Cezalandırma (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)

Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Yazar: Hugo Adam Bedau, Erin Kelly

Kaynak: Bedau, Hugo Adam and Erin Kelly, “Punishment”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/entries/punishment/

Çeviren: Ozan Zaloğlu

 

Cezalandırma (Punishment)

 

Son yarım yüzyıl boyunca cezalandırma (punishment) kavramı (tanımı) ve bunun pratik olarak uygulanması ile gerekçelendirilmesi; suçluların cezalandırma ve hapsetme lehinde ıslah ve rehabilite edilmesine yönelik gayretlerden belirgin şekilde uzaklaşıldığını gösterdi. Haklı sebep ya da cezalandırma hedefi yönünden intikamın taşıdığı ilave rol ne olursa olsun; cezalandırma artık, kavram itibariyle ve doğası gereği intikamcı bir uygulama olarak kabul ediliyor. Cezalandırmanın liberal gerekçesi, şu önermelerin gösterilmesiyle türetilebilir: Toplum, cezalandırma tehdidi ve uygulamasına ihtiyaç duyar çünkü sosyal düzen hedefi başka türlü sağlanamaz ve saldırı suçu kurbanlarından, mağduriyetlerinin bedelini sineye çekmesini beklemek adil değildir. Tehdit edici cezalandırma kullanımı üzerindeki sınırlamalar (usule uygunluk sebebiyle olduğu gibi) elbette gereklidir çünkü otorite ve güç kötüye kullanılabilir. Böyle bir gerekçelendirme, deontolojik olduğu kadar sonuçcu karşılıkları da kapsar.

1. Arka plan
2. Cezalandırma Kuramı
3. Sonuçcu veya Deontolojik Gerekçelendirme
4. Liberal Gerekçelendirme
5. Karar

1. Arka plan

Cezalandırmanın felsefi yansıması, akademinin dışındaki politik hayatın gerçek dünyasında meydana gelen cezalandırmanın anlaşılmasındaki gelişmelere sebep olmuş ve kısmen de bunların bir etkisi haline gelmiştir. Bir nesil öncesinde sosyologlar, suç bilimciler ve ceza bilimciler, bu sonuca odaklanan hapisanelerde yürütülen programların (suçlunun yeniden suç işleme eğilimindeki azalmalarla ölçülen) düzeltici etkileriyle inançlarını yitirmişlerdir (Martinson 1974). Bu hayal kırıklığı, mevcut ceza felsefesi çerçevesinde rehabilitasyonun amacının uygulanabilirliği hakkında şüphelere yol açmıştır. Bunlara, cezalandırmanın caydırıcı etkilerine (ister özel olup suçluyu hedeflesin; ister genel olup kamuyu) ve cezalandırmayı hedeflemenin etkili bir amaç olup olmadığına yönelik şüpheler de eklenmiştir. Belli ki bu durum geriye, kanun altında cezalandırma uygulamasını hedeflemeye yönelik iki muhtemel ve mantıklı amaç bırakmıştır: Bunlar ise hapsetme yoluyla sosyal savunma ve cezalandırıcı adalet anlayışıdır. Halk politikasını savunanlar, suçu kanıtlanmış kabahatlilerle yapılacak en iyi şeyin onları tutuklamak olduğunda ısrar etmiş ve suçu azaltmanın en ekonomik yönteminin, bilinen sabıkalıları hapsetme ve hatta ölüm yoluyla aciz bırakmak olduğuna inanmışlardır (Wilson 1975). Hangisi doğru olursa olsun, bu hedefe en azından olağanüstü ölçekte ulaşılmıştır. Birleşik Devletler’deki eyalet tutuklularının ve federal tutukların sayısında görülen çok büyük artış (2015 yılında, “ölüm hücrelerindeki” 3.000’in üzerindeki kişi de dahil yaklaşık 2.3 milyon), bu durumu doğrulamaktadır.

Aynı zamanda, cezalandırmada tercih edilen yöntemler olarak hapsetme ve aciz bırakma isteğinin artış göstermesi ve adalet zeminlerinde süresiz hapis cezasından duyulan memnuniyetsizlik (ceza yetkililerine sağladığı takdir yetkisi yüzünden, düzeltici tüm tertipler için çok önemlidir), politika analizcilerini başka bir yaklaşım aramaya yöneltmiştir. Ceza vermede tarafsızlığa ulaşmanın, eğer bir suçun cezası belirsiz süre yerine belirli bir sürede olursa en muhtemel olduğu görülmüştür (Allen 1981).

Fakat sınırlı ceza vermek bile, suçu kanıtlanmış kabahatlilerin hak ettiği cezalar onanmadığı sürece adil olmayacaktır. Bu sebeple, cezalandırmada “hak ettiğini bulma” doktrini doğmuş ve bu iki görüş etkili şekilde bir araya getirilmiştir. Bu yolla, aciz bırakma ve cezalandırma amaçları baskın hale gelmiş; bazı yerlerde ise politikacıların ve sosyal kuramcıların zihinlerinde rehabilitasyon ve caydırma amaçlarının tamamen yerini almıştır.

Geniş ölçüde sosyo-yasal olan bu gelişmelerle eş zamanlı olarak (ki bunlara, polisin 1972 yılında New York’un Attica hapishanesinde isyan eden mahkumlara saldırmasıyla zirveye ulaşan uygulayıcıların çaresizliği de eklenebilir) filozoflar kendi argümanlarını geliştiriyorlar ve Kant ile Hegel’in isimleriyle ilişkilendirilen klasik görüşleri; yukarıda incelenenler ile şaşırtıcı ölçüde iyi bağdaşan iki esas düşünceyi tesis etmek üzere yeniden canlandırıyorlardı. İlk olarak filozoflar, suçu kanıtlanan faillerin ıslahının (özellikle Anthony Burgess’in Otomatik Portakal [1962] kitabında kurgulanmış şekliyle canlı biçimde tasvir edilen, tıptan daha fazla ilham alan halleriyle), cezalandırma uygulamasının hedefi ve hatta birkaç hedef arasında ikincil bir hedef bile olmadığı konusunda ısrar etmişlerdi. Mantıksız bir hedef olmanın dışında bu, iki sebepten ahlaki olarak kusurludur: Suçu kanıtlanmış failin özerkliğine riayet edemiyor ve failin, kasıtlı şekilde sebep olduğu kabahat için ceza alma hakkını deliyor (Morris 1968). (Cezalandırmaya yönelik bir hak sahibi olmayı ve bunu kullanmayı beyan eden bir kuramın tuhaflığı, dikkatlerden kaçmamıştı.) İkincisiyse; cezalandırmadaki adalet ve tarafsızlık, cezalandırmada zorunlu bir görevdir ve adil bir ceza, niteliğini failin suçluluğundan ve suçun kurban ile toplumda meydana getirdiği zarardan alır (Card 1973, von Hirsch 1985, Nozick 1981: 366-74). Kısacası adil ceza, intikamcı bir cezadır. Filozoflar; uygulamanın tam tarifinde, cezalandırmada adaleti yöneten ölçütlerde ve uygulamanın amacında da cezaya ilişkin indirgenemeyen intikamcı nitelikler bulunduğunu iddia ettikleri için bu kanılara varmışlardı.

Sonuç olarak yüzyılın ortasında, baskın ceza politikasının; parmaklıklar ardındaki failler için rehabilitif ideal hizmetindeki belirsiz hükmün altındaki zemin kaymıştı. Hapsedici olmayan tarzda başlıca alternatif yaptırım biçimi denetimli serbestliğin rolü artmış, fakat şartlı tahliye fiili bir sona ulaşmıştı. Onun yerinde ise (fakat ortaya çıktığı üzere, sadece teoride); erişilemez rehabilitif hedeflerin çılgınlıklarından sakınacak ve tüm failler için hem kısıtlama, hem de tarafsız adaleti mümkün kılacak tekdüze sınırlı ceza vardı. (Elbette bu, politik sürecin bu hedefleri saptırmasından önceydi. Adaletin cezalandırmadaki tüm taraftarları, sınırlı cezalandırmayı desteklememişti.) Bu gidişatın zirve noktası, Birleşik Devletler Cezalandırma Komisyonu ile onun Federal Cezalandırma İlkeleri’ni doğuran 1984 Cezalandırma Reform Kanunu’nda ortaya çıkıyor. Hem teoride, hem de pratikte bu doktrini eleştirenler olmuştu (Zimring 1977). Fakat bugüne kadar hiçbir alternatif yaklaşım, adil hak edileni bulma ceza felsefesini tamamlayan herhangi bir işaret göstermemişti; belli bir cezalandırıcı hüküm, çoğu durumda adilce hakbelli bir cezalandırıcı hükmün çoğu durumda adilce hak edilmiş olduğu iddiası pratikte ne kadar mantıksız olsa da…

Yukarıda ana hatlarıyla belirtilen iki tanesiyle kesişen üçüncü bir gelişme daha olmuştu. Fakat kuramsal yönden eşit öneme sahip olsa da, fiili ceza politikasının oluşumundaki etkisi çok daha düşük olmuştu (Harding 1989). 1970’lerin ortalarında Michel Foucault’un çalışmasından ortaya çıkan cezalandırma uygulamasının yeniden kavramsallaştırılmasına değiniyoruz. Foucault kanuna göre cezalandırma uygulamasını, toplumun genel kuvvetlerine tabi olarak görmeye davet etmişti. Bu güçler, herhangi bir dönemde egemen olan baskın sosyal ve politik güç biçimlerini (gözdağı verme, zorlama, bastırma, yok etme ve dönüştürme gücü) yansıtıyordu. Ayrıca çağdaş toplumun eski kötü zamanlarda hüküm sürmüş zalim bedensel gaddarlığı bırakıp, çağdaş dönemin beton ve çelikten yapılma kuytu mahkumiyet sistemine geçerek bu cezalandırma biçimlerini önemli oranda insancıllaştırdığı iddialarına karşı da derin bir şüphe geliştirmişti (Foucault 1977).

Focault’un fikirleri, cezalandırmaya yönelik tarihsel, sosyoekonomik ve psikodinamik bir yaklaşımdan ileri geliyordu. Cezalandırmanın açıkça ifade edilen hedefleri, bu hedeflerin peşinde güç kullanımını sınırlayan ölçütler, cezalandırmada adalet arayışı; eğer Foucault haklıysa tüm bunların, reformcular arasında bulunan ve Aydınlanma’dan bu yana hedeflerinin görünür rasyonelliğiyle (rasyonelleştirme demek değil) ters düşen niyetleri (bilinçli olması şart değil) gizlediği ortaya çıkmıştı. Bu yüzden onsekizinci yüzyılın sonlarında ölüm cezasına karşı başlatılan hareket, Beccaria ve Bentham’ın kendilerini ölüm cezasına karşı olmaya ikna ettiklerini öne sürdüğü türden bilinçli, rasyonel faydacı hesapların etkisiyle açıklanmaz (ya da muhtemelen haklı çıkarılmaz) (Bedau 1983, Maestro 1973). Bunun yerine halka açık infazların yapmacık, dramalı yönlerine karşı olan düş kırıklığıyla ve zor değişen fakat bunun dışında, toplumun suçlular üzerinde kullandığı gücün tabiatı ve mahallini değişmeden bırakmış, kendi kendini kandıran insancıl bir dürtüyle açıklanıyor; bu durum, Bentham’ın hayalci hapisane tertibi kötü namlı Panoptikon hapisanesinde mükemmel şekilde vücut buluyor (Semple 1993).

Foucault’un Batı toplumundaki cezalandırma uygulamalarına yönelik yaptığı keşiflerin en az iki özelliği, burada değinilmeyi hak ediyor. Birincisi, Anglo-Amerikan geleneğindeki felsefecilerin aşina olduğu analitik ayrımları görmezden gelmişti (aşağıda tartışılacak). Cezalandırma teorisi veya uygulamasına ilişkin açıklamasında, hiçbiri gözle görülür bir pay sahibi değil. Bazı yorumcular bunu kabul etmenin ötesinde daha ileri gidebilir ve Foucault’un, cezalandırma konusunda hiç felsefi görüş sunmadığını iddia edebilir; çünkü kavramsal ve normatif analiz ile politikanın dayandırılacağı ilkelerin araştırılması, yazılarında en iyi ihtimalle belirsiz ve dolaylı biçimde takip edilmektedir. O yüzden bu yorum, kendisinin sadece sosyal bir yorumcu (veya başka bir çeşit hümanist eleştirmen) olduğunu açıklamaktadır (Garland 1990). Fakat bu yorum, kendisine hakça davranamamaktadır. Focault’un görüşleri, en azından kısmen; şüphe götürmez ölçüde felsefidir. Bu görüşler açık biçimde test edilebilen deneysel hipotezlerin konusu olmakla kalmaz; aynı zamanda insan doğasına, kamu kurumlarına ve cezalandırma uygulamalarımızın mantığına yönelik büyük ölçekli yansımalar ve yeniden yorumlamalar da içerirler.

İkincisiyse Foucault, cezalandırma uygulamasının herhangi bir şekilde gerekçelendirilmesi fikrine kesin olarak karşı çıkar. Kendisi bu şekilde, cezalandırmaya ilişkin görüşleri temelci karşıtı şeklinde adlandırılabilecek paradigmatik bir düşünürdür. Kendisinin düşüncelerinden ortaya çıkan şey, (diğer tüm sosyal uygulamalar gibi) cezalandırmanın gerekçesi zannedilen şeyin, bağımsız rasyonel temeli olmayan varsayımlar ve inançlarla (kısacası ideolojiyle) çözülmez biçimde bağlanmış olmasıydı. Cezai kurumların savunulabileceği düşüncesi şüpheli ve asılsızdı. Focault tarihselci, anti analitikçi ve anti temelci kanaatleri; batı toplumunda ceza kurumları üzerine kafa yoran diğer tüm yeni düşünürlerden fazla bir araya getirmiş ve böylece cezalandırmanın gerekçelendirilmesi faaliyetine nasıl değinileceği (hatta değinilip değinilmeyeceği) üzerindeki derin belirsizliğin tohumlarını ekmişti.

Tüm bu açılardan Foucault, Friedrich Nietzsche’nin (ceza felsefesinde Foucault’un yüce fakat onaylanmamış selefi) çağdaş halefi olarak görülmeli. Kendisinden önce veya sonra gelen herhangi bir düşünürün ötesinde Nietzsche, cezalandırma şeklinin “her türden fayda bakımından aşırı belirlenmiş” olduğunu ve amaçlarının bir öyle, bir böyle yorumlanmasıyla geçerliliğini koruduğunu düşünmüştü; çünkü diğer insanları cezalandırma (ve bu sebeple emir altına alma, baskı yapma, dönüştürme) isteği, insan doğasında derin köklere sahipti (Nietzsche 1887).

Bu güçlerin politik ve entelektüel olarak birikimli etkisi, cezalandırmanın klasik aydınlanmacı veya liberal görüşüne (ör. Hobbes, Locke, Bentham ve Mill’in eserlerinde bulunan türden) itimatı sarsmıştı. Belki de bu bir mübağaladır; kişi, cezalandırmanın liberal görüşünün tam olarak ne olduğu belli olmadığından, altını başarılı şekilde kazmanın da eşit derecede belirsiz olduğunu öne sürebilir. Cezalandırmada liberalizmin kabul edilmiş bir formülü bulunmuyor; bunun yerine, üç yüz yıldan uzun geçmişinde belirsiz şekilde türemiş. Beccaria’nın, Aydınlanma’nın zirvesindeki etkili reform önerileri dikkatlice incelendiği zaman bu sonuç çıkıyor (Beccaria 1764). Gereken şey, ceza kuramında liberal olduğu görülen fikirlerin yeniden tasdik edilmesi, yeniden formüle edilmesi ve yeniden düzenlenmesi olmalı (aşağıdaki tartışmaya bkz.)

2. Ceza Kuramı

Çağdaş ceza kuramının egemen nitelikleri, yarım yüzyıl önce analitik filozoflarca geliştirilmişti. Küçük bir avuç temel kavramsal ayrım; cezalandırma konusunda ayrıca hangi asli görüşleri olursa olsun, neredeyse tüm kuramcılar tarafından bilinçli şekilde uygulanmış ve Anglo-Amerikan felsefe dünyasındaki bu kuramda hüküm sürmüştü (halen de sürmekte). Bu fikirlerin başlangıç noktası, İngiltere’deki H.L.A. Hart (1959) ve Birleşik Devletler’deki John Rawls’ın (1955) etkili yazılarıydı. Fakat hem Hart, hem de Rawls; merkezi liberaller şeklinde kabul görüyorlar, bu analitik ayrımların ideolojik yönden nötr olduğuna inanıyorlardı.

Ceza kavramının tanımlanması, cezayı savunmaktan ayrı tutulmalı. Cezanın tarifi; en azından tanımın kapsamına giren şeyleri gizlice gerekçelendirme eğilimi olan herhangi bir norm veya ilke içermediği ölçüde değerden bağımsızdır veya böyle olmalıdır. Bunu başka bir şekilde söylemek gerekirse; cezanın tanımını, ceza sayılan her şeyin kendiliğinden gerekçelendirilmesini neredeyse garanti hale getiren bir şekle sokarak cezanın gerekçelendirilmesi (hatta kısmen olsa bile) gerekmez. (Aksine, cezanın tanımı, gerekçelendirilmesinin önüne geçmemelidir.)

Ceza uygulamasının veya kurumunun gerekçelendirilmesi, herhangi bir ceza eylemini gerekçelendirmekten ayrı tutulmalıdır. Hepsinden önce, bir ceza uygulamasını (yetkili ve meşru bir tehdit sistemi) herhangi birine ceza tehdidi yüklemeden hazır ve nazır tutmak mümkündür (çünkü, mesela hiçbir suç yoktur ya da suçu kanıtlanmış ve hüküm giymiş suçlu yoktur). Diğer durumda ise; belirli bir ceza eylemi (uygulamanın yürütülmesi) gerekçelendirilmese bile ceza uygulamasının gerekçelendirilme ihtimaline müsaade edilmelidir.

Herhangi bir ceza eyleminin gerekçelendirilmesi, kurumsal uygulamayı tanımlayan ölçütlere (kurallara, standartlara, ilkelere) göre yapılmalıdır; Roma kanunlarının klasik ölçütleri, nullum crimen sine lege and nulla poena sine lege gibi (kanun yoksa suç da yoktur, kanun yoksa ceza da yoktur). Fakat uygulamanın gerekçelendirilmesi, mutlaka çok farklı hususlara gönderme yapar; uygulamanın kök saldığı sosyal amaçlara, değerlere veya toplumun hedeflerine. Eylemleri gerekçelendirmeye uygun değerler ve mülahazalar genellikle adli sorumluluğu tanımlayanlarla özdeşleştirilirken, cezalandırıcı kurumu haklı çıkarmaya dayanan değerler, bir yasama organı tarafından yasal düzenlemeleri düzenleyen değerlere benzer.

Cezalandırma uygulaması, Ceza uygulaması, ya ileriye bakılarak, ya da geriye bakılarak gerekçelendirilebilir. Eğer birinci durum geçerli olursa, o halde kuram muhtemelen sonuçcu ve belki de faydacılığın bir çeşidi olacaktır çünkü ceza uygulamasının mantığı, suçu azaltarak (ideal olarak da önleyerek) net genel sosyal refahı artırmak olacaktır. Eğer ikinci durum geçerli olursa, o zaman kuram deontolojik olacaktır; bu yaklaşımda ise ceza ya kendi başına iyi olarak, ya da adaletin gerektirdiği bir uygulama olarak görülecek ve tabiiyetimiz üzerine doğrudan bir iddiada bulunacaktır. Cezanın deontolojik gerekçelendirmesi, muhtemelen intikamcı gerekçelendirme olur. Ya da üçüncü bir alternatif olarak cezanın gerekçelendirmesi, bu iki bağımsız alternatifin bir çeşit hibrit bileşiminde bulunabilir. Tamamen farklı bir yaklaşım sergilemek üzere bu ikilikten kaçınmaya yönelik girişimler, şimdiye kadar pek başarılı olamamıştı (Goldman 1982, Hoekema 1986, Hampton 1984, Ten 1987, von Hirsch 1993, Tadros 2013).

Bu ayrımların kabul edilmesi, oldukça uygun bir ceza kuramı şeklinde görülebilecek herhangi bir şeyde gerekli görünüyor.

Kısmen bu düşüncelere dayalı olarak, çoğu filozof iki önemli düşünceye varmıştır. İlki, ceza gerektiren çeşitli bireysel eylemlerin (pek çoğu şüphesiz ölçüsüz, gaddar ve haksız olmak üzere) meşruluk veya münasipliğini eleştirmek mümkün olsa bile, ceza uygulamasının kendisi açık şekilde gerekçelendirilmektedir; özellikle de, liberal anayasal demokrasi ölçütleriyle. İkincisiyse bu gerekçelendirme, deontolojik düşünceler kadar sonuçcu düşüncelere de biraz uyum göstermeyi gerektirir. Dar görüşlü, salt intikamcı bir ceza kuramı, mantık dışı hükümleriyle birlikte saf sonuçcu bir kuram kadar kifayetsizdir (özellikle de masumu cezalandırma nazarında). Başka bir deyişle cezalandırma uygulaması, diğerlerini dışlayan tek bir değere değil, çok sayıda değere dayanır.

So much by way of review of the recent past as a stage setting for what follows-a sketch of what we take to be the best general approach to the problem of defining and justifying punishment.

Cezanın Gerekçeleri

Birinci adım olarak, yukarıda bahsedilen düşünceler ışığında cezanın bir tanımına ihtiyacımız var. Tarafsızlığın testini geçen bir tanım öne sürülebilir mi (yani, herhangi bir politika sorusununun tarafını tutmayan)? Şunu düşünelim: Kanun önünde cezalandırma (evde çocukların, okullarda öğrencilerin cezalandırılması vs., paradigmatik olmaktan ziyade marjinal olunması), mahrumiyetlerin yetkiyle dayatılmasıdır —özgürlükten, mahremiyetten veya kişinin normalde hakkı olan diğer unsurlardan mahrum bırakmak ya da özel külfetlerin yükseklenmesi suretiyle– çünkü kişi, tipik olarak (fakat devamlı değil) masumlara zarar vermeyi kapsayan
şekillerde suç sayılan bazı ihlaller yüzünden suçlu bulunmuştur. (Örneğin Hobbes’da göze çarpan klasik formülasyon, cezalandırmayı mahrum bırakma yerine acı oluşturmakla tanımlıyor.) Bu tanım, kısalığı sebebiyle mükemmel olmasa da, birkaç gerekli noktayı ortaya çıkarmamızı sağlıyor. İlk olarak ceza, yetkili bir eylemdir; isteğe bağlı veya tesadüfi şekilde verilen bir zarar değil. Zararlı ve yanlış bir şeyin meydana geldiği toplulukta, politik otoritenin yargılama yetkisini kullanmasıdır.

İkincisi ise ceza, bazı külfetler yükleme ya da bir çeşit mahrum brıkma veya bazı faydaları alıkoyma yoluyla yürürlüğe konur. Mahrum bırakmayı haklardan yoksun bırakmak olarak belirtmek (ki haklar tartışmalıdır fakat bu tartışma, ana fikri etkilemiyor), (diğer şeyler arasında) bir suçun, kurbanın haklarını ihlal eden şey olduğunu ve bu sebeple, cezalandırmanın meydana getirdiklerine benzer zararlar oluşturduğunu hatırlatıyor. Mahrum bırakmanın gizli veya öznel bir referansı bulunmuyor; cezalandırma, suçu kanıtlanmış bir suçluya uygulanan ve nesnel şekilde hüküm verilen bir kayıp veya külfettir.

Üçüncüsü, cezalandırma bir insan kurumudur ve insan hedefleri, niyetleri veya eylemleri dışında doğal bir olay değildir. Kişilerin, toplumsal kurllara göre sosyal şekilde belirlenmiş çeşitli rolleri paylaşmasını gerektirir. Suç işleyen birinin başına çeşitli türden kötülükler gelebilir fakat bunlar, kişisel irade tarafından uygulanmadıkları sürece cezalandırma sayılmazlar.

Dördüncüsü; cezalandırma, yanlış davranış sergilediğine inanılan kişiler üzerinde uygulanır (böyle bir düşüncenin herhangi bir durumdaki temeli ve uygunluğu, tartışmaya açık olabilir). Böyle bir bulgu elde etmeye yetkili kişiler tarafından ve bu kişilerin, o kişinin kabahatine yönelik inanışlarına dayalı olarak suçlu bulunmak, haklı cezalandırmada gerekli bir koşuldur. Gerçekte suçlu olmak böyle değildir. (Bu sebeple, masumu ve hak etmeyeni cezalandırmak mümkündür.)

Beşincisi, cezalandırma uygulamasına tanım itibarıyla hiçbir açık hedef veya amaç konulmamıştır. İlk defa Nietzsche’nin farkına vardığı üzere bu uygulama, birkaç fonksiyon veya amaçla tutarlıdır (hiç amaç veya fonksiyon barındırmamakla tutarlı değildir).

Altıncısı ise sosyal yönden yetkilendirilmiş bütün mahrum bırakma faaliyetleri ceza olarak sayılmaz; bir kişiye uygulanan ve sayılantek mahrumiyet, suç bulgusunun sonucu olarak uygulanandır (sadece bir haksız fiil veya sözleşme ihlali ya da lisans ücreti veya bir vergiye tabi olmaktan ziyade). Cezalandırıcı olmayan hak mahrumiyetlerini cezalandırıcı olanlardan ayıran şey, bunların sosyal suçlama sergilememesidir (Feinberg 1965, Bedau 2001). Bu ifade, cezalandırma uygulamasında dışsal değil, içseldir.

Nihayetinde, hukuka göre cezalandırma uygulaması, insan deneyimindeki cezanın mükemmel karşılığı olabilse de; çoğumuz ceza hakkında öğrendiğimiz şeyleri kanunla karşılaşmadan oldukça önce öğreniriz. Bu sebeple “yetkili mahrum bırakma”, ebeveynlerin uyguladığı ve çocuklara yapılanlara benzer “cezalandırma” biçimlerini dışlayacak kadar dar bir çerçevede yorumlanmamalıdır; söz konusu mahrumiyetler, genelde hukuki cezalandırmada görülmeyen biçimlerde müphem olsa dahi.

Cezalandırmanın neden gerekçelendirilmesi gerektiğine ilişkin sebepleri akılda tutmak, cezalandırma gerekçesinin çeşitli adaylarını değerlendirmede fayda sağlar.

Cezalandırma (özellikle hukuki olan ve hükümet yetkilileri tarafından yapılan), yukarıda belirtildiği üzere bir insan kurumudur; doğal bir gerçek değildir. Kasten ve isteyerek organize edilip uygulanır. Ancak her makul toplumun sahip olması gereken temel bir sosyal kurum değildir. İnsan narinliğinin bir ifadesidir; sosyal insan dayanışmasının uygulanması için gereken koşulların ifadesi değildir. Ayrıca, misilleme amaçlı zarar veya insan dışı hayvanlarda bulunan diğer saldırgan davranışlar ile ya da (Bishop Joseph Butler’dan (1723) Sir Peter Strawson’a (1962) kadar çeşitli fizolofların filozofların düşündüğünün aksine) tahrik dışı saldırganlığın karakteristik olarak ortaya çıkardığı doğal kızgınlık ile sergilediği tarihsel veya biyolojik bir benzerlikten fazlası da değildir.

Cezalandırma uygulaması veya kurumu, insan toplumu için kavramsal veya ampirik şekilde gerekli değildir. Toplumun cezalandırma uygulamasını barındırmaması gerektiği düşüncesi, uygulanabilir olmasa bile kavranabilirdir ve hatta (cezalandırmanın yol açtığı acılar düşünüldüğünde) mantıklı bir şekilde bunsuz yaşamaya karar verebilmemiz bile mümkündür. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bazı radikal sosyal düşünürler zaman zaman (hatta bugün bile) bu feshi savunmaktadır (Skinner 1948, Bedau 1991, A. Davis 2003).

Hukuki cezalandırma, özellikle de liberal bir anayasal demokraside; faydalar ne olursa olsun, bunun yürütülmesine dahil olan kişiler için önemli bedeller yaratır. Bu bedelleri meydana getirmeyi bilinç şekilde tercih eden tüm toplumların, bazı mantıklı açıklamalar sağlaması gerekir. Mesele, toplumun; kişisel özgürlüğe yapılacak ve ilk etapta suçu önlemek ile kurbanlarının yaralarını iyileştirmekle sonuçlanabilecek alternatif sosyal müdahalelerden ziyade, bu maliyetlere katlanmayı tercih ettiği boyuta gidecek kadar ağırlaşmaktadır (Currie 1985).

Yukarıda kastedilen bazı düşüncelerin genişletilmesi vasıtasıyla, cezalandırmanın doğası gereği (cezalandırılan) diğer kişiler üzerinde baskın zorlayıcı güç taşıyan (cezalandırıcı eylemlerde bulunan) bazı kişileri içerdiği gerçeğini unutmamalı veya gizlememeliyiz. Hoşuna gidiyor diye cezalandırılmak istemek patolojik bir durumdur ve normal tepkinin sapmasıdır. Normal tepki ise kişinin diğer acılar, külfetler, yoksunluklar veya sıkıntılar karşısında yaptığı gibi cezadan kaçınması veya buna katlanmasıdır. (Kişinin hak ettiği cezalandırma, yalnızca dünyadanın Raskolnikov’ları arasında kefaret şeklinde hoş görülür.) Önce cezalandırılacak kişi üzerinde kontrol sağlamadan bir başkasını cezalandırmaya çalışmak, başarısızlığa mahkumdur. Fakat cezalandırma gücü (diğerlerine yalnızca zarar vermekten ayrı şekilde) tesadüfi olamaz; geçerli politik rejim altında otoriter ve kurumlaşmış özellikte olmalıdır.

Son olarak; cezanın uygulanması, normalde cezalandırılan kişiyi bir takım şeylerden mahrum bırakmak amacı taşıdığından (ve genelde de mahrum bıraktığı), güç istismarı için benzersiz bir fırsat sunar. Bu gibi istismarları, hem ceza için gerekli olan meşru mahrumiyetlerden, hem de gaddar ve insanlık dışı cezalandırmalar barındıran ölçüsüz cezalardan ayırmak için; birinci durumun böyle bir cezayı oluşturan ve onu meşrulaştıran unsurlara bağlandığı (ve ikinci durumun bağlantısının kesildiği) etmenleri temel almak gerekmektedir. Bu durum, özellikle hukuk sistemi yoluyla cezalandırma söz konusu olduğunda geçerlidir; çünkü sistemin ortadan kaldırıldığı cezalandırmalar (istismarlarda olduğu gibi) tipik olarak çok ağırdır.

Herhangi bir olası cezalandırma gerekçesinin temel biçimi, birkaç adımı içerir. İnsanları cezalandırmanın; diyelim ki kart oyunu oynamak veya müzik çalmak, şiir veya felsefi metin yazmak ya da iştirakçisi bakımından içsel değer taşıyan diğer eylemler gibi tamamen veya yalnızca onların iyiliği için yapılmadığını fark etmekle başlar. Nietzsche ve Foucault, bu iddiaya karşı çıkacak kişiler arasındadır ve tarih de onların tarafında olabilir. Bu düşünürlere göre insan doğası öyle bir şeydi ki, cezalandırmada zorunlu şekilde yapıldığı gibi diğer insanlara yetki dahilinde zarar vermekten çıkan gizli tatminler olsa bile içsel hale geliyorduk. Başkaları bu tatmini, pek değeri olmasa da insan doğasının bir sapkınlığı şeklinde görür ve cezalandırma uygulamasını, belirli hedefler veya sonuçlar elde etmemizi sağladığı için koruduğumuzu söylerler.

Cezalandırma, herhangi bir amaca atıf yapmadan tanımlanabilse de, böyle bir atıf olmadan gerekçelendirilemez. Buna göre, cezalandırmayı gerekçelendirmek için ilk önce uygulamanın kendisini gerçekleştirme (veya sürdürme) hedeflerimizin ne olduğunu belirlemeliyiz. İkincisi, cezalandırma faaliyetini gerçekleştirdiğimiz zaman, aslında bu hedeflere ulaştığımızı göstermeliyiz. Üçüncüsü, cezalandırma faaliyetini gerçekleştirmediğimiz (ve bunu belirli şekillerde yaptığımız) sürece bu hedeflere ulaşamadığımızı ve bunlara, cezalandırıcı olmayan müdahalelerle kıyaslanabilir derecede veya üstün etkiyle ya da adaletle ulaşamadığımızı göstermeliyiz. Dördüncüsü, mahrumiyetlerin kullanılması yoluyla bu hedeflere ulaşmaya çalışmanın haklı olduğunu göstermeliyiz. Bu sebeple gerekçelendirme meselesi, bu dört adım üzerinden kapatılabilir. Bir cezalandırma uygulamasını gerekçelendirmek için (her yerde değilse bile, en azından liberal anayasal bir demokraside), bu dört görevi yürütmek gerekli ve yeterli olur.

Hangi toplumda yaşarsak yaşayalım, bu dört adımın birine itiraz edebiliriz; özellikle de sonuncusuna. Bu görevlerin herhangi biri veya hepsi adına edilebilecek taleplerin kuramsal limiti olmadığı gibi, mevcut cezalandırma sistemlerinin eleştirisine veya ideal bir sistemin tasarımına girişilirken üzerinde durulacak bir temel de yoktur. Bunun sonucunda cezalandırmanın temelleri, bir Möbius şeridinin şekline benzer; eğer herhangi bir güzergâh yeterince takip edilirse, yeniden başa dönülecek ve kişi, gerekçelendirmenin içerisindeki ve dışarısındaki şeyler üzerindeki hakimiyetini kaybedecektir. Metafor dışında; gerekçelendirmenin kaçınılmaz adli niteliği, doğrusal temelcilik şeklinde (ister yukarıdan aşağıya, ister aşağıdan yukarıya) adlandırılabilecek tüm biçimleri boşa çıkarır.

3. Sonuçcu ve Deontolojik Gerekçelendirme

Filozoflar, onlarca yıldır etik, politika oluşumu ve hukuktaki muhtemel normatif gerekçelendirme biçimlerinin görüntüsünü iki alternatife ayırarak (fazla) basitleştirmişlerdi. Bu alternatifler ise sonuçcu ve deontolojik şeklinde biliniyor. Ayrıca bu ayrımı, cezalandırma gerekçelendirmesine de uygulamaya çalışmışlardı. Salt sonuçcu bir kuram derken, cezalandırmada dördüncü adım sayılan unsur (yukarı bkz.) üzerinde hiçbir baskı uygulamayan bir kuramdan bahsediyoruz. Saf sonuçcu, cezalandırmayı, teorisyenin belirttiği son duruma (amme menfaati, genel refah, kamu yararı gibi) ulaştığı (veya ulaşacağına makul bir şekilde inanılan) ölçüde haklı görür. Çoğu filozof bu görüşü, karşılığında sonuçlarıyla gerekçelendirilebilsin ya da gerekçelendirilemesin; çeşitli sınırlamalar sunmak için reddedecektir. Bu yüzden, cezalandırma kuramının en önemli parçalarından biri de, uygulama üzerindeki bu kısıtlamaları sağlayan ölçütlerin ve bunların gerekçelerinin dikkatle ifade edilmesidir.

Tekil cezalandırma eylemlerine gelince (tipik olarak, bir mahkemenin suçu kanıtlanmış bir faile verdiği ceza ve bu cezanın fail üzerinde uygulanması); bunların gerekçelendirmesi, uygulamanın gerekçelendirmesine girer. Herhangi bir durumda, salt sonuçcu temeller üzerinde mantıklı biçimde gerekçelendirilemezler (bir eylem-faydacısının yapmak isteyebileceği gibi). Ceza verenlerin, belirli bir faile belirli bir zamanda belli bir ceza yerine başka bir ceza vermenin tüm muhtemel veya olası etkilerine dair yeterli miktarda bilgisi yoktur. Böyle bir bilgiyi elde edecek fırsat ve zamandan da yoksun olduklarından, bu bilgiyi verdikleri cezalarda kullanmazlar. Bunun sonucunda ceza verenlerin, uyguladıkları cezaların çoğunda büyük ölçüde usüle ilişkin gerekçelendirmelerle yetinmesi gerekir. Bel bağladıkları cezalandırma sistemi aslen adil olduğu sürece, kurumun temin ettiği cezalandırmalar da adaletsiz değildir (tabii mantıklı olmayabilirler).

Cezalandırmanın en iyi gerekçelendirmesi, salt intikamcı da değildir. Cezalandırmanın intikamcı gerekçelendirmesi, iki a priori ölçüte (suçlu cezalandırılmayı hak eder ve cezayla ilgili hiçbir ahlaki düşünce suçlunun suç çölünden ağır basmaz) ve epistemolojik talebe dayalıdır (suçlunun hangi cezayı hak ettiğini makul bir kesinlikte biliriz) (Primoratz 1989, M. Moore 1987). Fakat suçluların her zaman cezalandırılmayı hak edip etmediği; hak etseler bile, hak ettiklerini her zaman alıp almamaları gerektiği; hak ettikleri şekilde cezalandırılmaları gerekse bile cezalandırıcının, bu kişilerin hak ettiği şeyi her zaman bilip bilmediği tartışılabilir (yukarıda belirtilen salt prosedürel anlamda hariç; ayrıca aşağıya bkz.) (Bedau 1978). Cezanın, hukukun üstünlüğü altında yaşamanın gerekli kavramsal bir sonucundan başka bir şey olmadığı konusunda ısrar ederek, deontolojik intikamcıya yönelik bu zorlukların üstesinden gelemeyiz (Fingarette 1978).

Yukarıdaki bu sorunlardan ayrı olarak bile, intikamcılar failin hangi cezayı hak ettiğine karar vermenin keyfi olmayan bir yolunu bulamamışlardır. Kısas kanununun o veya bu biçimi, incil sonrası zamanlardan günümüze kadar gelen itirazlara rağmen (Walker 1991); antik ve çağdaş intikamcıları her zaman cezbetmiştir (Davis 1992). Kısas içermeyen biçimde temel intikamcı ilkeyi yeniden ifade etmek için, cezalandırmada benzer nitelikteki bir misillemeden vazgeçmek de yeterli değildir: Cezalandırmanın şiddeti, suçun önemiyle orantılı olmalıdır. Bu ilkeye çok az kişi karşı çıkacaktır fakat yine de bu durum bizi, arasından seçim yapılacak bir alternatif tayfıyla baş başa bırakır; bu tayfın bir ucunda ise olgucu bir kanunculuk (suçlular, ceza kanununda ne yazıyorsa onu hak eder) ve diğer ucunda tam oluşmamış bir ahlakçılık vardır (suçlular, ahlaki kusurları ve sebep oldukları zararla uyumlu olan şeyi hak eder).

Suçları cezalarına bağlayan ceza programını belirlemeye yönelik tüm intikamcı girişimler başarısız olur çünkü ölçülülük ilkesi, bu programı yeterince belirleyemez. Ceza programını veya yakın cezalar arasındaki aralıkları belirleyen maksimum ve minimum şiddetin her iki uç noktasını saptarken, keyfi olmayan bir yöntem yoktur (Pincoffs 1977). Daha fazla bilgi olmadan, hangi suçların hangi cezaları hak ettiğini hesaplamak imkansızdır; sınırlı sayıdaki farklı ceza programları, intikamcının ölçülülük ilkesiyle eşit derecede tutarlıdır. Ayrıca intikam, gereken ilave bilgiyi sağlayamaz. Bunun sonucunda intikamcı ilkeleri dahil etmek isteyen her ceza programı, herhangi bir cezanın sadece bu ilkelerle gerekçelendirilemeyeceği ölçüde başarısızlığa uğrar.

Fakat intikamcılığın temel anlayışları öylece bir kenara atılamaz. Liberal bir cezalandırma kuramında, çölün bir payı vardır fakat kapsamının dikkatli şekilde daraltılması gerekir. İntikamcı, ihlal edildiğinde kişiyi cezalandırma için uygun hale getiren suç kanunlarının, özgün bireysel hakları koruduğu varsayımına dayanır. Böyle olmadığı zaman intikamcı, adaletin kanun ihlalinde ceza gerektirdiğini iddia edemez. Faillere yöneltilen kırgınlık ve kızgınlığın, salt kılık değiştirmiş öfkeden ziyade yerinde bir tepki olduğunu da iddia edemez. İster hukuki, isterse de ahlaki olsun; cezalandırma adaletine örtülü veya açık bir şekilde itiraz etmeden intikamcılık düşünülemez; veya salt öç ya da intikamdan anlaşılmaz biçimde farklıdır (Nozick 1981, Henberg 1990).

Bu kabul edildiğinde, kanun ihlalinde uygulanan cezaya yükümlülük getirme, bu yükümlülüğün ilan edilip tehdit görevi görmesi ve çoğu insan tarafından algılanan ceza tehdidinin beğenilmemesi ve itaatsizlik yüzünden maruz kalınacak tehlikeye karşı isteksizlik sebebiyle kanuna daha fazla uyulmasının beklenmesi yönünde belirgin, ileriye yönelik, intikamcı olmayan bir nokta ortaya çıkar. Cezalandırma tehlikesi, herhangi normal bir insanı, bireysel hakları koruyan kanunlara uymaya teşvik eder. Yalnızca suçlunun çölüne odaklanan, tamamen geriye dönük cezalandırma anlayışı, bu teşviğe imkan sağlayamaz.

Şimdiye kadar eskizi çizilen bu görüşte, hukuki bir cezalandırma sistemi temelde bir sosyal kontrol sistemidir (Gibbs 1975) ve bunun kullanımı, yasaları aracılığıyla toplumdaki sosyal adaleti koruduğu ölçüde haklıdır. Bu amaç cezalandırma uygulamasının içinde değil, dışındadır. Bu cezalandırma kavramını kabul etmek, intikamcının değil, sonuçcunun temel iddiasını kabullenmektir. Bu şekilde tasarlanan ceza kurumu, bu nedenle tamamen deontolojik veya tamamen sonuçsal zeminde gerekçelendirilmemiştir çünkü cezalandırma, onu haklı çıkaran ilkeler intikamcı olmasa da, değerlendirilen her satırın bazı özelliklerini ortaya koymaktadır. Bununla beraber cezalandırma, kavramsal ve kuralsal olarak bazı intikamcı unsurlar taşımaktadır. Belli bir cezalandırma faaliyeti, buna uğrayan kişiye katı biçimde intikamcı görünebilir; uygulanan ceza başka birine değil, suçlu bulunan birisine uygulanan bir mahrumiyettir ve sadece o bulgu sebebiyle uygulanmıştır.

Bu arka plana karşı, cezalandırmanın liberal gerekçelendirmesinde şimdi adım adım bir argüman düşünebiliriz. Genel fikir, geçtiğimiz yarım yüzyılda pek çok yazar tarafından çeşitli şekil ve parçalarda sunulmuştur.

4. Liberal Gerekçelendirme

Çürütülmez güvenirlikteki empirik bir genellemeyle başlayabiliriz: İnsanların kasıtlı şekilde gerçekleştirdiği bazı faaliyet türleri, diğer kişiler için zararlıdır ve bu gibi zararların kurbanı olan kişilerin kendilerine zarar verenleri ya affetmesini, ya da bu acıya sessizce katlanmasını beklemek (öğretmek veya istemek) uygun değildir. (Özel misilleme, suçluların yetkililer tarafından tutuklanacağına, yargılanacağına, mahkum edileceğine ve cezalandırılacağına dair genel bir güven ile önlenmelidir.) Böyle bir toplumda, hak edilmeyen mağduriyetin bireysel hakları ihlal ettiği ve bu yüzden kanun tarafından engellenip cezalandırılabileceği anlaşılmalıdır. Bu yüzden, cezalandırmaya yönelik herhangi muhtemel bir gerekçelendirmenin niteliği, böyle bir toplumun sunduğu yasal korumanın sorumluluklarıyla tutarlı şekilde, daha genel politik ve ahlaki bir kurama bağlı olacaktır. Bu sebeple hukuki cezalandırmanın gerekçesi, şartlı bir mesele şeklinde ortaya çıkar ve sadece sosyal bir adalet kuramının sağlayabileceği daha derin, başka normatif düşüncelere kaçınılmaz biçimde bağlı olur.

Tekrarlamak gerekirse; adaleti ciddiye alan bir toplumda, bu gibi istemli zararlı eylemler kanun yoluyla engellenecektir ve eğer böyle bir şey meydana gelir ise ya da geldiğinde, hukuki mahkumiyet uygulanacaktır. Bunun yapılmaması, suç kanunun öncelikle korumak için tasarlandığı bireysel hakların korunup savunulmasında başarısız olmaktır. Böyle bir mahkumiyetin ana enstrümanı, belirli zararlı eylemleri suç olarak tanımlayan ve kanuna bağlanan cezai yaptırımlardır.

Aynı zamanda mantıklı da olan bir toplumda, kanun dışı zararlı eylemlerin olgunun sonrasından ziyade olgunun öncesinde önlenmesi tercih edilir. Toplumun bakış açısından bakıldığında, tehdit altında itaat göstermek; tutuklama, yargılanma, mahkumiyet, hüküm ve cezalandırmanın takip ettiği itaatsizliğe çok daha fazla tercih edilir. (Tabii ki istisnalar vardır ve gerekçeli sivil itaatsizlik bunlardan biridir). Fakat itaat, her ne pahasına olursa olsun artırılmaya çalışılacak kadar değerli değildir; özellikle de kişisel özgürlüğün tamir edilemez ihlalleri pahasına… Bu yüzden, kişinin adil bir toplumun ölçütlerini içselleştirmesinin bir sonucu olarak yasaya istekli şekilde uyması, kişinin isteksizce itaatine veya kasıtlı itaatsizliğine tercih edilir. Fakat istekli bir itaat sağlanamıyorsa, o zaman toplum en iyi ikinci seçeneğe; isteksiz itaate razı olmalıdır çünkü itaatsizliğe tercih edilebilir durumdadır. Kanuni yasaklar, gönülsüz itaati garantiye almada zorunlu bir role sahiptir ve bu gibi yasakların temel aracı, suç kanununun ihlaline bağlı cezai yaptırımdır.

Kuşkusuz ki yaptırım sisteminin caydırıcı olmayan etkileri (paylaşılan değerlerin dışavurumsal tasvibi gibi), genel itaat bakımından caydırı etkilere kıyasla daha önemlidir. Yine de böyle yaptırımlar uygulandığında, yetkili cezalara karşı kamu sorumluluğu yaratırlar.

Adil bir toplumda dahi her birey kanunlara uymaz ve kanunlara uyan herkes bunu diğerlerinin haklarına saygı gösterdiği için; diğer bir ifadeyle, başkalarını karşılıklı saygıyı hak eden haklara sahip kişiler olarak gördüğünden yapmaz. Burada, cezalandırma sisteminin dayandığı başka tipte bir temel hak koruma ilkesiyle karşılaşıyoruz: Normalde kanunları ihlal edecek olanlarda yaptırımlara karşı sorumluluk yoluyla kanunlara uyumun artırılması, kendilerine sosyal şekilde yüklenen herhangi bir bedel olmaksızın sapkın otonomilerine göre hareket etmelerine müsaade etmekten daha iyidir çünkü bu durum, masumun kurban haline getirilmesine göz yummamızı gerektirecektir. Bu tür bir göz yumma, hakların korunmasına yönelik ahlaki kaçınılmazlık ile çatışma içinde olacaktır. Bu nedenle, cehalet perdesinin arkasında hareket eden rasyonel çıkarcı kişiler, belirli yasa ihlallerindeki cezai yaptırımlara karşı kendilerine ve başkalarına bir sorumluluk yüklemeyi seçecektir.

Eğer cezai yaptırım, uyumsuzluğun önleyicisi olarak etkin bir şekilde işleyecekse, o halde sadece meşru bir tehdit şeklinde değil, inandırıcı bir tehdit şeklinde de algılanmalıdır. Meşruiyeti, bireysel haklara sağladığı korumayla; yetkilendirmesi anayasal usuller yoluyla ve uygulanması yargı süreci ve kanunun sağladığı eşit korumayla belirlenir. Güvenilirliği, genelde hem makul biçimde ağır (bu sebeple tatsız) hem de etkili şekilde uygulanır olmasının (bu sebeple tutuklama ve bunun sonuçları, uyum göstermeyen herkes için muhtemeldir) algılanmasıyla belirlenir.

Fakat adil bir sosyal sistemi muhafaza etmek için bile cezai tehditlerin ve baskıların kullanımında kısıtlamalar vardır. Bunlardan dört tanesi, cezalandırmanın liberal kuramında önem taşır.

Cezalandırmalar, insanlık dışı veya (İnsan Hakları Beyannamesi’nin tanıdık dilinde) “gaddarca ve olağandışı” olacak kadar şiddetli olmamalıdır.

Cezalandırmalar, sanık ve hükümlülerin haklarını ihlal edecek biçimlerde uygulanmamalıdır (“hukuk kuralları gereğince” ve “kanunların eşit ölçüde himayesi”).

Cezalandırma şiddeti, suçun göreceli şiddetiyle uyumlu olmalıdır: Suç ne kadar ağırsa, hak edilmiş ceza o kadar ağırdır. Suçun ciddiliği, insanları bunu işlemekten caydırmak zorunda olma sebeplerimizin göreceli öneminin bir fonksiyonudur; kurbanlara, sosyal ilişkilere ve haklarımıza verilen zararlara ilişkin sebepler…

Ceza şiddeti, en azcılık ilkesine de tabidir (daha az daha iyidir); yani, önceki ilkelerin dışlamadığı ve belirli bir suç ve suçlu sınıfı için cezalandırıcı ve önleyici etkileri kabaca eşit olan daha hafif ceza, daha ağır olana tercih edilmelidir.

Yukarıda belirtilen kriterleri karşılayan yasalar kapsamında suçlanan bir sanığın mahkumiyeti, bireyin cezalandırılmaya uygunluğunu belirler. Cezalandırma yükümlülüğü, bu kanunlara ilişkin eylemleri ve ihmalleriyle saptanır. Ancak ve ancak yukarıdaki kısıtlamalarla uyumlu bir hukuk sisteminin ürünü olan cezaların fail tarafından hak edildiği söylenebilir. Hak edilen ceza, var olduğu ölçüde “salt usul adaletinin” bir sonucu olarak ortaya çıkar (Rawls 1971). Yani, adil bir toplumun yasalarınca (dolayısıyla yukarıdaki sınırlamalara uyan yasalar) sağlanan cezalandırma programından ayrı olarak, belli bir suçun belli bir faili için adil veya hak edilmiş cezalandırmaya yönelik yalnızca belirsiz fikirlerimiz vardır. Hak edilmiş ceza, adil bir ceza programına göre verilen cezadır; hak edilmiş cezada başka bir kavram savunulamaz; nihayetinde sezgiye ve faydacı hesaplamalara dayanan yanıltıcı, bağımsız bir çöl kriterinin daimi cazibesine direnç gösterilmelidir. Bu çöl tarifi göz önüne alındığında; hem cezalandırılmakla yükümlü, hem de cezalandırılmaya uygun olan herkes cezalandırılmayı hak eder ve diğer bütün şeyler sabitken cezalandırılmaları gerekir.

Suçlu hükümlülere bu şekilde tanımlanan hak edilmiş cezaları uygulama argümanı, bu sebeple kısmen tutarlılıktan kaynaklanan bir argümandır. Cezalandırmanın yükümlülük ve uygunluk şartlarını belirtmek ve sonrasında belli bir vakadaki gerçekler cezalandırmayı gerektirdiğinde yaptırımı bu şekilde uygulamamak tutarsızlıktır. Yasaya uymayanların, yaptıkları kötü davranış için sosyal yönden uygun görülen bedellere maruz kalmaması, kanuna uyan kişiler için haksızlıktır; çünkü bu durum, toplumda zararlı bir asalak sınıfı oluşturur. Sosyal olarak onaylanan ve faillere uygulanan suç bedelleri, çoğunlukla cezai yaptırımla uygulanan mahrumiyetlerden meydana gelir. Kanuna uyan kişilere adil davranılması, toplumun kaynaklarının makul bir bölümünü suçla mücadeleye ve mağduriyeti önlemeye harcaması gerektiğini de gösterir.

Adalet adına ve yukarıdaki koşullar altında cezai bir yaptırımın oluşturulması haklı bir durumdur. Böyle bir yaptırımın kanuna uyma adına uygulanması da öyle. Bu sebeple cezalandırma yükümlülüğü oluşturmak, yaptırımları bir tehdit ve uyum için bir teşvik olarak kullanmak ve uygun koşullar karşılandığında fiili şekilde cezalandırmak da dahil olmak üzere, cezalandırma uygulaması haklı bir uygulamadır.

5. Karar

Yukarıdaki argüman, deontolojik ve sonuçcu düşünceleri birleştirmektedir. Salt intikamcılıktan daha iyidir çünkü bir cezalandırma sistemine neden ihtiyaç duyulduğunu ve bu sistemin, adil bir toplumun daha geniş ölçekli politik ve ahlaki kaygılarına nasıl yerleştirileceğini gösterir. Atalarla ilgili öç taleplerine veya salt denkleştirici adalet konusunda aldatıcı deontolojik taleplere yer vermeden ve verilen cezaların herhangi bir temel anlamda “hak edildiğini” varsaymadan, cezalandırmanın açık ve savunulabilir bir işlevini (sosyal savunma) tahsis eder. Argüman, garip ve ikilemsel herhangi bir “cezalandırılma hakkı”na başvurmadan bireyin egemen seçimlerini kabul eder (Morris 1968). Salt bir sonuçculuktan daha iyidir çünkü cezai müdahaleleri, cezalandırma amacına ulaşmakla asgari düzeyde tutarlı bireysel özgürlük ile sınırlandırır ve suçluların haklarıyla tutarlıdır. Cezalandırma sistemi aracılığıyla herkese, kasıtlı olarak belirli türden zararlı davranışlarda bulunurlarsa kendi haklarını riske atacaklarına dair adil bir uyarı verilmektedir (H.L.A. Hart 1959). Dahası ise cezalandırma, sıralı bir ahlaki ölçüt hiyerarşisiyle örtüşür. Doğru “ifade işlevi” vardır. (Feinberg 1965).

Bu kuramdan çıkan cezalandırma sistemi liberaldir ve ataerkil değildir, tüm insanların simgesel özerkliğine saygı gösterir ve herhangi bir durumda uygulandığı şekliyle gereçeksinin koşula bağlılığını kabul eder.

Bu argümandan çıkan cezalandırma sisteminin, cezalandırmayı herhangi fiili bireysel bir vakada cezayı bir ritüel gibi bıraktığı da doğrudur; bazı durumlarda boş bir ritüel ve herhangi bir durumda da tam ifade işlevi ile mahrumiyet etkilerinin belirsiz olduğu, yüksek oranda biçimselleşmiş bir eylem. Cezai mahrumiyet eylemleri, her hükümlüye; ceza sisteminin tasarlandığı ve sürdürüldüğü amaçların belirli bir cezayı uygulayarak gerçekten geliştirileceğine inanma rahatlığı olmadan, çok daha azı bilinerek uygulanmalıdır. Çok fazla cezalandırmaya karşılık çok az cezalandırma, her fiili cezalandırma kararında rahatsızlık yaratır. Bu gerçek karşısında bazıları, cezalandırmaya hatırı sayılır ölçüde güvensizlik duymuştur çünkü cezalandırılan kişi (veya toplumun geri kalanı) üzerinde faydalı bir etki oluşturacağına bel bağlayamayız (Duff 1986). Diğerleri bu konuyu o kadar dert etmemiştir çünkü hukuki cezalandırmanın ifade işlevinin; diğer etkileri ne olursa olsun, cezalandırmayı bir dereceye kadar “kötü şöhret simgesi” haline getirerek topluma nasıl hizmet ettiğine odaklanmıştır (Feinberg 1965). Bununla beraber cezalandırma damgası çok ileri gidebilir ve gerçekte cezaları belirsiz hale getirebilir.

Son olarak, cezalandırmanın gerekçelendirilmesi konusundaki tüm argümanın; alternatif, ceza dışı sosyal kontrol yöntemlerinin incelenip yeterli olmayacakları (veya adaletli yasalara uyulmasını güvenceye almada cezalandırıcı yöntemler kadar iyi çalışmayacakları) gerekçesiyle reddedildiği (veya kapsamlarının ciddi şekilde sınırlandırıldığı) inancından geliştiğine dikkat edin.

Kapsamlı bir liberal cezalandırma kuramı elde edilene kadar pek çok detay tanımlanmayı bekliyor. Felsefe elbette bu kuramın belli eksikliklerini gidermeye yardımcı olabilir; ceza programına dahil edilmesi uygun olan mahrumiyetlerin niteliği ve niceliğinin tanımlanması (cezalandırma kipleri); programın suç sınıflarıyla eşgüdümlü şekilde yapılandırılması; halihazırda bahsedilenleri tamamlayan ve programdaki sınırlamalar ya da belirli bir suçluya uygulanan yaptırımlar görevi görecek yan ölçütlerin belirlenmesi; ve belirli bir durumda bazı ceza dışı alternatif cevaplar lehine cezalandırmayı azaltmayı ve hatta cezalandırmadan feragat etmeyi uygun biçime getiren ölçütlerin belirlenmesi (K. Moore 1989). Fakat felsefe, tek başına bu gerekli detayları sağlayamaz; felsefi argüman, kendi başına bir ceza kanunu belirlemede yetersiz kalır ve bunu tatbik araçlarından yoksundur. Ancak liberal bir cezalandırma kuramının merkezi, onun yaptırım prensiplerinde ve bunların adil şekilde uygulanmasında yatar. Bu kuramın daha fazla geliştirilmesi ve tam politik etkileri, başka bir forumda yer bulmalıdır.

 

Kaynakça

Ackerman, Bruce A., 1980, Social Justice in the Liberal State, New Haven: Yale University Press

Alexander, Michelle, 2010, The New Jim Crow: Mass Incarceration in the Age of Colorblindness, New York: The New Press.

Allen, Francis A., 1981, The Decline of the Rehabilitative Ideal, New Haven: Yale University Press.

Barry, Brian, 1989, Theories of Justice, Berkeley: University of California Press.

Beccaria, Cesare, 1764, On Crimes and Punishments, tr. David Young, Indianapolis: Hackett, 1986.

Bedau, H. A., 2001, “Feinberg’s Liberal Theory of Punishment,” Buffalo Criminal Law Review, 5: 103–44.

–––, 1991, “Punitive Violence and Its Alternatives,” in James B. Brady and Newton Garver (eds.), Justice, Law, and Violence, Philadelphia: Temple University Press, pp. 193–209.

–––, 1983, “Bentham’s Utilitarian Critique of the Death Penalty,” Journal of Criminal Law and Criminology, 74: 1033–65

–––, 1978, “Retribution and the Theory of Punishment,” Journal of Philosophy, 75: 601–20.

–––, 1972, “Penal Theory and Prison Reality Today,” Juris Doctor, 2: 40–43.

–––, Bentham, Jeremy, 1789, The Principles of Morals and Legislation, Laurence J. LaFleur (Intro.), New York: Hafner Publishing, 1948.

Butler, Joseph, 1723, “Sermon Upon Resentment”, in Butler, Works (Volume 2), Oxford: Oxford University Press, 1850, pp. 87–98.

Card, Claudia, 1973, “Retributive Penal Liability,” American Philosophical Quarterly Monographs, 7: 17–35;

Currie, Elliot, 1985, Confronting Crime: An American Challenge, New York: Pantheon.

Davis, Angela Y., 2003, Are Prisons Obsolete?, New York: Seven Stories Press.

Davis, Michael, 1992, To Make the Punishment Fit the Crime: Essays in the Theory of Criminal Justice, Boulder, CO: Westview, pp. 42–68.

Duff, R. A., 1986, Trials and Punishments, Cambridge University Press.

–––, 2007, Answering for Crime: Responsibility and Liability in the Criminal Law, Oxford: Hart Publishing

Dworkin, Ronald, 1986, Law’s Empire, Cambridge, MA: Harvard University Press

Farrell, Daniel M., 1985, “The Justification of General Deterrence,” The Philosophical Review, 94: 367–394;

Feinberg, Joel, 1965, “The Expressive Function of Punishment,” The Monist, 49: 397–423;

Fingarette, Herbert, 1978, “Punishment and Suffering,” Proceedings of the American Philosophical Association, 50: 499–525.

Foucault, Michel, 1977, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, New York: Pantheon.

Garland, David, 1990, Punishment and Modern Society, Chicago: University of Chicago Press.

–––, 2001, The Culture of Control: Crime and Social Order in Contemporary Society, Chicago: University of Chicago Press.

Gibbs, Jack P., 1975, Crime, Punishment, and Deterrence, New York: Elsevier.

Goldman, Alan, 1982, “Toward a New Theory of Punishment,” Law and Philosophy, 1: 57–76;

Gross, Hyman, 1979, A Theory of Criminal Justice, New York: Oxford University Press.

Hampton, Jean, 1984, “The Moral Education Theory of Punishment,” Philosophy and Public Affairs, 13: 208–38;

Harding, Christopher, and Richard W. Ireland, 1989, Punishment: Rhetoric, Rule, and Practice, London: Routledge.

Hart, Jr., Henry M., 1958, “The Aims of the Criminal Law,” Law and Contemporary Problems, 23: 401–41.

Hart, Herbert L. A., 1968, Punishment and Responsibility: Essays in the Philosophy of Law, Oxford: Oxford University Press

Henberg, Marvin, 1990, Retribution: Evil for Evil in Ethics, Law, and Literature, Philadelphia: Temple University Press.

Hoekema, David, 1986, Rights and Wrongs: Coercion, Punishment, and the State, Selinsgrove, PA: Susquehanna University Press.

Honderich, Ted, 1976, Punishment: The Supposed Justifications, rev. ed., Harmondsworth: Penguin.

Husak, Douglas, 2008, Overcriminalization: The Limits of the Criminal Law, Oxford: Oxford University Press.

Kelly, Erin I., 2009, “Criminal Justice without Retribution,” Journal of Philosophy, 106: 440–462.

Lacey, Nicola, 1988, State Punishment: Political Principles and Community Values, London: Routledge.

Maestro, Marcello, 1973, Cesare Beccaria and the Origin of Penal Reform, Philadelphia: Temple University Press.

Martinson, Robert, 1974, “What Works?—Questions and Answers About Prison Reform,” The Public Interest, 10: 22–54.

Moore, Kathleen Dean, 1989, Pardons: Justice, Mercy, and the Public Interest, New York: Oxford University Press

Moore, Michael S., 1987, “The Moral Worth of Retribution,” in Ferdinand Schoeman (ed.), Responsibility, Character, and the Emotions: New Essays in Moral Psychology, Cambridge: Cambridge University Press.

Morris, Herbert, 1968, “Persons and Punishment,” The Monist, 52: 475–501.

Murphy Jeffrie G., 1973, “Marxism and Retribution,” Philosophy and Public Affairs, 2: 217–43.

–––, 2003, Getting Even: Forgiveness and Its Limits, Cambridge: Cambridge University Press.

Nietzsche, Friedrich, 1887, On the Genealogy of Morals, tr. Walter Kaufmann, New York: Vintage, 1969.

Nozick, Robert, 1981, Philosophical Explanations, Cambridge, MA: Harvard University Press, pp. 366–74.

Pincoffs, Edmund, 1977, “Are Questions of Desert Decidable?” in J. B. Cederblom and William Blizek (eds.), Justice and Punishment, Cambridge, MA: Ballinger, pp. 75–88.

Primoratz, Igor, 1989, Justifying Legal Punishment, Atlantic Highlands, NJ: Humanities Press.

Quinn, Warren, 1985, “The Right to Threaten and the Right to Punish,” Philosophy and Public Affairs, 14: 327–373.

Rawls, John, 1955, “Two Concepts of Rules,” Philosophical Review, 64: 3–32.

–––, 1971, A Theory of Justice, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1971

Reiman, Jeffrey, 1990, Justice and Modern Moral Philosophy, New Haven: Yale University Press.

Richards, David A. J., 1977, The Moral Criticism of Law, Encino, CA: Dickenson.

Scanlon, T. M., 1998, What We Owe To Each Other, Cambridge, MA: Harvard University Press.

–––, 1999, “Punishment and the Rule of Law”; reprinted in Scanlon, The Difficulty of Tolerance: Essays in Political Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.

Semple, Janet, 1993, Bentham’s Prison. A Study of the Panopticon Penitentiary, Oxford: Clarendon Press.

Shelby, Tommie, 2007, “Justice, Deviance, and the Dark Ghetto,” Philosophy and Public Affairs, 35: 126–160.

Singer, Richard G., 1979, Just Deserts: Sentencing Based on Equality and Desert, Cambridge, MA: Ballinger.

Skinner, B. F., 1948, Walden Two, New York: Macmillan.

Strawson, Peter F., 1962, “Freedom and Resentment”; reprinted in Strawson, Freedom and Resentment and Other Essays, London: Methuen, 1974, pp. 1–25.

Stuntz, William J., 2011, The Collapse of American Criminal Justice, Cambridge, MA: Harvard University Press.

Tadros, Victor, 2011, The Ends of Harm: The Moral Foundations of Criminal Law, Oxford: Oxford University Press.

Ten, C. L., 1987, Crime, Guilt, and Punishment, Oxford: Clarendon Press.

Twentieth Century Fund, 1976, Fair and Certain Punishment, New York: McGraw Hill

von Hirsch, Andrew, 1976, Doing Justice: The Choice of Punishments, New York: Hill & Wang

–––, 1985, Past or Future Crimes: Deservedness and Dangerousness in the Sentencing of Criminals, New Brunswick, NJ: Rutgers University Press.

–––, 1993, Censure and Sanctions, Oxford: Oxford University Press.

Walker, Nigel, 1991, Why Punish?, Oxford: Oxford University Press.

Wasserstrom, Richard, 1980, “Punishment,” in Wasserstrom (ed.), Philosophy and Social Justice, Notre Dame: University of Notre Dame Press, pp. 112–51.

White, Mark D. (ed.), 2011, Retributivism: Essays on Theory and Policy, New York: Oxford University Press.

Wilson, James Q., 1975, Thinking About Crime, New York: Basic Books, 1975.

Zimring, Frank E., 1977, “Making the Punishment Fit the Crime: A Consumer’s Guide to Sentencing Reform,” Occasional Papers, No. 12, Chicago: University of Chicago Law School.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir