Totaliter Filozofları Nasıl Okumalıyız? – Matt McManus

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Yazar: Matt McManus

Çevirmen: Ayça Büşra Üçok

Kaynak: https://quillette.com/2019/01/30/how-should-we-read-the-totalitarian-philosophers/

 

Çevirmenin Önsözü;

Prof. Matt McManus’un bu kısa makalesi başlığıyla aklımıza birçok soru getirirken örneklendirmeleri ve açıklamalarıyla bunları aydınlatılıyor. Günümüz dünyasında bilgi kirliliği sayılabilecek pek çok düşünceye yol gösterir bir kapanış yapıyor. Okurken benim de hem öğrendiğim hem de bakış açımı sorguladığım bu yazının tüm okurlara haz vermesini diliyorum.

 

 

Totaliter Filozofları Nasıl Okumalıyız?

Bu makale, totaliter filozofların miraslarının ve yapıtlarının Matt McManus tarafından incelendiği makale serisinin ilk kısmıdır.

Çalışmaları -adilane veya değil- totalitarizm ile ilişkilendirilen yazarları bir okur nasıl okumalı ve yorumlamalıdır? Son yıllarda bu tartışma, bazı komünist rejimlere olan ılımlı yaklaşımlarından dolayı yapılan sert eleştirileri kabul eden Marksist tarihçi Eric Hobsbawm ve edebiyat kuramcısı Paul de Man gibi şahısları kapsıyor. Ancak ben burada eserleriyle totalitarizme ve teröre esin kaynağı olan dört filozofun çalışmalarına odaklanacağım­: Jean-Jacques Rousseau, Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger.

Bu tip yazarları okumakla ilgili bir sorun olduğunu ima etmek rahatsız edici görünebilir. Ne de olsa düşünsel bir çalışma bilhassa, bizi, kendimizin ve toplumumuzun eleştirel bir biçimde sorgulamaya gönülsüz olduğumuz taraflarımıza -daha karanlık, gizli siyasi eğilimler ve insan aklı- bakmaya zorlamadığı sürece enteresan gelmiyor. Otoriter ve totaliter içgüdülerimizle başarılı bir şekilde mücadeleyi arzu ediyorsak bu özellikle doğru olabilir. Bu hareketlerden etkilenmiş veya bunları desteklemiş kişilere bakarsak onların cazibelerini daha iyi idrak edebiliriz. Hannah Arendt, özel olarak yirminci yüzyıl totalitarizmi konusunda en tecrübeli ve en kolay anlaşılabilen analistlerden biri olmaya devam etse de hiçbir zaman totalitarizme esin kaynağı olmuş fikir adamlarının bağnaz retlerine boyun eğmemiştir. Bu durum ona hali hazırda ihtilaflı araştırmalarda, karşılaştırılabilir yazarlarda çoğunlukla eksik olan kayda değer bir derinlik verirken; Totalitarizmin Kökenleri eseri,  modern teknokrasinin ve özgün olmama durumunun tehlikelerine karşı onun Heidegger’ci hassasiyeti olmasaydı daha önemsiz bir çalışma olurdu.

Liberal demokrasiyi benimseyen toplumlarda, en kötücül yazıları bile okusak ve onlarla savaşsak da onlara yüksek bir değer atfediyor gibi görünüyoruz. Bu liberal erdemler belki de en iyi J.S. Mill tarafından onun değerli eseri Özgürlük Üzerine’de açık bir şekilde ifade edilmiştir. Mill ikna edici bir şekilde, bizi zorlayan ve tahrik eden fikirlere maruz kalmanın bizim için son derece faydalı olabileceğini iddia eder. Hükümet yetkililerine ya da kamuoyuna verilen, bireylerin neye maruz bırakılabileceğini düzenleyen izinlerin, kişisel haklar üzerindeki tehlikelerinin ötesinde, toplum bu tahrik edici düşüncelere maruz kalarak birçok açıdan fayda saylayabilir.

Öncelikle, bir fikir, nahoş olduğu zaman, oldukça doğru veya gerçek olabilir ki bu durumda buna maruz bırakılarak onun içyüzünü anlayabiliriz. Ayrıca, bu bahsedilen sadece kısmen bile doğru olsa, tüm gerçekliğin daha eksiksiz bir anlayışına erişmemize yardım edebilir. İkinci olarak, bu düşünce basitçe yanlış olsa bile, bunu duymaktan ve niçin yanlış olduğunu düşünmekten fayda sağlayabiliriz. Bu kısmın bağlantılı olduğu üçüncü nokta da, gerçek ya da faydalı olsa bile, düşüncelerin taze kalmak ve kalıplaşan sert doktrinler haline gelmekten kaçınması için tartışılmaya ve yeniden değerlendirilmeye ihtiyacı olduğudur. Mill’in ‘’düşüncelerin pazaryeri’’ olarak adlandırdığı şeye maruz kalmak dünyayı daha iyi kavramamız için bize yardım edebilir. Çünkü sık sık başka şekilde düşünenler tarafından sorgulanırız. Mill’in ustaca ifade ettiği gibi:

Konunun yalnızca kendi tarafında olan kısmını bilen kişi, o konuya az miktarda aşinadır. Akıl yürütmeleri iyi olabilir ve kimse bunların aksini ispatlayamayabilir. Ancak eğer bu kişi karşı tarafın anlayışını çürütmekte eşit derecede acizse; ikisinin de ne olduğuna dair çok fazla bir şey bilmiyorsa, o kişinin bu düşüncelerden herhangi birini seçmek için temeli yoktur.

Tabi ki hem Mill’in hem de liberal demokrat toplumların bu etkileyici savlarına rağmen, Mill, belirli türdeki düşüncelerin ifade edilmesine sınırlama getirilmesinde esin kaynağı olmuştur. Bunlar, çocuk pornografisinde kısıtlamalar ve diğer müstehcen konularla ilgili her çeşit yasayı yolsuzluklara ve iftiralara karşı yürütürler. Bazı durumlarda, liberal topluluklar siyasal ifade formlarındaki devlet kısıtlamalarına bile müsaade ederler. Üstelik göz göre göre bazı kitaplar bütünüyle yasaklanırken (Ulysses’in soyut cinsellik tasvirlerinden dolayı yasaklanmasından bu yana çok fazla yol kat ettik) biri belirli metinleri övebilir mi ya da (hatta) tartışabilir mi ve bunları yaparken hala ahlaklı birini temsil edebilir mi konuları hakkında güncel tartışmalar vardır.

Birçokları için, Rousseau kemirici bir nüfuza sahiptir ve proto-otoriter duyarlılıklar için sınır noktasıdır. Jordan Peterson ve Paul Kengor, Marks’ın çalışmalarını ortaya koyan herhangi bir kimse için hiçbir şey değil fakat bir proto-totaliter ve tehlikeli biri (ismine sonradan verilmiş, kıyım yüklenmiş anlamıdır) şeklinde aşırı derecede eleştirel olmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında Nietzsche hatırı sayılır ortamlarda bir yüz karasıydı, zira Nazizm’in isim filozofu olarak düşünülüyordu. Martin Heidegger fiilen bir Nazi parti üyesiydi ve yine de bazıları hala onun yirminci yüzyılın en büyük düşünürü olduğu kanaatindeydi. Ne yazık ki Heidegger’in Kara Defterler’inden son yayımlar onun düşünceleri ve antisemitizmiyle arasında yeni ortaklıklar ortaya çıkarmış, bu durum da hala ona başvurmanın etik olup olmadığı üzerine tartışmaları da yeniden alevlendirmiştir.

Böylece, biri herhangi bir enstitünün kitabevine gidip ve Komünist Manifesto ya da Varlık ve Zaman’ın bir kopyasını bulabilirken, ‘Onları okuyan ve onlara hayranlık duyanlar onların fikirleriyle yaftalanmalılar mı?’ zor bir soru olarak kalmaktadır.

Totaliter Filozofların Siyasal Yaklaşımları

Yukarıdaki yazarlardan hiçbiri, herhangi bir anlamda liberal olarak konu edilmemiştir. Zaten onların liberal haklar ve demokrasiye yönelik tahammülleri çok azdı; bu kavramları en iyimser görüşle daha yüksek formdaki bir toplum için ara durak olarak düşünmüş, en kötü ihtimalle de bayağı ve yoz bulmuşlardı. Üstelik kesinlikle hiçbiri onların yazılarını çevrelemeye devam eden bu tartışmaya şaşırmayacaklardı. Rousseau geçinmesi zor biri olarak ünlenmiş bir polemikçiydi. Marx ve Nietzsche sıklıkla aşırı taşlayıcı olmuşlar ve kasten karşıtlarını kışkırtmayı amaçlamışlardı. Martin Heidegger -mizahsız felsefeci, par excellence– tarzında daha haşmetliydi ancak benzer şekilde neredeyse her kurulu düşünce tarzına karşı iğneleyici tartışmalar yayımlardı. Bu yüzden, bu adamlardan hiçbiri sıkıcı kitaplar yazmakla itham edilemez (peki, belki de parça parça). Ancak, doğru veya yanlış ilişkilendirildikleri gaddarlıklar göz önüne alındığında, bunların herhangi birini okumayı haklı gösterebilir miyiz? Burada bir parçanın veya yazının tasarlanmış etkisi; onun asıl etkisi; ve yazarın kendi davranışlarının ayrımında çok dikkatli olmak zorundayız.

Rousseau Batı siyasal düşünce tarihindeki en canlı figürlerden biridir. Hem Romantik bireyciliğin babası hem de esas totaliter olarak ilan edilmiştir. Dâhice gözlemlerinin sonsuz silsilesi, korkunç mesuliyetsizliği ve bariz çelişkilerinden dolayı, onu okumak çoğu kez sinir bozucu ve büyüleyici olmuştur. Sonuç olarak, hakiki Jean-Jacques Rousseau’yu tespit etmek, kişisel samimiyet girişimleri bile anlaşılamıyorken zor olabilir. Bazı noktalarda yazıları çağdaş dünyanın yeterince bireyci olmadığı ve kitlesel fikirlere ve ticari ahmaklıklara çok fazla bağlı olunduğunu ima eder görünüyor. Rousseau’nun, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine; ve Yalnız Bir Gezginin Hülyaları (Discourse on Inequality and Reveries of a Solitary Walker) kitapları romantik bireyciliğin bu damarından akıyor. Birçok yönden bu eserler modernizmin sınırlamalarına ilişkin öncü eleştirilerdir. Bir diğer noktada, örneğin Toplum Sözleşmesi’nde, hem ontolojik hem de ahlaki açıdan üstün olan ‘‘genel irade’’ için savları, aslında başkalarının yanı sıra Isaiah Berlin tarafından tanımlanan yarı totaliter çıkarımları da üstlenmektedir. Çalışmalarının ilham verdiği Jakoben devrimcileri hakkında Rousseau’nun ne düşünmüş olabileceğini bilmek zor, mamafih o şüphesiz uzun vadede onları da çileden çıkarmanın bir yolunu bulabilirdi. Rousseau’nun (romantik bireyci ya da umumi iradenin toplayıcı teorisyeni) terörü destekleyip desteklemediği onu okuyanın tekrarına büyük ölçüde bağlı görünüyor.

Marks, sömürücü ve kendiyle ters düştüğünü iddia ettiği toplumsal ve tarihsel bir sistem olan kapitalizmin saklı işleyişini açığa çıkarmayı hedefledi. Çalışmasının dikkatli bir çözümlemesi, onun kapitalizmi bazı ciddi diyalektik çelişkiler tarafından yarılmış olduğu şeklinde yargıladığıdır ki bu sistem eninde sonunda özel mülkün elimine edileceği, toplumun daha yüksek bir formuna dönüşecektir. Elbette, bu asla tam olarak Marx’ın çalışmasından etkilenmemiştir. Onun, komünist reformun ‘‘nasıl’’lığına ilişkin tahminleri yanlış olma eğiliminde olacaktı ve totaliter halklar onun adına Manifesto’da ve Gotha Programının Eleştirisi’nde ütopik taslaklar için teklif edilmiş (ve bunların hepsi öyleydi) can sıkıcı küçük benzerlikler inşa edeceklerdi. Onun kendi tutumunda, Marks bir provokatör ve organizatördü, ancak hiçbir zaman fiili olarak adının ilişkili hale geldiği kötü şöhretli bir eylem yürütmedi. Buna rağmen, onun yazılarından esinlenmiş faaliyetler sık sık dehşet verici zulümlerin çoğu için sorumlu tutuldu, öyle ki birçoğu için Marx’ın adı neredeyse belayla aynıdır.

Nietzsche’nin çalışmaları açıkça Yahudi-Hristiyan değerlerini eleştirmeyi hedeflemiştir ve liberal demokrat toplumları dindar medeniyetin küllerinden doğması olarak nitelendirmiştir. Defalarca siyasi ılımanları eleştirmiş; liberalleri, sosyalistleri, demokratları ve benzerlerini alaya almıştır. Ayrıca kesinlikle çalışmalarının toplam niteliği ve bunların katıksız düşünsel dehası onu kaçınılmaz yapar ki farklı gruplar eserlerinin içinde farklı vurgulamalar bulacaklardır. Naziler Güç İstenci’nden yararlandılar, Elizabeth Förster Nietzsche (bir Nazi taraftarı) tarafından rahmetli abisini bir proto-faşist olarak resmetmek ve onu bir proto-faşist yapmak için ölümünden sonra yayımlar düzenlendi. Nietzsche’de de kesinlikle böyle bir yorumu destekleyebilen; merhamet duygularıyla alay etmesi, gücü ve istenci putlaştırması gibi güvenilmez pasajlar vardı. Fakat, onun hayatına ve felsefesine yakından bakmak gösteriyor ki o aynı zamanda milliyetçilikten (özellikle etnik kökene dayandırılarak yapılan), sıradan bireylerdeki cazibesi de göz önüne alınırsa, nefret etmiştir. Yaşamış olsaydı, yazdıklarının Nazi hareketiyle ilişkilendirildiğini gördüğüne kesinlikle şaşırırdı; yine de bu durum yazılarında daha fazla ihtiyatlı olmasına esin kaynağı olacaksa bile bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Heidegger’in durumu hem Marx’ın hem de Nietzsche’nin durumuna göre oldukça farklı. Marx, Bolşeviklerin ve Maoistlerin teorisini dönüştürdüklerini görecek kadar yaşamadı, tıpkı Lenin’in devletin kontrolünü ele geçirmek için bir öncü parti örgütlemek isterken yaşayamadığı gibi. Naziler iktidara gelmeden uzun zaman önce Nietzsche çıldırdı ve belki de onların daha nükteci eleştirmenlerinden biri olabilirdi. Fakat Heidegger, Nazi partisine katıldı ve çoktan kaydadeğer olan entelektüel kariyerini bu akıma yasladı. Naziler gücü ele geçirdikleri zaman, Heidegger’in insan mevcudiyeti hakkında tamamıyla yeni ortaya koyduğu Varlık ve Zaman’ı henüz yayımlanmıştı. Varlık ve Zaman’da ve diğer çalışmalarında insan varlığı için beyanı o kadar derin ve zengindir ki onu okuduktan sonra dünyayı aynı şekilde düşünmek zor oluyor. Bu, 1930’larda ve 40’larda onun yazılarını ve davranışlarını çok kafa karıştırıcı ve rahatsız edici yapan durum oluyor. “Metafizik Nedir?” gibi yayımlanan yazılarında ve tanrı ile ilgili söylevlerinde, liberalizm ve komünizmi ‘‘metafiziksel anlamda aynı’’lıkla suçlar ve Almanya’yı dünyada var olmanın yeni yollarını getirmeye, Almanya’nın eşsiz yazgısını üstlenmeye çağırır. Ölüm kamplarıyla deliller ikame edildiğinde, Heidegger’in söyleyecek neredeyse hiçbir şeyi yoktur ve sesini yükseltme zahmetine girdiğinde, fazlasıyla lafı dolandırmıştır. En son basılan Kara Defterler’inde, barındırdığı antisemitik görüşlerini açıkladı ve onları düpedüz kendi düşünceleriyle bağdaştırdı. Heidegger her şeye rağmen çok zeki bir filozof olsa da böylesine canavarca bir rejime olan aktif desteğini affetmek için bunlar yeterli görünmüyor. Carl Schmitt gibi (diğer bir son derece zeki Nazi parti üyesi) Heidegger’in çalışmalarını da böyle harika bir zekanın öyle karanlık bir evreden geçtiği trajik hissi olmadan bir sayfa bile okumak zor oluyor.

 

Sonuç

Müthiş düşünceler tasavvur edenler sıklıkla müthiş hatalar yaparlar.

~Martin Heidegger

Rousseau, Marx, Nietzsche ve Heidegger tehlikeli bir düşünür olmanın ne anlama geldiğini somutlaştıran dört şahıstır. Her biri dünyadaki bakış açılarımıza dikkate değer usuller takdim etmiş olsalar da genellikle kötülük ve şiddetle ilişkilendirilen tarihsel mirası yüklenmişlerdir. Marx ve (özellikle) Heidegger başta olmak üzere, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan önergeleri ve partiye verdiği somut destekle, bunu doğrular. Mirasları göz önüne alındığında, onların düşüncelerine sempati ve düşünsel bir iyilikle yaklaşmayı ahlaken temize çıkarmak mümkün müdür?

Bana kalırsa, o eserleri okumak ve yorumlamak onları daha karmaşık bir ödev haline getirmesine rağmen, bunu yapabiliriz. Mill’den sonra, bu yazarların her biri bizim şu anda yaşadığımız dünya hakkında önemli gerçekleri gözler önüne sererken, bizi, kendimizin dogmatik bir şekilde sahip olduğumuz fikirlerin üzerine daha derinlemesine düşünmeye mecbur edebilir. Rousseau bize salt kişisel çıkarın hissiz takibinin, nasıl derin bir özgün olmama algısıyla sonuçlanabileceğini öğretti. Marx’ın kapitalizmin geleneksel toplumları ve onların değerlerini altüst eden üretimin devrimci bir tarzı olduğuna dair analizi, dahice bir sezgiydi. Bu öngörü bize toplumumuzun nasıl gittikçe artan oranda parçalandığı ve çoğulcu sisteme dönüştüğü hakkında çok şey söyleyebilir. Nietzsche’nin kin hakkındaki psikolojik izahatları mağduriyet siyasetinin en şiddetle karşı çıkılan eleştirisi olmaya bugün de devam etmektedir ve onun ahlaki hakikatlerin tarihine soy-kütük yaklaşımının da bunda öncü bir rolü vardır. Heidegger’in dünyadaki insan varoluşuyla ilgili yorumu onun daha menfur siyasi bağlılığından ayrılabilir ve bugün çok yaygın olan bazı rasyonel dogmaların üzerinde derin bir etkiye yol açabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Heideggerci hesaplamaya Herbert Drefyus tarzında daha engin bir bakışın insan bilinci ve davranışına dair bazı popüler ancak indirgemeci beyanları ortadan kaldıracağını düşünüyorum. Bu örneklerin her birindeki mesele, bir sapı samandan ayırma meselesidir.

Bu yazarlardan, onları kötü niyetli veya tehlikeli bir şekilde yorumlamaya kararlı olanlardan daha az çekiniyoruz. Her siyasi durumda, korkunç şeyler için esinlenme ya da gerekçelendirme için bu gibi yazarları saptıranlar olacaktır. Genellikle, Richard Spencer’ın sözde Nietzsche-vari kinayelerinde olduğu gibi, bunlar, yazarın çalışmalarını en uç ve bayağı yorumlara dayandırarak muhtemelen yazarın hiç desteklemeyeceği durumları temize çıkarırlar. Diğer durumlarda, örneğin Marks’tan, totaliter terörü aklamak için devrimci şiddetin görkemiyle ve kullanımıyla ilgili alıntı yapan; bu gibi yazarların ortaya koyduğu en berbat fikirlerden, en iyinin pahasına, esinlenen kişiler görebiliriz. Böyle durumlarda, onların yazılarındaki en kıymetsiz ne varsa ondan ilham alanları kınarken, yazarın kısmen de olsa hatalı olduğunu kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmaz.

Tehlikeli yazarlar hakkında ahlak bakımından değerlendirme yapmamıza ve onların eserlerini kıymetli bulanları hemen kınamamıza gerek yok. Mill’in izinden giderek, bu yazarların albenilerinin bir kısmının rahatsız edici ve bazen de kınanmaya değer göründüğünü, ancak yine de hatırı sayılır miktarda hakikat içerdiğini farkına varmalıyız. Bu gerçekleri bulmak ve onlardan yararlanmak, titiz ve sıkı bir âlimliğin erdemlerinden biridir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir