Teizm ve Ateizm Birbirine Tamamen Karşıt mıdır? Birbirlerinden Bir Şeyler Öğrenebilirler mi? -J. Adam Carter

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

 

Çevirmen: Fatih Buharalı

  1. Giriş

 

Tanrı’ya inananları belirtmek için kullanılan teizm kavramıyla, inanmayanları belirtmek için kullanılan ateizm kavramı arasındaki ayrım oldukça doğal, ayrıştırıcı bir çizgidir. Birbirine karşıt olan bu tür kavramlar, anlamları muğlak olduğu takdirde bile birçok pratik işleve (sosyal kimliği belirtmek gibi) sahip olabilir. İnsanlar kendilerini çoğunlukla, inançları ve değerlerine bağlı olarak, bu iki tanımdan birine diğerine olduğundan (rasyonel veya irrasyonel bir şekilde) daha yakın hissederler. Bununla beraber, ateizm ve teizm arasındaki esas farkı ortaya koyan net bir tanım yaptığımız zaman, işler çok daha karmaşık bir hal alıyor.

Ateizm ve teizm arasındaki ilişkiyi anlamanın en iyi yolu nedir? Bu ikisi birbirlerine ne ölçütte karşıttırlar ve buna bağlı olarak mümkün olan teorik açıklamaları ne kadar karşılayabildikleri söylenebilir? Makalenin ikinci kısmı bu sorulara yönlendirilebilecek farklı cevapları yansıtırken, üçüncü kısımda özellikle dini anlaşmazlıklara -birbirinden çok farklı varsayımları başlangıç noktası olarak alanlar da dahil olmak üzere- yoğunlaşarak teizm ve ateizm arasındaki farkın sosyal-epistemik boyutunu inceleyeceğiz.

 

  1. Teizm ve Ateizm

 

  1. Yüzyıl filozofu Ludwig Wittgenstein (1888-1951) teizmin veya ateizmin, olası ve zorunlu koşullar kapsamında, kesin bir tanımının verimli bir şekilde yapılmasının imkanlı olup olmadığı hakkında şüpheciydi. Yunanca ‘Tanrı’ anlamına gelentheoskelimesinden üreyen teizm kavramı, tarihsel olarak ‘Tanrı inancı’ kapsamında o kadar çok farklı duruşu tanımlamak için kullanılmıştır ki, bu terimin en iyi şekilde bir tür aile benzerliği kavramı olarak anlaşılabileceğini dahi düşünebiliriz. Nasıl oyunların tamamının olmasa bile büyük bir kısmının sahip olduğu bir dizi ortak özellik olmasına rağmen, bir oyunu tanımlamak için olası ve zorunlu koşullar yoksa, ‘teizm’ terimini kullanarak belirttiğimiz düşünceler arasında karakteristik benzerlikler olsa da teizmi tanımlamak için olası ve zorunlu koşulların var olmadığını söyleyebiliriz. Bu düşünce biçimi birçok şeye uygulanabilir.

Bununla birlikte, şu an teizmi -ve bu kapsamda, ateizmi- aile benzerliği gibi kesin bir terime indirgemek için erken olabilir. İlk olarak, ‘Tanrı’ya inancı’ (burada ‘Tanrı’dan anlaşılan, basitçe, evrenin kutsal yaratıcısıdır) ifade ettiğini iddia eden birbirinden farklı görüşler vardır. Kendini ‘teist’ olarak nitelendirenler, deistlerin aksine, Tanrı’ya başka özellikler de atfetmektedir. Deistler, Tanrı’nın dünyanın işleyişine müdahil olabildiği ve varlığını algılanabilir bir şekilde açığa çıkarabileceği iddialarını reddederken, teistler bu iki iddiayı da kabul ederler. Dahası, teizm terimi özellikle Hristiyanlık, Musevilik, Müslümanlık gibi tektanrıcı dinlerin Tanrı’ya atfettiği klasik ‘sonsuz güçte, her şeyi bilen, mutlak iyi yaratıcı’ gibi nitelendirmeler kullanılarak keskinleştirilebilir.

Teizm kavramı bu daha belirgin anlamında kullanıldığında dahi, ateizmi tanımlarken, başka bir felsefi problem teizmin reddi bağlamında ortaya çıkıyor. Zira Tanrı kavramını teizmin nasıl tanımlandığına ilişkin olarak ne kadar keskinleştirsek de, teizmin reddi olarak ateizm daha detaylı bir tanımlama gerektiriyor. Zira teizmi inkâr etmenin çeşitli sayıdaki farklı yollarının hepsi tam olarak bizim ateizm terimini günlük kullanış biçimimizle uyuşmuyor.

Ateizm genellikle Tanrı’nın veya başka kutsal figürlerin varlığının inkârı olarak tanımlanıyor. Fakat bir birey, Tanrı’nın varlığını, onun yokluğunu doğrudan ileri sürmeden, varlığına inanmaktan kaçınarak da reddedebilir. Bu, genellikle agnostisizmle ilişkilendiriliren bir pozisyondur. Şimdi bu iki pozisyona da sırayla göz atalım.

Ateizmin kullandığı metotlardan biri, dini inançların rasyonalitesini sorgulamaktır. Bu metoda göre, Tanrı’ya olan inanç, farklı türden şeylere olan inançlarda olduğu gibi, sadece inanan tarafından değil, herkes tarafından görülebilir bir kanıtla desteklenmelidir. Bu temeller üzerinde, var olan bu türden kanıtların büyük bir çoğunluğunun Tanrı’nın yokluğuna işaret ettiğini söyleyenler ateist olarak tanımlanabilir. İlginçtir ki, bazı teistler, Tanrı’ya inancın kanıtlanabilir olması gerektiğini söyleyen delilcilere katılarak, aslında Tanrı’nın varlığının rasyonel olarak kanıtlanabilir olduğunu iddia ederken, bazı teistler buna katılmıyor. Fideizme göre (bkz. Søren Kierkegaard) Tanrı’nın varlığı kanıtın değil, inancın bir konusu olmalıdır. İlginç bir şekilde bu, bir fideistin, Tanrı’nın varlığını kanıtlanabilirlik temelinde reddeden bir ateist muhatabıyla aşağı yukarı anlaşabileceği anlamına geliyor, zira ikisi de Tanrı’nın varlığının kanıt temelinde ispatlanamayacağı konusunda hemfikirdir. O halde, bu durumdaki anlaşmazlık kanıtın neyi işaret ettiği hakkında değil, Tanrı’nın varlığının rasyonel mi yoksa akıl-üstü mü olduğu hakkındadır. Kanıtlanabilirlik konusu ise, delilci teistler ve ateistler arasındaki münakaşanın konusudur.

Fakat, bir öznenin bakış açısından, bir bireyi Tanrı’nın varlığını inkâr etmeye götüren şey tam olarak nedir? Bir bireyin Tanrı’nın varlığını reddeden bir ateist olarak tanımlanması için Tanrı’nın yokluğuna dair belli bir özgüveninin veya doğrudan bir inancının olması gerekli midir, yoksa basitçe biraz olsun şüpheye sahip olması yeterli midir? Bu tür sorular, ateizm ve agnostisizm arasındaki, bir tarafın Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi ve diğer tarafın Tanrı’nın varlığına inanmaktan kaçınması itibariyle çok da açık seçik olmayan ayırıcı çizgiyi ortaya koyuyor. Bu noktada agnostisizmin William Rowe’un (1931-2015) ‘insan aklının rasyonel bir zeminde Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu doğrulamaya yeterli olmadığı görüşü’ olarak açıkladığı tanımını hatırlamakta fayda var. Eğer bir insan Tanrı’ya inanmaktan kaçınıyorsa ve bunun nedeni basitçe insan aklının bu konuyu rasyonel ve tarafsız bir şekilde ele almak için yetersiz olduğunu düşünmesiyse, şunu sorarak devam edebiliriz: Bunun nedeni insan aklının iki görüşten herhangi biri için yeterli rasyonel temeli ortaya koymakta prensip olarak mı yetersiz olması, yoksa insan aklının şu anda mı -yani şu anda elimizde bulunan bilgiler temelinde- böylesi bir kanıtı sağlamakta yetersiz olması? Bu noktada agnostisizmin farklı bir türünden de bahsetmekte fayda var: Bir agnostik insan aklının prensipte Tanrı’nın varlığı hakkında rasyonel bir inanç geliştirmek için yeterli olabileceğini, fakat kendi aklının buna yeterli olmadığını düşünebilir. Bu tür bir agnostiğin Tanrı’nın varlığına inanmaktan kaçınmasının nedeni insan aklının sınırlı olduğunu düşünmesi değil, kendisinin (yani sadece kendine ait olan nedenlerle, kişisel geçmişi, psikolojik yapısı vb.) iki düşünceden birinin doğru olması için yeterli bir neden bulamayacağını düşünmesidir.

Ateizm ve teizm arasında yapılan ayrımın birçok nüans dolu soruyu beraberinde getirdiğini görmüş olduk. Daha başka bir soru ise ateizmin, teizmin ve agnostisizmin insan iradesi konusundaki psikolojisini ilgilendiriyor. 18. Yüzyılda yaşayan Aydınlanma Çağı filozofu David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İncelemesinde, ‘verili bir konuda neye inandığımızın irademize değil, bizim kontrolümüzde olmayan belirleyici nedenler ve prensiplere bağlı olduğunu’ söylüyor. ‘İnansal İstemdışılık’ (İng. Doxasticinvoluntarism) ismi verilen, insan inancı hakkında psikolojik ve açıklayıcı bir pozisyonda olan bu düşünce, daha sonra 20. Yüzyıl ahlakçısı Bernard Williams (1929-2003) tarafından geliştirilmiştir. Williams’ın düşüncesine göre, eğer gerçekten irademize bağlı olarak inanıyorsak ve iradenin bize özgü ve anlaşılması zor olmayan bir güç olduğunu düşünüyorsak, bir şeylerin bizim inandığımız gibi olmadığını gördüğümüzde neden bu kadar şaşırdığımızı açıklamak çok kolay olmamalı. Williams’a göre, bu tür durumlarda hiç değişmez bir şekilde şaşırdığımız için, irademiz doğrultusunda bir şeylere inanmaya muktedir olduğumuz düşüncesini de terk etmeliyiz.

Eğer Hume ve Williams haklıysa, o zaman bir insanın ateist, teist veya agnostik olması tamamıyla kendi kontrolünde olan bir şey değildir. Ve bu söylediğimiz doğruysa eğer, ahlaki açıdan bu durum, önemli potansiyel sonuçları beraberinde getirir. Mesela, genellikle Immanuel Kant’a atfedilen ‘zorunluluk imkanlılık gerektirir’ (İng. Ought implies can) prensipini aklınıza getirin. Kant 1793’te yayınlanan Saf Aklın Sınırları Dahilinde Din adlı kitabında şöyle yazıyordu: “Eğer ahlaki yasa bizim daha iyi insanlar olmamızı gerektiriyorsa, bu kaçınılmaz olarak daha iyi insanlar olmaya muktedir olduğumuz anlamına da gelmelidir.” Kant’ın buradaki sezgisinin püf noktası, eğer bir şeyi yapmamız gerekiyorsa, o şeyi yapmamızın en azından imkanlarımız dahilinde olması gerektiği anlamına geldiğini öne sürmesidir. Kant’ın bu prensibi doğrultusunda, Hume ve Williams’ın inancın istem-dışılığı hakkındaki düşüncelerinin önemli bir çıkarımı, ateizm ve teizm inançlarının, tıpkı diğer inançların olduğu gibi, ödev anlayışının ötesinde olduğu ve bu yüzden, bir insanı böylesi inançlara sahip olduğu için övmenin veya suçlamanın bir hata olacağıdır. Böylesi bir sonuçtan kaçınmak için (ki Tanrı’ya inanan birçok kişi övgü ve suçlama bağlamında bundan kaçınacaktır) öyle görünüyor ki, Kant’ın prensibiyle ve/ya Tanrı’ya olan inancın istem-dışı olduğu yönündeki tanımlayıcı görüşle anlaşmazlığa düşmek gerekiyor.

‘İnancın Etiği’ adlı ünlü makalesinde W. K. Clifford da (1845-1879) bu ikinci yolu tercih ediyor. Clifford, inanmamız gereken çeşitli şeyler olduğunu (Clifford’a göre bunlar, kanıtla desteklenebilecek şeylerdir) ve bu norma riayet etmenin veya karşı çıkmanın bizim elimizde olduğunu söylüyor. Amerikan pragmatist filozof ve psikolog William James, diğer birçok pragmatist gibi, Clifford’un (Hume ve Williams’ın aksine) dini inançlarımız dahil olmak üzere, inançlarımızı kontrol edebileceğimiz ve bu inançlardan dolayı kendimizi övmenin veya suçlamanın mantıklı olduğu yönündeki varsayımına katılsa da Clifford’un ‘delilci’ inanç normunu reddediyor. Düşüncelerindeki ayrımlar bir yana, eğer Clifford ve James inanç ve irade arasındaki ilişki hakkındaki temel düşüncelerinde haklıysalar, bu ateizm ve teizmin birer seçenek olanak görünebileceğini ve ateistler ve teistler arasındaki farkın tamamen bir seçim meselesinden ibaret olduğu anlamına geliyor.

Fransız filozof BlaisePascal’ın ateizme karşı teizm adına oynadığı ünlü kumarı önceleyen de tam olarak bu varsayımdır. Pascal’ın Bahsi şu şekilde açıklanabilir: Eğer bir insan Tanrı’ya inanıyorsa ve Tanrı gerçekten varsa, sonsuz ödül kazanır, Tanrı yoksa bile eğer, hiçbir şey kaybetmez. Fakat eğer bir insan Tanrı’ya inanmıyorsa ve Tanrı yoksa, hiçbir şey kazanmazken, yine eğer Tanrı varsa, bu sefer sonsuz bir kayba uğrar. Bu nedenle Pascal’ın tavsiyesi, bir ateistten ziyade bir teist olmaktır.

Pascal’ın Bahsi’nin yüzleşmiş olduğumuz karar verme probleminin, teizmin veya ateizmin anlamlı bir şekilde seçilebilecek pozisyonlar olup olmadığı yönündeki temel problemi tutarlı bir şekilde yansıtıp yansıtmadığı, filozoflar tarafından genellikle inanç düzleminde tartışılmıştır.

Teizm ve ateizm ayrımının ilgilendirdiği son ve önemli bir nokta ise, din ve bilim arasındaki ayrımdır. Şu tür safsatacı bir akıl yürütme biçimiyle sık sık karşılaşabiliyoruz: Din ve teizm birbirinden yanayken, ateizmle bilim de birbirinden yana. Bu yüzden din ve bilim birbirlerine esasen karşıttırlar.

Böylesi ayrımcı bir düşünme biçiminin ilk problemi, daha önce değindiğimiz gibi, ateizm ve teizm arasındaki çizginin titiz ve dikkatli bir şekilde terminolojik bir temelini hazırlamadan çizilemediği ve çizildiği takdirde bile birçok sorunun ortada kalmasıdır. Bu problem bir yana, ateizm ve teizm arasındaki ayrım üzerine olan öncüllerden din ve bilim arasındaki ayrım hakkında sonuçlara ulaşılması iki kat daha problematik bir durum. Öncelikle, ateizm de teizm de teolojik ve dini değerlendirmeler aracılığıyla desteklendiği gibi bilimsel değerlendirmeler aracılığıyla da desteklenmiştir. İkinci olarak, teizm veya ateizm hangi değerlendirmeler aracılığıyla desteklenmiş olursa olsunlar, din ve bilim arasındaki ilişki, temelde ateizm ve teizm arasındaki ilişkiden farklı türde bir ilişki. Zira ateizm ve teizm inanılıp inanılmayabilecek pozisyonlarken, din ve bilim, ikisi de kendilerine özgü spesifik, çeşitli inançlara sahip olsa da, bir inançtan ziyade inancı şekillendirme yolları, bir başka deyişle farklı epistemolojik metotlardır. Yani, eğer din ve bilim birbirlerine karşıt durumda olsalar bile, bunun nedeni metodolojilerindeki farklılıklardır, birine inanmanın diğerine inanmayı imkânsız hale getirmesi değil.

Bununla birlikte, metodolojiler birbiriyle uyumsuz farklı metotların dayatılması veya yasaklanması nedeniyle, ya da birbiriyle uyumsuz farklı inançların dayatılması ve yasaklanması nedeniyle çarpışabilir. Filozof Michael Murray’ın da belirttiği gibi, dinin ve bilimin uyumluluğu konusunda üç farklı temel düşünce modeli vardır: Kaçınılmaz çatışma modeli, çatışmazlık modeli ve potansiyel çatışma modeli. Bu modellerden ilki din ve bilimin dünyayı ve insanlar olarak dünyadaki yerimizi açıklamak konusunda birbirine alternatif ve çeşitli karşıtlıklara neden olan yollar önerdiği nedeniyle din ve bilimin kaçınılmaz olarak çatıştığı konusunda ısrarcıdır. Mesela metodolojik düzeyde bazı dinler ilahi ilhamları geçerli bir metot olarak kabul etse de bilim bunu yasaklar. İnanç düzeyinde ise Batı bilimi dünyanın milyarlarca yıl önce oluştuğunu kabul ederken, bazı dinler bunu reddeder. Çatışmazlık modeli ise tam aksine din ve bilim arasındaki potansiyel bir çatışmayı bile reddeder, zira din ve bilim birbirini ilgilendirmeyen alanlarla (İng: Nonoverlappingmagisteria) ilgilenir. Bu pozisyonu savunan Amerikalı evrimsel biyolog Stephen J. Gould, konu üzerine şöyle der: “Bilimin alanı gözlemlenebilen evreni, bu evrenin neden oluştuğunu ve neden bu şekilde çalıştığı sorusunu kapsarken, dinin alanı ahlaki yargılar ve değerleri ilgilendiren soruları kapsar. Bu iki alan birbirlerini ilgilendirmez veya birbirleriyle çatışmazlar. Eğer Gould haklıysa, din ve bilim arasındaki bir çatışmanın mümkün olduğunu düşünmek bile bir hata olur.

Üçüncü pozisyon olan potansiyel çatışma modeli ise, mesela dinin doğrulanabilir ampirik savlar ortaya koyduğu durumlarda, din ve bilimin potansiyel olarak çatışabileceğini öne sürer. Bu potansiyel çatışmalara karşılık, İtalyan bilge Galileo’nun da aralarında bulunduğu bazı düşünürler, din ve bilimin, birbirlerini herhangi bir potansiyel uyumsuzluk söz konusu olduğunda karşılıklı olarak dışlasalar dahi, birbirlerinden etkilenerek değişebilecek yapıda olduklarını öne sürüyor.

 

  1. Dini Anlaşmazlık

 

Rasyonel bir dini anlaşmazlık mümkün müdür? Teistler ve ateistlerin verimli bir diyalog içinde iletişim kurmaları mümkün mü yoksa ‘anlaşmazlık üzerine anlaşmaları’ daha mı olası? Yakın zamanda yapılan sosyal epistemoloji çalışmalarında bu tür sorular üzerinde sıklıkla duruldu ve bu bölümde, bu çalışmalardan alınan iç görülerin dini anlaşmazlıklar ve potansiyel önemleri hakkında nasıl daha berrak bir şekilde düşünebileceğimize yardımcı olabileceğini ele alacağız.

İlk olarak, sağlam temeller üzerinde tartışmak adına, anlaşmazlığın etiği ve epistemolojisi arasında bir ayrım yapmamız lazım. Birisiyle tartışırken dini bir anlaşmazlığa düşüldüğünde ne yapılması gerektiği (pes etmek, muhatabın etkileyici tartışma yeteneğinde iltifatta bulunmak gibi) ahlaki değerlendirmenin öncelikte olduğu bir bakış açısının konusuyken, öncelikli olanın hakikate ulaşmak olduğu bir durum salt epistemik bir bakış açısının konusudur. Bu noktadan itibaren kendimizi şu epistemik sorunun ilgi çerçevesiyle sınırlandıralım: Bir dini anlaşmazlık durumunda epistemolojik olarak yapılması doğru olan nedir? Sosyal epistemolojiden öğrenmemiz gereken bir şey varsa, o da herhangi bir anlaşmazlık durumunda rasyonalitenin gerektirdiği şeyin ne olduğunun anlaşmazlık içinde olduğumuz muhatabımız hakkında ne düşündüğümüze bağlı olarak değişebileceğidir.

Örneğin, ‘Tanrı vardır’ önermesini belirtmek için T’yi kullanalım. T’yi öne sürersiniz ve muhatabınız bunu reddeder. Eğer muhatabınız bir çocuksa veya sorduğunuz soru üzerine hakkını vererek düşünmediyse ya da sorulan soruyu cevaplamak için gerekli olan bilgiye sahip değilse, bu bireyin konu üzerinde sizden daha haklı olmasına pek ihtimal vermezsiniz. Böylesi bir durumda, bu bireyin sizinle aynı fikirde olmadığı gerçeği düşüncenizden vazgeçip vazgeçmeyeceğinizi belirlemekte çok da etkili olmaz.

Bununla beraber, bu tür farklılıkları kontrol edebildiğimizde, işler daha ilginç bir hal alıyor. Varsayalım ki, Tanrı’nın varlığı hakkında anlaşmazlık yaşadığınız bir muhatabınızı epistemik bir denginiz (İng: Epistemic peer)  olarak görüyor olun –bir başka deyişle, tartıştığınız konu üzerinde sizin kadar yetkin ve iyi bilgilenmiş olsun. Rasyonalitenin bu tür bireyin sizinle aynı fikirde olmadığını gördüğünüz zaman gerektirdiği şey nedir?

Bu durum hakkında iki temel pozisyon vardır. Uzlaşmacı modele göre iki denk arasındaki verili bir anlaşmazlık durumunda rasyonalitenin gerektirdiği şey verilen önermenin doğruluğu hakkındaki özgüveninizi, belli bir noktaya kadar yeniden gözden geçirmenizdir. Bir başka deyişle, uzlaşmacı modele göre, Tanrı’nın var olup olmadığını belirleme konusunda sizin kadar akıllı ve yetkin olduğunu gördüğünüz muhatabınızın T önermesine katılmaması durumunda, T’nin doğruluğu konusunda öncesi kadar kendine güvenir olmanız rasyonel olarak kabul edilebilir değildir. Kararlılık modeli, tam aksine bu savı reddeder ve bu tür bir anlaşmazlıkta inancınızdan ‘taviz vermemenize’ izin verir.

Bu iki pozisyondan hangisinin daha akla yatkın olduğu çağdaş sosyal epistemoloji için hala çekişmeli ve zor bir sorudur. Zira dini anlaşmazlık gibi bir konuda işler özellikle karmaşık bir hal alabilir. Örneğin, bir mağazanın pazar günleri açık olup olmadığı gibi alelade, dinle alakasız anlaşmazlıklarda kimlerin epistemik olarak denk olduğunu belirlemek oldukça basittir. Bu tür bir tartışmada herkes, sizinle aynı türden kanıtlara şahit olduğu ve algısal olarak sağlıklı olmayan bir durumda olmadığı sürece -sarhoş olmak, halüsinasyon görmek gibi- epistemik olarak denginiz olabilir. Fakat dini bir tartışma durumunda ise, anlaşmazlığı çözmek için ortaya konulan kanıtın yerinde olup olmadığı genellikle tartışma konusu olduğu için, bu denkliği belirlemek o kadar kolay değildir. Örneğin, verili bir kutsal yazıyı Tanrı’nın varlığı hakkında yerinde bir kanıt olarak alan birisi, bu verili kutsal metne aşina olmayan bir muhatabının konu hakkında kendisinden daha haklı olmasının mümkün olmadığını düşünebilir. Dini konularda epistemik denkliğin karşılıklı olarak kabul edilmesi, ne tür kanıtların yeterli kanıt olarak kabul edildiği önceden belirlenmiş olan daha alelade meselelere kıyasla daha zordur. Bu ölçüde, dini anlaşmazlıklarda rasyonel anlamlılığın ölçütünü vermek oldukça zorlayıcıdır.

Filozof John Pittard’ın (2015) da söylediği gibi, bu konuda yol kat etmenin bir yolu, birinci derece kanıt ve ikinci derece kanıt arasındaki önemli ayrımı yaparak, dini tartışmaların birinci dereceden önemi ve ikinci dereceden önemi arasındaki ayrımı yapmaktır. Birinci derece kanıt, doğrudan verili bir önermenin kendisiyle ilgili olan bir kanıtken, ikinci derece kanıt, doğrudan önermenin kendisini ilgilendirmektense, bir bireyin, birinci derece bir kanıtı rasyonel olarak değerlendirip değerlendirmediğiyle ilgilenir. Varsayalım ki tartışılan önerme ‘Banka pazar günü açıktır’ olsun, banka müdürünün bu konudaki tanıklığı birinci derece bir kanıt oluştururken, banka müdürü aynı zamanda bana ‘zihnimi karıştıran bir hap kullandığımı’ söylüyorsa, bu da ikinci derecede önlem teşkil eden bir kanıttır.  Bu kanıt, doğrudan bankanın açık olup olmamasıyla ilgili değilse de, benim verili olan birinci elden kanıtı rasyonel olarak değerlendirebilme kapasitemle ilgilidir.

Bu ayrımı yaptığımıza göre, dini anlaşmazlıkların epistemik öneminin farklı durumlarda potansiyel olarak nasıl değişebileceğinden bahsedebiliriz. Örneğin, uzlaşmacı modelin savunucusu olan kimseler, epistemik bir dengimiz olduğunu düşündüğümüz biriyle Tanrı’nın varlığı üzerine anlaşmazlığa düştüğümüz zaman bunun bizim için ikinci dereceden öneme sahip olduğunu öne sürecektir. Zira, bu doğrudan Tanrı’nın varlığıyla ilgili bir kanıt değil, daha ziyade bizim birinci derecede bir kanıtı değerlendirme yetimizle ilgilidir.

Buna karşın, Pittard’ın da belirttiği gibi, dini anlaşmazlıklar birinci dereceden öneme de sahip olabilir. Bu noktada J. L. Schellenberg’inkutsal gizlenmişlik (İng: divinehiddenness) problemini hatırlamakta fayda var. Bu probleme göre, Tanrı’nın gizliliği ateizm için bir argüman oluşturuyor. Schellenberg’e göre, iyi niyetli bir tanrı, Tanrı’nın sonsuz adaletli olduğunu ve bazı Hristiyan değerlerine göre inançsızlığın kusur bulundurduğunu göz önüne aldığımızda, inançsızlığı rasyonel bir imkân kılmazdı. Fakat görünüşe göre rasyonel dini anlaşmazlıkların varlığı rasyonel inançsızlığı mümkün kılıyor ve bu bakımdan Tanrı’nın varlığı hakkında birinci derecede epistemik önem arz ediyor.

Elbette buradaki amacımız kutsal gizlenmişlik argümanı hakkında hükme varmak değil. Bu örneği kullanmamızın sebebi daha ziyade, bireyin uzlaşmacı model veya kararlılık modeli arasından hangisi seçmeye meyilli olduğuna bakmaksızın, dini anlaşmazlıkların epistemik önemi hakkında düşünmek için birbirinden ilginç şekilde farklı iki yol olduğunu göstermekti.

Son olarak, üçüncü bölümde incelenen düşünceleri kullanarak ikinci bölümden bir ders çıkarmak anlamlı olacaktır. İkinci bölümde gösterilmiştir ki din ve bilim arasındaki ayrım salt bir felsefe problemi olarak anlaşılmalıdır ve bu ikisi arasındaki ayrım, bir diğer ayrım olan teizm-ateizm ayrımında yol göstermekte yardımcı değildir. Bunu akılda bulundurarak, teizm ve ateizm arasındaki farklarla ilgili olan anlaşmazlıkların kendi kendilerine çözülmeyeceğini ve bu tartışmaları dinin mi yoksa bilimin mi dünyayı ve dünyadaki yerimizi açıklamakta daha iyi bir metot sunduğu tartışmalarından ayrı tutmak gerektiğini söylemekte fayda var. Bununla beraber, anlaşmazlıkların önemi hakkındaki daha genel yapısal fikirler, din ve bilim hakkındaki tartışmalardan daha çok, teizm ve ateizm hakkındaki tartışmaları ilgilendiriyor. Bu bakımdan sosyal epistemoloji, bize bu iki farklı türdeki anlaşmazlıklar hakkında eleştirel düşünmek için önemli araçlar sunuyor.

 

Kaynak: https://www.semanticscholar.org/paper/Are-theism-and-atheism-totally-opposed-Can-they-Carter/6ba24ae6788d6777d5ad65d5ec6c1be2faa90171

One thought on “Teizm ve Ateizm Birbirine Tamamen Karşıt mıdır? Birbirlerinden Bir Şeyler Öğrenebilirler mi? -J. Adam Carter

  1. İnanma ve inanmama arasındaki asıl sorun neden öncü yargılar oluyor, bu konu hakkında yazılıyor, bence önemli olan sonuç..
    İnanan daha ahlaklı, bilimsel, tutarlı, üretken,sevgi dolu, paylaşımcı mı oluyor buna bakılmalı yoksa kuru kuruya inanç sadece yanılgı olmaz mı ?
    İşid militanından sa dünyanın en kafiri bence katil değilse daha muteber insandır..Artık yazılar, araştırmalar bu yöne kaymalı..İnanç insana ne katıyor..nasıl değiştiriyor ve inançsızlığın olumlu veya olumsuz yönleri, hatta 1200 yıllarla 2000 lerde müslümanlık karşılaştırmaları gibi..Dini algılayış ve hayat tarzı açısından bunun felsefesi yapılsa daha iyi olmaz mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir