk, iradesini azınlığa dayatmak için yasal güce sahiptir. Daha da önemlisi çoğunluk, gelenekleri dikte ederek uyumculuk (conformity) dayatabilir. Özgürlük baskının olmadığı bir yaşam biçiminde gerçekleşir, bu da Mill’in ifade özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne ve eylem özgürlüğüne karşı toplumsal baskı ile getirilen kısıtlamaları eleştirmesine yol açar. Örneğin ifade özgürlüğü olmadan kişi, kendi görüşü dışındaki düşünceleri hiçbir zaman keşfedemez çünkü karşıt bir görüşle tartışmaya izin verilmez. Eylem ve örgütlenme özgürlüğü olmadan kabul edilebilir yaşam biçimlerinin çeşitliliği konusunda hiçbir keşif ya da ilerleme gerçekleştirilemez. Sonuç olarak, toplum yerinde sayar. Dolayısıyla özgürlük, baskının olmaması olarak tanımlanabilir ve toplumsal ilerlemeyi meydana getirir.

Bu iki filozof özgürlüğü farklı şekilde tanımlasa da, her ikisi de onu kendi içinde bir amaç olarak görür. Marx’ın özgürlük tanımına göre istenilen şey insanların bilinçli gelişimi olduğundan özgürlük kendi içinde bir amaçtır. Mill’e göre ise ifade özgürlüğü, eylem özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kendi içinde amaç değildir ve farklı amaçları vardır: Her üçü de ilerleme için kritik önem taşırlar. Ancak tercih özgürlüğü kendi içinde bir amaçtır. Mill bu hususta, geleneklerin bazen birey için uygun olabildiğini ancak onlara uymanın, yalnızca tercih yapma sırasında kullanılan insani nitelikleri geliştirmeye yetmediğini söyler. Tercih özgürlüğünün bireyselliğin gelişimi için kritik bir önem taşıdığı ortadadır. Bu özgürlük kendi içinde bir amaçtır zira tercih yapmak için insani niteliklerden faydalanmak kişisel gelişime faydalıdır. Neticede özgürlüğü kendi içinde bir amaç olarak görmek, her iki filozofun ortak özelliğidir.

Yine de, bir ayrım daha yapılabilir. Mill’e göre özgürlük, ilerleme için gereklidir çünkü çoğunluğun normlarına uymayan dâhilerin varlığına imkan tanır. Örneğin Einstein topluma uyumluluk söz konusu olduğunda oldukça umursamazdı ancak fizik çalışmalarında oldukça başarılıydı. Toplumun gelişimi için yeni yaşam biçimleri ortaya koyan deha işte bu türdendir ve bunu yapmasına olanak tanıyan da özgürlüktür.

Marx’ a göre ise çatışma ilerleme için gereklidir; bu çatışma da özgürlüğün önündeki engele yani burjuva devletine karşıdır. Burjuva devleti herkesin çıkarını temsil ettiğini iddia eder ancak özünde burjuvanın iktisadi hâkimiyetini gizlemektedir. Burjuva devleti meşruluğunu şeffaf olmayan ve aldatıcı bir kurum olan bürokrasiye dayandırır. Marx bu hususta şöyle der: “Bürokraside devlet çıkarı ve belirli özel amaçlar öyle bir biçimde düzenlenir ki, devlet çıkarı diğer özel amaçların üstünde belirli bir özel amaç haline gelir”. Burada ima edilen şey, burjuvanın sermayesini maksimize etmek yönündeki özel çıkarın kamu çıkarı olarak yansıtıldığı, dolayısıyla proletaryayı sömüren burjuvanın bu sömürü araçlarını doğallaştırdığıdır.

Ayrıca, burjuvanın bu sömürüsü özgürlüğün gerçekleşmesini engellemektedir. Kapitalist koşullar altında proletarya, yalnızca öz-yeterlilik (self-sufficiency) biçimindeki ilkel bir faaliyete indirgenmektedir. Bu koşulun önemi şudur: Zorunlu emek, proletaryanın gelişimine değil de proletaryaya yabancı olan bir şeyin üretimine harcanmaktadır. Bunun yanı sıra kapitalist koşullar yalnızca proletaryayı değil burjuvayı da yabancılaştırmaktadır. Bunun nedeni, burjuvanın gelişim için artık emek harcamaya ihtiyaç duymamasıdır. Burjuva, dünyayı değiştirmek için emek harcamaz ve bu beceriden mahrum olduğunun da farkında değildir; bu da yabancılaşmasının ve sahte bir bilincin esiri olmasının ana sebebini oluşturur. İlerlemenin ve özgürlüğün gerçekleşmesi için burjuva devletine karşı bir çatışma vuku bulmalıdır.

Marx’ın aksine Mill, özgürlüğün önündeki engel olarak burjuva devleti değil eril devleti görür. Eril devlet, kadınların özel yaşamda köleleştirilmesini destekler ve kadınların kamusal yaşama katılımını engeller. Kadınlar kamusal işlerden uzak tutulduğundan, öz yeterlilik için tek kaynak olarak annelik görevlerini kabul etmeye zorlanırlar. Evlilik yasaları kadınları yasal olarak erkeklere bağlı olmaya iter ve onları köleleştirir. Bu nedenle, insanlığın yarısı özgürlükten mahrum kalır. Bu insanlar kendilerini özgürce ifade edememekte, özgürce eylemde bulunamamakta ve özgürce örgütlenememektedirler.

Ayrıca eril devlet, kadınların konumunun nedensizliğini görmemektedir çünkü erkekler kadınların köleleşmesinden faydalandıklarını düşünmektedirler. Özel alanda, kadının eşit bir konum kazanması evlilik gibi meselelerde erkekle aynı seviyede güce sahip olması demek olacaktır. Kamusal alanda ise, erkeklerin kadınlarla rekabet etmek zorunda olması anlamına gelecektir. Bu nedenle, erkekler mevcut durumun devamını istemektedir.

Marx ve Mill’in özgürlüğe engel olarak gördükleri kavramların birbirinden farklı olduğu açıktır. Ancak bu yazarların her ikisi de insan doğasının öz-gelişim için çeşitliliğe ihtiyaç duyduğu fikrini paylaşmaktadır. Burjuva’nın en büyük etkisi, proletaryayı yalnızca birkaç işlevi olan basit makineler olmaya indirgeyen bir toplum yaratmasıdır. Proletarya, emeğinin hangi amaç için kullanıldığını kontrol edemediği için yaşamını geliştirecek bazı yolları keşfetmekten alıkoyulmaktadır ve insan doğasının oldukça temel bir isteğini yerine getirememektedir. Benzer biçimde Mill de ‘özel’ olanın gerekliliğine vurgu yapar. Mill, insan doğasının bir model üzerine inşa edilebilecek bir makine olmadığını; tam aksine, içinde olana uygun olarak her yana doğru büyüme ihtiyacı hisseden bir ağaca benzediğini söyler. En fazla sayıda insan için mutluluğu sağlamak, yaşam biçimlerinde çeşitliliğe izin vermekten geçer. Bu şekilde, her iki yazar da insan doğasının gelişimine bir zemin olarak çeşitliliğin önemine vurgu yapmaktadır.

Marx topluluğun insanlığın ihtiyaç duyduğu öz-gelişim’i sağlamaya yardımcı olduğunu iddia ederken, Mill topluluk içerisinde bir “müdahalesizlik” ilkesini destekler. Marx, insanların bir arada iken bilinçli şekilde öz-gelişim ve üretkenlik halinde olduğu bir yapının insanın sosyal doğasının gerçekleşmesi olduğunu savunur; yani esasında insan doğası, bireyci bencilliğin olmadığı gerçek bir insan topluluğudur. Marx bundan şöyle bahseder: “Yalnızca başkalarıyla birlikte bir topluluk içerisinde iken birey kendi yeteneklerini her yönde geliştirecek araçlara erişebilir…”

Mill ise tam aksine topluluğun bireye herhangi bir müdahalede bulunmaması gerektiğini savunur. Mill’e göre, topluluk özgürlüğü mümkün kılsa da, aynı zamanda bir tür toplumsal baskı çeşidi olarak geleneklere uyumculuk dayatarak özgürlüğü ortadan kaldırabilir. Dolayısıyla, müdahalesizlik ilkesiyle sınırlandırılmalıdır. Bunu en iyi yansıtan da, kimseye zarar verilmediği müddetçe özgürlüğün korunmasını dikte eden “zarar ilkesidir” (harm principle). Zarar ilkesinin amacı, bireyin özgürce gelişebileceği ve geliştikçe topluluğun onun üzerinde uygulayabileceği olası manipülasyona daha da dirençli hale geleceği bir ortam hazırlamaktır. Dolayısıyla Mill, öz-gelişimi gerçekleştirmede sınıfsız topluma değil bireyin kapasitesine güvenir.

Bu iki filozof arasındaki bir diğer fark da değişim savunularında yatar. Marx’a göre, sınıfsız bir toplum herkes için maksimum özgürlüğü sağlayacaktır ve proletarya da devrimin aracı olacaktır. Sınıfsız toplumda özel mülkiyet ve sermaye ortadan kaldırılacak ve bu sayede sınıfsal uzlaşmazlık da yok olacaktır. Proletarya, çıkarı herkesin çıkarını temsil eden evrensel bir sınıf olarak üretim araçlarının kontrolünü ele geçirecek ve onları kamulaştıracaktır. Böylece burjuva sömürüsü de ortadan kalkacaktır. Proletarya, makinenin bir parçası olarak hizmet etmekten kurtulacaktır. Böylece kapitalizmden komünizme geçiş sağlanacak ve özgürlük nihayetinde sağlanmış olacaktır.

Mill, toplumsal normlara yönelik bir devrim gerçekleşemeyeceğinden reform yanlısıdır ve reformun da ailede gerçekleşmesi gerektiğini savunur. Zira erkekler, mevcut durum kendilerine yaradığından onu sürdürmenin peşindedir. Fakat aile içerisindeki eşitsizlik, liberal bir devlette vatandaşlık için olumsuz bir ön eğitim ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eşitsizlik erkekler için de kötüdür zira pratik bir eşitsizlik içerisinde eşitlik ideallerini dengeleme ikilemini tecrübe ederler. Bu sebeple devlet, aile içerisinde eşitliği sağlamak için müdahalede bulunmalıdır.

Ayrıca, Mill’e göre değişim aracı olması gereken proletarya değil erkeklerdir. Erkekler olmadan parlamentoda reform geçirilemez. Kadınların tercih özgürlüğü bulunmadığından, kendi eylemlerini siyasi açıdan koruyabilecek biçimde oy verme hakkı onlara tanınmalıdır. Bu yapıldığı takdirde toplumda mutluluk maksimize edilmiş olacaktır zira kadınlar toplumun üretici güçlerine katkıda bulunma ve nasıl yaşayacağına karar verme özgürlüğü gibi kabiliyetler kazanacaktır. Ayrıca erkeklerin yaşadığı ikilem de ortadan kalkacak ve kendine tapıcı (self-worshipping) karakterinden kurtulacaktır. Böylece Mill, toplumun mutluluğunu maksimize etmek adına erkekleri reform yapmaya teşvik eder. Kadınlar eşitlik kazandıkça eril devlet, liberal devlete doğru ilerleyecek ve dönüşecektir.

Bazıları bir başka ayrımın göz ardı edildiğini inkar eder: İlerlemenin sonucu olarak Marx’ın komünist devleti ile yine ilerlemenin sonucu olarak Mill’in demokratik devleti arasındaki ayrım. Bu argümanın arkasındaki düşünceye göre, Marx’ın çatışma kavramı ilerleme için elzem olduğundan ve tarih de özgürlüğü gerçekleştirmeyi amaçladığından, sınıf düşmanlığının olmadığı ve dolayısıyla çatışmaya da ihtiyaç duyulmadığı bir komünist devlet, ilerlemenin sonunu oluşturur. Benzer şekilde liberal demokraside cinsiyetler arası eşitlik hali sağlandığında ve her iki cinsiyet için de mutlak özgürlük gerçekleştiğinde, liberalizm gerçekleştiği için ilerleme sona ulaşmış olur.

Ancak böyle bir karşılaştırma mümkün değildir. Marx, bir komünist devletin pratikte nasıl olacağı üzerine açıkça konuşmaktan kaçınır. Modern komünizm yorumları Marksizm’in sapmalarıdır ancak saf Marksizm hiçbir zaman gerçekleştirilmemiştir. Mill de iki cinsiyet arasında mutlak eşitliğin sağlanması sonrası ilerlemenin sonuyla ilgili yorumda bulunmaz. Çağdaş liberal toplumlarda da görülebileceği üzere, ırk ve etnisite, çoğunluğun normlarıyla çarpışan diğer bazı azınlıklardır. Yani, cinsiyetler arası eşitliğin sağlanmasıyla ilerleme sona ermez çünkü diğer azınlıklar için gerçekleştirilmesi gereken özgürlükler vardır. Dolayısıyla, henüz gerçekleşmemiş bir vizyonu çağdaş liberal demokrasilerle karşılaştırmak adaletsizdir.

Sonuç olarak bu makale, Marx ve Mill’in her ikisinin de özgürlüğü önemli bir kavram olarak gördüklerini ve ilerlemenin mümkün olduğu, özgürlüğün kendi içinde bir amaç olduğu ve insan doğası için öz-gelişimin değerli olduğu gibi bazı önermeleri her ikisinin de özgürlük kavramı çerçevesinde kabul ettiklerini ancak yine de birbirinden çok farklı sonuçlara ulaştıklarını savunur. Mill’in cinsiyet eşitliği lehine argümanı ikna edici olsa da, devletin aileye müdahale ettiği bir dünya, Marx’ın düşüncesindeki komünizm kadar akıl almazdır. Elbette tercihin kitleselliği cinsiyet eşitliği gibi bazı zorlayıcı normlar yaratacaktır; o halde bir birey nasıl tam olarak hür olabilir? Öte yandan Marx, insan doğasının sosyal yanını benimser ve herkesin eşit bir zeminde toplanmasını herkes için yararlı olarak görür.

One thought on “Marx ve Mill: Özgürlük ve İlerleme Üzerine Bir Karşılaştırma – Frank Weng

  1. Çok beğendim yazıyı, çeviri de güzel akıcı, elinize sağlık..
    1)Kadının kurtuluşu
    2)Etnik ve dini özgürlük
    Mill’in toplumunda sağlanıyor ama Emekçinin kurtuluşu yok, sadece ilerleme yönünde devlet müdahalesi..
    Sosyalizm’de ise din ve etnik sorunlar aşılamadı sanırım, kadın her ne kadar kurtulsa da… katı toplumculuk bireyci gelişmeyi de kısıtlamış …
    Şiddete varmadığı sürece, barışçıl ve insani yaşamı kim veriyorsa onu uygalamalı..çok karışık konular sizce..taraf olmak zor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir