/

Hayvan Hakları Nasıl Tartışılmaz (1)

1227 görüntülenme
27 dk okuma süresi
Onur Göksel Yokuş

Onur Göksel Yokuş

Zihin felsefesi, etik ve siyaset felsefesi ağırlıklı bir çalışma alanına sahiptir. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde halen öğrenimini sürdürmektedir.

Yazar Ön Sözü

Aşağıda geçen tartışmalar sunulan düşüncelerdeki belirli mantık hatalarını barındırmakta, yer yer bazı detay bilgilendirmeler sunmaktadır. Sunulan detay bilgiler, kimi itirazlardaki felsefi ve bilimsel tartışmaların ciddi bir konsensus barındırmasından ötürü verilmiştir. Verilmeyen diğer tartışmalar ise yer sıkıntısından kaynaklı veya düşüncenin sunulan formunun arka plandaki tartışmaları işaret etmeyecek şekilde tasarlanmış olmasından kaynaklı verilmemiştir. Ve yine, verilmeyen tartışmalardaki meyil, hayvan haklarının korunumu yönünde olduğu için verilen kanıya uygundur.

Yazı içerisindeki temel amaç pratik etiğin bir tartışma kolu olan hayvan hakları içerisinde yapılacak akıl yürütmeleri temize çekmektir. Bu metin, devamı gelecek yazı dizisindeki diğer metinlerin ilkidir.

 

   İtirazlar

Bitkiler de Canlıdır.

Aslında bütün veganların ve hayvan hakları savunucularının en başında karşılaştıkları bu itiraz daha başında, sezgisel olarak bir kaçınma mekanizması gibi gözükse de burada bu itirazın niye absürt olduğuna dair kısmi detay verip iki sebepten ötürü savunulamayacağını aktarmaya çalışacağım.

İlk olarak, hayvan hakları savunucularının üzerinden gittiği iki argümantasyon da temelde hayvanların önemli bir kısmının (özellikle insan tüketimine dahil olanların) belirli miktarda bilince sahip olmasıdır. Kendini doğrulayabilen bir mekanizma olarak bilinci hayvan bilişine dahil ettiğimizde hayvan kendisini çevreleyen ortama rastgele tepki vermenin ötesine geçer ve etrafının ve kendisinin belirli ölçülerde bilinçli algısına sahip olur. Burada bilinçsiz algı ile bilinçli algı arasında fark algı üzerinden iki türlü de, hem bilinçli hem bilinçsiz, tepki verilebilmesidir. Dolayısıyla bir hayvan eğer ki bilinçsiz olarak değerlendirilebilseydi hayvan hakları hareketiyle alakalı iki temel yaklaşımın da altı oyulmuş, gereksiz kılınmış olacaktı. Çünkü bir hayvanın kendisinin, ortamının, direkt farkında olması onu yaşadığı tüm algıların ve verdiği tepkilerin birincil sahibi yapar. Öteki türlü bilinçli farkındalığı olmayan bir hayvanın verdiği tepkiler ve algılayışı bir otomatın işleyişinden farksız olacağı için, hem hayvan refahını hem de hayvanların kendilerinin farkındalığına sahip olmasından kaynaklı kendilik mülküne de sahip olduğunu söyleyen hareketlerin bir alanı kalmazdı bile. Dolayısıyla burada önem verilen şey sadece ölü ve canlı olma ayrımları değildir. Bilinçli olup olmama ayrımıdır. Bu bilinçli olma durumuna verilen, hayvan hakları hareketi içerisinde reaksiyonlar farklı farklıdır ama biz yazı bağlamı nedeniyle konumuzda kalalım.

Eğer ki bir hayvanın bilinçli olmasının hayvan haklarının temel noktası olduğunu anladıysak, ve bu sonuç bizi bir bitki gibi canlının kendi başına canlı veya ölü olması durumunun önemsizliğine götürdüyse, eleştirinin devam edebileceği yoldan ilerleyebiliriz. O yol, tahmin edilebileceği üzere, ‘bitkilerin bilinci olup olmadığını nereden biliyorsun?’ sorusudur. Buna verilebilecek pek çok yanıt bulunmaktadır ve yanıtlar bilinci bir canlıya nasıl atfedebileceğimizle alakalıdır. Bir canlının bilinçli olması, bilinçli olduğunu bildiğimiz canlılarla (mesela kendi türümüz) benzer davranışlar içerisinde olabilmesi, bilinçli olduğunu bildiğimiz canlılar ile ortak ve yakın evrimsel kökene sahip olması, bizimkine yakın sinir hücrelerine ve benzer bağlantılara sahip olması.

Bu üç durum karşılandığı taktirde, tabii ki bu şartların aralarında güvenilirlik sıralamasına dikkat ederek, bir canlıya bilinç atfetmek makul durmaktadır. Bitkiler bu üç şartı da karşılamıyor göründükleri için, onlara bilinç atfetmenin zaten bir yolu yok gibi gözükmektedir. Eğer ki bilincin evrene yaygın olduğu, her canlının da bilinçten nasiplendiği söylenecek ise bu panpisişist teorinin farkında bilinçliliği sağlaması gerektiği hatırlatılmalıdır. Bir canlı ilkel düzeyde bilince sahip olabiliyorsa, bilince sahip olduğunun farkında olmalı, yani üstel düzey bilişsel yetisi olması gerekmektedir. Bitkilerde bu tarzdan herhangi bir bilişsellik olmadığı için evrene yaygın bilinç durumu bitki varlığında kendini doğrulayacak bir mekanizmaya sahip olamaz. Dolayısıyla yine istenilen kriteri karşılamamaktadır. Kaldı ki, evrene yaygın bilinç görüşünü savunmak belirli sebeplerce, günümüz zihin felsefesinde, pek tercih edilmez.

Bitkilerin bilinçli olmaması dışında, eğer bir şekilde bilinçli olsalardı, yine onları tüketmemiz gerektiğine ilişkin uyarlanabilir bir düşünce deneyine sahibizdir. Tramvay ikilemini bu yapıya uyarlarsak, insanların yine belirli (yukarıda söylenen) sebeplerden daha az acı çektiğini bildiği bitkileri tüketmesi, kendi varlıklarını korumaları gereği gerekmektedir. Nitekim ahlaki sorumluluk, bir insan veya ahlaki yapıyı anlayabilecek herhangi bir varlık kendi yaşamını devam ettiremeyeceği durumlarda da aranabilse de zorunlu olarak beklenmez. Yanan bir evdeki küçük çocuğu, canı pahasına kurtaran sivil kişi yaptığı ahlaki eylem sonucu büyük alkış toplar, ama yapmasaydı da yapmadığı edimin onun sorumluluğu olduğu söylenip kınanamazdı. Aynı bu şekilde, daha az acı çekecek olan bitkilerin (ki yine eklemek gerekir, bitkilerin farkında bilinçliliğe sahip olmasının herhangi bir yolu yok gibi gözükmektedir.) yenmemesi bizim direkt ahlaki sorumluluğumuzda değildir. Çünkü yenmediği taktirde yaşanılan sonuç bizim can kaybımız olacaktır.

Yukarıda, bitkilerin hem bilinci olmayacağı hem de olsa bile ahlaki sorumluluk kapsamına zorunlu olarak dahil edilememesi üzerinden çıkacak sonuç ‘bitkiler de canlıdır’ itirazının anlamsız olduğudur.

 

Veganlık Sağlıksızdır.

Bu itiraz pratik kökenlidir ve veganlığın belirli araştırmalar neticesinde gerçekten sağlık kalitesini etkilemesiyle ilişkindir. Yazının kısmen kapsamı dışında olduğu için burada direkt kaynaklar sunulmayacak olsa bile pek çok araştırma üzerinden veganlığın gerçekten sürdürülebilir olup olmadığı ile ilgili bir kanıya varılabilir. Genel kanı ise pek çok araştırmada  da gösterildiği gibi vegan beslenmenin kendi kendine yeten bir beslenme çeşidi  olduğudur. Vegan beslenmenin yetersiz olduğuyla ilgili kanı B12 eksikliği ve protein alımı üzerine kurulu olsa da pek çok baklagil, kuruyemiş ve tahıl ürünü gibi veganların tüketebileceği bilimum ürün tipinde günlük protein ihtiyacını karşılaycak protein miktarı bulunmaktadır. B12 eksikliği için ise veganların yapabilecekleri şey takviye hapları kullanmaları olacaktır. Takviye hapı sayesinde bu eksikliklerini kolayca giderebileceklerdir. Veganların bu iki şeyi eksik aldığına yönelik (ve alamayacaklarına yönelik) kanı, haliyle pratik örnekler ile uyuşmamaktadır. Bir veganın alması gereken besini ise almaması onun kendi sorumluluğunda olan bir şeydir. Pek çok ülkede asgari düzeyde uğraş isteyen vegan diyetin uygulanma şartları sağlanabildiğinden, vegan bireyin sağlıksızlığı vegan beslenme şeklinden değil, bireyin kendi ihtiyaçları doğrultusunda beslenmemesidir.

Yukarıda, ilk itiraz içerisinde serpiştirilen ahlaki sorumluluk konusu da aynı zamanda buraya uygulanabilir. Vegan beslenme eğer mutlak anlamda sağlıksız olsa ve kişiyi kısa zaman içerisinde yaşayamayacak halde bırakıp ölümüne vesile olsa burada vegan beslenme haliyle ilk elden sorumluluğumuz içerisinde olmazdı. Sağlıksız olma durumunu sınırlandırmamız ise burada ikinci bir problem olarak karşımıza çıkardı. Hangi düzeyde sağlıksız olma durumu hayvansal ürünlerin tüketimini keyfi olmaktan çıkarır? Mesela ömrün beş sene azalması bu kriteri karşılar mı? Sağlık kalitesinin hangi ölçüde bozulması keyfiliğin dışına çıkar? Bu tarz sorular tartışmalıdır. Ama önümüzdeki bulgulardan hareket edeceksek, vegan ve vejetaryen beslenmenin sağlık kalitesini azaltmadığı ortada durmakta, sağlık kalitesinin bozulduğu durumlar ise pek çok durumda kolaylıkla vegan beslenilebildiği için kişinin kendi sorumsuzluğuna atfedilebilir görünmektedir. Nitekim hepçil bireylerin de pek çok zaman kendi sağlık değerlerine dikkat etmesi gerektiği, belirli ihmaller nedeniyle değerlerinin düşük çıkabildiği günlük hayat pratiklerimizden bildiğimiz, aşina bir durumdur.

 

Et Yemek Legaldir.

Ahlaki önermelerin yasal önermeler ile eş tutulduğu bir itiraz ile karşı karşıyayız. Önsözde de belirtildiği gibi, bu yazının amacı belirli temel akıl yürütme hatalarına yer vermek ve hayvan haklarına ilişkin detay barındırabilecek tartışmalara kısmen yer verip geriye kalanı ileri metinlere bırakmaktır. Bütünlüğü bozmamak adına detay verilen yerler zaten ileri tartışmanın genel şablonunu oluşturduğundan yazıyı tutarsız bir yere sürüklemeyecektir. Ahlaki önermelerin yasal önermelerle eş tutulduğu durumda ise tartışmanın iki ayağı bulunmaktadır. İlki nesnel bir metaetik teorinin yapılandırılmasıyla ilişkili, ikincisi ise kontratçı bir ahlaki teorinin iç tutarlılığa sahip olup olmadığıyla ilişkindir. Bu iki ayağın ayrı ayrı tartışılması birbirlerinden belirli ölçüde bağımsız tutulabileceği için (tutarlı bir nesnelci ahlak ve tutarlı bir kontratçı ahlakı ayrı ayrı düşünebiliyoruz, ikisinden birisinin tercihi hangisinin üstün olduğunu anlamamızı sağlayacak koşullarda yatıyor.) Burada tabiri caiz ise bu tartışmalara ortak olamayacak kişilerin eleştirisi kapsamında yer verilmesi gerekecektir. Dolayısıyla bu eleştirinin kapsamı, yer kısıtlılığından ötürü itirazı ilk elden değerlendirebileceğimiz akıl yürütmeler üzerinden gidecektir. Kimi eleştiriler sezgisel ahlak kapsamında da ele alınabilmektedir.

İlk olarak yasal ile ahlaki önermelerin nasıl sonuçlar doğuracağına bir bakalım. Eğer bir kişi yasal olan önermeleri ahlaki olanlar ile eşliyorsa başta, ahlaka dair değişmezlik sezgimize karşı çıkıyor demektir. Yasal önermeler, veya hukuk kuralları, zaman içerisinde değişebileceklerinden ezeli doğru kabul ettiğimiz ahlak kurallarıyla uyumsuzdur. Bir insanın öldürme eyleminde bulunması her zaman yanlış kabul edilmektedir. Yine bir insanın sömürülmesi her şartta yanlıştır. İlkinin direkt yasal kabulüne tarihte rastlamasak da (Belirli eski topluluklarda yapılan insan adakları belki yasal zemin içine dahil edilebilir.) ikincisinin çok net örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde bir dönem köleliğin meşru sayılmasıdır. Bu durumda yasanın değişen ve sürekli kabul edilmesi gereken bir önerme mi olduğu yoksa şuan ki yasanın mı doğru önerme olduğu sorusu gün yüzüne çıkmaktadır. İlk alternatif için, yine diyebiliriz ki, ahlakı algılamamızdaki zamansızlığı kaldırdığı için hem nesnel bir hareket zemini yaratmamakta (zamana aşkın olarak) hem de ahlaki davranışın nesnel bir zemine bağlanamamasından ötürü ahlaki motivasona engel olmaktadır. Diğer yol seçilecek ise bu bakış açısına iki türlü itiraz edilebilir diye düşünmekteyim. İlk olarak, şu anki yasal önermelerin olabilecek en doğru önermeler olduğunu düşünmek kötümser tümevarım benzeri bir itiraz ile çok rahat karşılaşabilme olasılığını yaratır. Bu itiraz esasında yasal önermenin içeriğinden bir miktar soyutlanabilir, ama temel olarak söylediği şey şu ana kadar ki yasal önermelerde hem iç tutarlılık açısından hem de sezgilerimize uygunluk açısından sıkıntılar çıktığı için tam şu andaki yasal önermenin hangi akla hizmet en doğru olduğu yargısının nasıl verileceğine ilişkindir. Böyle bir yargı, geçmişte pek çok kez sezgiler ve iç tutarsızlık nedeniyle değiştirilen yasaların şuan ki yasalar ile ciddi farklılıklar gözetmesini gerektirecektir ve pratik gözlemimizden, şu anki ve geçmişteki yasal önermelerin aralarında ciddi metafiziksel temellendirme farklılıklarının olmadığı söylenebilir. En doğru yasal tutumun günümüzde olduğu düşüncesi dışsal olarak incelendiğinde oldukça şüpheli durmaktadır. İkincil olarak ise, bu yasaların kendi içinde değerlendirmesine baktığımız taktirde hem bağlı bulunması gerektiği belirli yasalarla arasında uyumsuzluğa sahip olduğu hem de kendi temellendirmelerinde belirli sıkıntılara sahip olmalarıdır. Günümüzde anayasal pek çok sorundan, yukarıdaki yargının doğruluğu anlaşılabilir. Dolayısıyla yasal önermeleri pek çok zaman ahlaki önermelere bağlanabilir bulsak da bu iki önerme tipini birbirine eşitlemek ciddi sıkıntılara sebebiyet vermektedir. Yasal önermelerin ahlaki önermelere pek çok kez bağlı olması, ilkinin ikincisinden çıktığı durumunu bize unutturmamalıdır.

 

Ahlaki Problemlerin Önem Sırası Var.

Eğer başlıktaki itirazı yöneltmişseniz, ahlaki önermelerin nesnel olduğunu kabul ediyor, daha sonra hayvan haklarını kabul ettiğiniz için de hayvan sömürüsünü kabul ediyorsunuzdur. Sadece son raddede, daha ciddi ahlaki problemlerin olmasından kaynaklı hayvan tüketimini durdurmak sizin için birincil değildir. Burada yapılacak itiraz esasında oldukça basit, tartışmanın uzandığı bir dış bağlam da bulunmamakta. Bu itirazı yapan birisi ahlaki tutumların hem negatif hem pozitif olarak ayrılabileceğinin farkında değildir. Basitleştirilerek anlatacak olursak, bir insanın belirli durumlarda hem konuşması hem de susması belirli türden cevap olarak algılanabilir. Burada birincil tutum bir eylem içerdiği için pozitif iken ikincisi atıl olmadan kaynaklı negatiftir ama karşıdakine bir cevap verme durumunu kendi içinde barındırır. Ahlaki tutumlarımızı da pek tabii bu örnekte olduğu gibi ikiye ayırabiliriz. Bir çocuğun gölde boğulmasını engellemek için göle girip çocuğu çıkarmak efor sarf etmeyi gerektirdiğinden pozitif ahlaki tutum olarak adlandırılacakken hayvan ürünlerini hayatımızdan çıkarmak negatif, yani direkt bir eylem içermeyen negatif ahlaki tutum olarak değerlendirilir. Burada, vegan olduğunuz durumda daha elzem olduğu düşünülen (bu da tartışmalıdır) Afrika’daki çocukların açlığını önlemenizin önüne geçmeyecektir. İki eylem birbiriyle çakışmaz, vegan olduğunuz durumda Afrika’ya yardım yapıp hayvansal ürünlerden uzak durabilirsiniz. Bu durum bir yanda boğulan çocuk varken diğer yanda öldürülen köpeğin bizde yaratacağı ikilemi yaratmaz. Vegan olma durumunda veya hayvan haklarını önemsemenin herhangi bir skalası içinde daha az elzem(!) olana yönelmiş olmayız.

Pek tabii burada bazı pratik örnekler üzerinden eleştiri geliştirilebilir. Vegan olmanın maliyetli olacağı, dolayısıyla belirli maddi şartlardan vazgeçeceğimiz için yapabileceğimiz pozitif ahlaki tutumlardan da (bazılarından) vazgeçmiş olduğumuz dillendirilebilir. Ama burada, bu eleştiri geliyorsa, eleştiriyi getiren aslında vegan olmanın oldukça masrafsız olduğu pratik gerçeğinden kendini soyutlayarak eleştirisini yapmış olacaktır. Yani içeriğin herhangi bir karşılığı olmadığından önemsiz sayılabilecektir. Buradaki bir diğer sorun ise hayvanların yaşadığı ahlaki olmayan durumları problem sıralamasında nasıl geriletebildikleridir. Yukarıdaki pozitif/negatif ayrımına bakılmaksızın bu tutumun da kendi içerisinde belirli sıkıntıları var gibi durmaktadır. Mesela, bu yargıya bizim daha zeki olmamız üzerinden mi varılmıştır? Yoksa bizim kendimizin daha farkında olmamızdan kaynaklı çektiğimiz acıların giderilmesi, diğer problemlerin giderilmesine nazaran ön sırada mı değerlendirilmektedir? Bu tarz sorular diğer hayvan hakları karşıtı düşüncelere bağlanabilmekte  ve sonra tartışılacaktır.

 

Çoğu İnsan Et Yiyor.

Genelleştirmeden kaynaklı temellendirmelerdeki sorun, temelin kendisinin meşruluğuna bakılmamasıdır. Bir anlamda sorgu nesnesi saptırılmıştır denebilir. Biz burada ahlaki önermelerin kendisinin doğruluğunu mu yoksa genel tutumu mu tartışıyoruz? Sorusu temellendirmenin yapılmaya çalışıldığı yerdeki soruna ışık tutacaktır. Benzer olarak zamanında Dünyanın düz olduğuna ilişkin düşünüş verilebilir. Dünyanın düz olduğuna ilişkin genel yargı, dünyanın düz olup olmamasındaki doğruluğu etkiler miydi? Cevap, basit bir hayırdır. Çünkü yargı bağlamı birbirinden tamamen ayrıdır ve bu bağlamları eş değerlendirenler basit bir mantık hatasına sürüklenmektedirler.

 

Ek olarak, eğer üstteki itirazı sunan kişi bağlam ayrımı üzerinden değil de sadece altta  yatan gizli subjektif yargılardan hareket ediyor ise burada kast ettiği şey aslında gündelik pratiğimizden hayvansal ürünleri çıkarmanın bir gereklilik olmadığıdır. Bu yargı ahlaki önermelerden bağımsız olduğu için kişinin subjektif ahlaki tutumu üzerinde tartışılmalıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Ev Hayvanları Meselesi – Gary L. Francione, Anna E. Charlton

Önceki Makale

Işınlanma (Teletransportasyon) Paradoksuna Zaman Felsefesinde Dört Boyutçuluk Açısından Bir Yaklaşım – Turan Argun Sezer