Milliyetçiliğin Yarattığı Dünya – Liah Greenfeld

Fatih Köktemir

Fatih Köktemir

Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.

Kaynak: https://americanaffairsjournal.org/2018/11/the-world-nationalism-made/

Yazar: Liah Greenfeld

Çevirmen: Fatih Köktemir

Editör: Hasan Ayer

 

Editör Önsözü

Milliyetçilik, sıklıkla yanlış ve önyargılı bir biçimde değerlendirilen siyasal ideolojilerdendir. Bundan dolayıdır ki sıklıkla halefleri tarafınca kavramsal ve tarihsel çerçevesi oturtulmaya çalışılan milliyetçilik, aslında ciddi ve detaylı bir incelemeyi hak etmektedir.

Boston Üniversitesi sosyoloji ve siyaset bilimi bölümleri Profesörü ve meşhur milliyetçilik tarihçisi Liah Greenfeld’in tercümesini siz değerli okuyucularımıza sunduğumuz bu makalesinde; milliyetçilik tarihsel bir bağlamda değerlendirilerek geçmişten günümüze örneklerle detaylandırılmaktadır.

Makale boyunca yapılan analizlerin bir kısmına katılıp katılmamak okuyucunun insiyatifindedir. Ancak her şeye rağmen bu kısa makalede Greenfeld, milliyetçilikle ilgili ilgi çekici yorumlar yapmakta ve önemli bilgiler vermektedir.

Milliyetçiliğin Yarattığı Dünya

Günümüzde, Batı dünyasının ileri gelenleri paniğe kapılmış durumdalar. Onlara göre milliyetçilik, tarihin, nihai amacı (telos) global demokrasi olan medeni etkilerinin ulaşamadığı biyolojik insan doğasının ilkel derinliklerinden taşarak, aydın insanlığın başarılarını baltalamaktadır. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik evrensel ilkelerine dayanan adil toplumların karşısında bir tehdit olarak durmaktadır. Kötü niyetli ve eğitimsiz kişiler tarafından teşvik edilen ve birçok temsilcisi alt sınıflara ait olan bu milliyetçilik, iddia edilene göre alt sınıf karşıtıdır. Yine bu milliyetçilik denilene göre özünde beyaz ve Yahudi-Hristiyan’dır ancak savunucularının büyük çoğunluğu Çin ve Hindistan’dan gelmektedir, yani iki özelliğe de sahip değildir.

Milliyetçilik karşıtlarını bu tutarsız argümanları savunmaya iten, Batı dünyasının merkezinde (ABD, İngiltere ve Fransa gibi) son yıllarda yaşanmakta olan olaylardır. Özellikle Brexit süreci, Donald Trump’ın seçilmesi ve Fransa’da Emmanuel Macron’un seçim zaferine rağmen Rassemblement National’in (önceki adıyla Front National) gücünü koruması bunun önemli örnekleridir. Bu milliyetçilik karşıtları başka bölgelerdeki milliyetçilik dışavurumlarına özensizce ve seçici bir şekilde yaklaşırlar, dolayısıyla itirazlarındaki çelişkiler her zaman bariz değildir.

Yükselen milliyetçilik dalgasının dünyayı hakimiyeti altına alacağı yönündeki Batı dünyasında ortaya çıkan endişe kendi içinde tutarsızdır zira bu milliyetçilik karşıtları milliyetçiliğin yarattığı bir konumda bulunmaktadırlar. Toplumsal ve siyasi gerçeklik, demokratik ve adil toplum, tarihsel bir zorunluluk olarak küreselleşme gibi birçok düşünceden özgürlük, eşitlik ve kardeşlik değerlerine ve hatta insanlık içerisindeki farklı ırkların varlığı fikrine kadar bütün bu tasavvurlar milliyetçiliğin ürünüdürler, onun çerçevesi dışında düşünülemezler ve Batı uluslarının bilincinin malzemesidirler. Bu milliyetçilik karşıtlarının mevcut durum hakkında yaptıkları analizlerin esas sorunu, kendileri hakkında analiz yapmamalarıdır. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamazlar ve kendi etraflarındaki dünyayı anlayamadıklarından kendilerini de anlamazlar. Neticede durum içinden çıkılmaz bir hal alır.

Gerçek o ki, içinde yaşadığımız dünyayı yaratan şey milliyetçiliktir. Milliyetçilik, modernitenin kültürel çerçevesidir. Modern bilinç, milli (ulusal) bir bilinçtir. Yani gerçekliği milliyetçiliğin objektifinden görürüz. Bu da demektir ki siyasette, toplumda, ekonomide, kişisel ilişkilerde, edebiyatta, bilimde ve daha birçok şeyde modern olan her şey, iyi ya da kötü fark etmeksizin, kaçınılmaz olarak ilerleyen bir medeniyetin neticesi ya da iflah olmaz insan doğasının bir dışavurumu değil, milliyetçiliğin bir ürünüdür.

Milliyetçiliğin Doğuşu

Milliyetçilik tarihsel bir fenomendir. Tarihsel fenomenler ise süreç içerisinde büyük bir amaca hizmet eden “tarihi” durumlar olarak değil, daha ziyade gerçek tarihin amaçsız ve rastlantısal hareketleri olarak anlaşılmalıdır. Öngörülemez şekilde değişken olan sembolik yapılarımızın birçoğu kültürel çevremizde ortaya çıkan durumsal ihtiyaçları karşılar ve sosyologların tabiriyle kurumsallaşır. Milliyetçilik de modern toplum olarak adlandırdığımız sosyal düzenlemeler fazlalığı içerisinde kurumsallaşmış sembolik yapılardan biridir.

Milliyetçiliğin doldurması gereken boşluğu yaratan kaza ise 15. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz kraliyet ailesi içerisinde çıkan bir iç savaş olan Güller Savaşı’dır (the War of the Roses). Savaş oldukça uzun sürmüş ve 1485’e sona erene kadar ailenin farklı dallarındaki bütün erkeklerinin canına mal olarak İngiliz feodal aristokrasisini fiziksel olarak yok etmiştir. Ailenin Lancaster dalıyla oldukça uzaktan bağıntılı olan Henry Tudor, Yedinci Henry olarak tahta çıkmış, yeni bir soylu sınıfa ihtiyaç duyduğundan da halkın içinden yeni bir aristokrasi meydana getirmiştir.

Bu durum, dönemin “düzenler toplumu” kaidesiyle işleyen baskın feodal toplum yapısı içerisinde oldukça eşsiz ve anlaşılmazdır. Düzenler toplumu, kurumlarına ve mensuplarının zihinlerine yerleşmiş inançlar üzerine kuruluydu. Bu toplumun temel inancına göre feodal toplumsal yapı ilahi otoritenin bir ürünüydü; Tanrı’nın iradesiyle toplum yalnızca hak ve sorumluluklarında değil, doğalarında dahi birbirlerine eşit olmayan üç farklı insan düzenine bölünmüştü. Bu düzenlerin kanları birbirine karışmaz ve hatta kimileri kan renklerinin dahi farklı olduğuna inanırdı. Din adamlarının meydana getirdiği düzen bakir kalmakla yükümlüydü ve dolayısıyla tabakalamış sistemi sürekli olarak yenilemeye katkı sağlayamazdı. Ancak soyluları kapsayan üst (mavi kanlı) düzen ile nüfusun çok daha büyük kısmını, yani halkı kapsayan alt (kızıl kanlı) düzenin özünde birbirinden farklı iki varlık türünden meydana geldiğine inanılırdı. Bunlar, bir at ile tavuk kadar birbirinden farklıydı: soylu doğan bir kişi halktan biri haline gelemez yahut kendisinden doğan kimse de halktan olamazdı, aynı durum tersi için de geçerliydi. Bu farklı düzenlerin mensuplarının yaşamlarının değeri de haliyle eşit değildi; bir soylu ile halktan bir insanın uğradığı muamele birbirinden farklıydı. Tamamen farklı yaşamlar sürdürür, farklı diller konuşur ve farklı kimliklere sahip olurlardı. Örneğin, bir Fransız soylusunun Fransız halkına ait olduğunu söylemek büyük bir hakaret ve soyluluğun itibarına da bir saldırı olarak kabul edilirdi. Başka bir deyişle, düzenler toplumu içindeki kimlikler birbirini dışlayıcı idi ve temel toplumsal ilke, eşitsizlik ilkesiydi: ilahi toplumdu bu, dolayısıyla adil toplumdu da zira Tanrı adaletsiz olmakla suçlanamazdı. Adil toplum eşitliksizciydi (inegalitarian), temelde birbirine eşit olmayan mensupların meydana getirdiği toplumdu.

Böyle bir toplum elbette toplumsal değişkenliğe göz yummazdı, zaten bu yasal olmadığı gibi akla yatkın olmayan bir şeydi. Kişi, toplumsal olarak doğduğu düzenin içinde kalmalıydı. Ancak Tudor İngilteresi’nin erken dönemlerinde toplumsal değişkenlik oldukça gözlemlenebilir bir gerçeklikti. Sahip oldukları inançlara göre yerleşememeleri gereken aristokratik makamlara artık yerleşmiş kızıl-kanlı, halktan insanlar, bu durum için yeni bir açıklamaya ihtiyaç duyuyorlardı. Milliyetçilik, bu talebin bir yanıtıydı. Bu, dilsel-semantik bir yenilik sonucunda gerçekleşti: daha önce birbirinden farklı semantik alanlara ait olan iki bağımsız terimin, yani halk ve millet terimleri birbirine denk hale geldi. “Halk” sözcüğünün spesifik anlamı, “sıradan insanlar” yani alt sınıflardı. “Millet” sözcüğü ise kültürel ve siyasi bir otoritenin temsilcileri olan bir seçkin kesim anlamına geliyordu. 15. Yüzyılda “millet” sözcüğü Kilise konseyleri bağlamında kullanılır ve Papalık ile respublica christiana’nın diğer güçleri arasındaki ilişkilere dair söz hakkı olan zümreler ifade ederdi. Halk ve millet terimlerini eş anlamlı hale getirmenin kimin fikri olduğunu hiçbir zaman bilemeyecek olsak da gerçek şudur ki, 16. Yüzyılın başlarında İngiltere’de birisi bu fikri edinmiş ve bu fikir de sıradan insanların toplumsal olarak yukarı hareket halinde olduğu bir ortamda çabucak kabul görmüştür.

İngiliz Milleti olarak yeniden tanımlanan İngiliz halkı, seçkin kitlenin itibar seviyesine yükselmiş ve kültürel-siyasi otoritenin taşıyıcıları haline gelmiştir; her bir mensubu en tepedeki mevkilere oturma hakkını bir diğeri kadar elinde bulundurmaktadır. Bunun sonucunda, toplumsal ve siyasi gerçeklikle ilgili baskın görüşler kökten bir değişim geçirmiştir: Artık dünyanın kral soylarından ve mirasçılarından değil millet olan halklardan oluştuğuna inanılmaya başlanmıştır. Bir millet, özünde birbirine eşit mensuplara ve her türlü sınıf yahut statünün üstünde bir kimliğe sahip egemen bir topluluk idi.

16. yüzyıl İngiltere’sinde ortaya çıkan bu yeni milli (ulusal) gerçeklik imajı (milli bilinç ya da milliyetçilik), yeni ve sürekli bir toplumsal değişim çağı başlattı. Bu değişim halkın egemenliği, millet mensuplarının temel eşitliği ve milliyetçiliğin kapsayıcı kimliği gibi ilkelerin hayata geçirilmesine yönelikti. Bu ilkeleri bize en iyi tanıtan, milliyetçiliğin Fransa’ya varışını simgeleyen 1789 Fransız Devriminde onlara verilen adlardır: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Böylece milliyetçilik, bu ilkelerin tam bir kurumsallaşması olan modern demokrasiyi meydana getirmiştir. Bugün milliyetçiliği demokrasiye bir tehdit olarak gören ve bu ikisi arasındaki ilişkinin farkında olmayan Batı dünyasının eleştirmenleri, ikisini de anlamaktan acizdir. Bu ilişkinin farkında olmamalarının sebebi de tarihin yerine ideolojiyi koymalarıdır. Günümüzdeki yüzleşme milliyetçilik ile demokrasi arasında değildir, milliyetçilik ile demokrasinin içindedir.

İngilizce Konuşan Dünyada (Anglosphere) Milliyetçilik ve Bireycilik

Milliyetçilik, her yerde halkın egemenliği ve temel mensubiyet eşitliği (yani demokrasi) anlamına gelse de, bu temelde inşa edilen toplumlar tıpkı Hristiyan düzenler toplumu içerisindeki feodal toplumlar kadar birbirinden farklıdır. Aynı ilke, farklı yerlerde farklı şekillerde yorumlanıp, uygulanabilir. Bu demektir ki, her ne kadar bütün milletler tanımsal olarak demokratik olsa da, geliştirdikleri demokrasiler içlerindeki milliyetçilik türüne bağlı olarak değişim gösterir.

İngiltere’de milliyetçiliğin doldurduğu yeni bir gerçeklik vizyonu ihtiyacını ortaya çıkaran şey, yetenekli ve toplumsal olarak yukarı doğru hareket eden sıradan insanların deneyimleriydi. Dolayısıyla, İngiliz milliyetçiliği esas olarak bireyin üzerinde durur ve toplum doğasını (varsayılan) insan doğasından türetir. Millet ve halk terimleri, bireylerin birlikteliği olarak tanımlandı. Bu, dönemin İngiliz diline de yansımış ve her iki terim de (nation ve people) çoğul olarak kullanılmaya başlanmıştı. Toplumsal adaletin özgürlük ve eşitlik ile denk görülmesinin sebebi özgürlük ve eşitliğin insani ihtiyaçlar olarak görülmesiydi. Bugün Amerikan milliyetçiliğinde de bu durumun aynı olmasının sebebi de, onun orijinal bireyci İngiliz milliyetçiliğinin bir aktarımı olmasıdır. Bireyci milliyetçiliğin kurumsallaştığı demokrasi türü, her şeyden önce bireysel özgürlükleri koruma altına alan kurumlarıyla liberal demokrasi’dir.

Genel nüfusun seçkin bir kitle olarak yeniden tanımlanması milli kimliği itibarlı bir kimlik haline getirdi ve onu milliyetçilik çağından önceki dönemlerden gelen kimliklerin büyük bir kısmından kesin biçimde ayırdı. Artık belirli bir milli topluluğa mensup olan herkes itibara sahip iken, milliyetçilikten önce bu itibar yalnızca üst kesimdeki ufak bir azınlığa aitti. Milliyetçiliğin dünya çapında bu denli ilgi çekmesinin ve milli bilincin küreselleşmesinin sebebi de bu itibarlı kimliktir.

Kolektivist Milliyetçilik

İngiltere’nin doğrudan etkisinin dışında kalan dünyada insanların milliyetçiliğe en büyük ilgiyle yaklaşan, statüsü tehdit altında kalan ve bu nedenle sahip olduğu itibarı korumak isteyen kurulu seçkin kesimdi. Kraliyet mutlakıyetinin baskısı altında kalan Fransız aristokrasisinin deneyimi buydu. 18. Yüzyılda İngiltere, Fransa için bir örnek model haline gelmişti. Bunun ana sebebi de İngiliz aristokrasisinin (her ne kadar genç bir aristokrasi olsa da, onlara hayran Fransızlar bunu görmezden geliyordu) monarşiyle karşılaştırıldığında iyi bir durumda olmasıydı. Bu da, İngiliz elitlerinin sadakatinin esas olarak millete olmasıyla ilgiliydi. Kafası karışmış durumdaki Fransız elitleri Fransa’nın da milliyetçiliğe ihtiyaç duyduğunu düşündüler. Ancak onlara göre Fransız halkını bir millet yapan şey, aynı zamanda onu diğer halklardan ayıran şeydi: Eşsiz geleneklere, dile ve daha birçok şeye sahipti. Fransızlara göre milleti tanımlayan şey İngiltere’de olduğu gibi temelde eşit bireylerin egemen topluluğu değildi. Fransa’da ve benzeri diğer yerlerde özgürlük ve eşitlik milliyetin temeli değil, implikasyonuydu.

Milli bilincin bu şekilde ithal edilmesinin bir sonucu olarak kolektivist milliyetçilikler gelişti. Bu milliyetçiliklerde millet ve halk kolektif failler olarak tanımlandılar. Bu kolektif tarihsel failler, özünde onları meydana getiren bireylerden büyük oranda bağımsız olarak görüldüler. Onların, basitçe onu meydana getiren bireylerin çıkar ve iradesinden meydana gelemeyecek kadar farklı çıkar ve iradeleri olduğu varsayıldı.

Neticede kolektivist milliyetçilikler genellikle liberal değil otoriter demokrasiler meydana getirir çünkü birisi milletin iradesini ve çıkarlarını üstlenmeli ve onu halka dikte etmelidir (Otoriter demokrasilerin paradigmatik bir örneği yine Fransa’daki Jakoben diktatörlüğünde görülebilir). Her yerde kültürel elitler bu milli irade ve çıkarları yorumlama rolünü üstlenmeye çalışırlar. Aldıkları üst düzey eğitimin getirdiği hak ile doğal aristokrasi konumunu üstlenirler ve daha az eğitimli çoğunluğa yukarıdan bakarlar, özellikle çoğunluğun tepedekilerin yönergelerini takip etmeyi reddettiği durumlarda bu daha belirgindir. Günümüzde kültürel elitler ile daha az eğitimli çoğunluk arasında bu tür anlaşmazlıklar ortaya çıktığında çoğunluğun sesine “milliyetçilik” ya da daha sık olarak “popülizm” denirken, elitlerin milliyetçiliği evrensel aklıselimin sesi olarak görülür. Milliyetçiliğin erken günlerinde, daha az eğitimli kitlelerin iradelerini duyurabilecekleri düzenli kanallar (oy vermek gibi) yok iken, kültürel elitler (entelijansiya) milliyetçiliğin ve popülizmin (popülizm burada milliyetçiliğin bir diğer adıdır) sözcüleriydiler.

Kolektif milliyetçilikler iki farklı tür olabilir: Şehirli (civic) milliyetçilik ya da etnik milliyetçilik. Hangi türün ortaya çıkacağını belirleyen ise millet mensubiyetinin milli kültüre (dil, siyaset ya da iktisadi değerler vb.) gönüllü bir adanmışlık mı yoksa bireysel gönüllülükten bağımsız bir biyolojik miras mı olduğudur. Dolayısıyla bu farklı milliyet tanımları, millet topluluğunun oluşumu esnasındaki kültürel başarı seviyesine bağlıdır. Başarılı bir dünyevi geçmişe sahip olmak, bir milli kültüre itibar sermayesi kazandırır ve onu, mensupları için bir gurur nesnesi haline getirir. Yüksek itibar sermayesine sahip bir millet, potansiyel mensupların ilgisini çeker; insanlar ona ait olmak isterler. Bu, şehirli milliyetçiliktir.

Bireyci milliyetçilikler daima şehirlidir zira millet anlayışında bireyin üstünlüğü, gönüllü bir şehirli mensubiyeti doğurur. Örneğin, bir kişi eğer istemiyorsa bir Amerikan olarak nitelendirilmeyebilir; ancak kişi bunu tutarlı olarak reddetmelidir: Eğer Amerikan kültürünü reddediyorsa, o mensubiyetin getirilerinden de feragat etmelidir (Bayrak ya da milli marş gibi milli sembollere karşı gösterilen aşağılamaların özünde yatan sorun da budur).

Ancak şehirli milliyetçilikler her zaman bireyci değildir. Milleti kolektif bir fail olarak tanımlayan bir şehirli milliyetçilik kaçınılmaz olarak sınırlamaları ve hatta bireysel tercihin inkarını da ifade ediyor demektir. Bu da, kolektivist ve şehirli milliyetçilikleri özünde karmaşık ve çatışmalı hale getirir.

Fransa ve İspanya’da Kolektivist-Şehirli Milliyetçilikler

Kolektivist ve şehirli milliyetçiliğin klasik bir örneği Fransız milliyetçiliğidir. Milli mensubiyetin şehirli ölçütleri, özünde bir göçmenler milleti olmayan Fransa’yı göçmenliğe çok daha açık bir hale getirmiştir. Fransız olmak isteyen (yani onu tanımlayan değerlere kendini adamak isteyen) herkes kabul görmüştür. Fransa’da ırk meselesi Amerika’da olduğu kadar büyük bir sorun oluşturmamış ve din de kamusal alandan dışlanarak, tamamen kişiye özel bir mesele haline getirilmiştir. Ancak bunlar, Fransız milli geçmişinin eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin kusursuz uygulamalarıyla dolu olduğu anlamına gelmez. Bu ilkelere karşı en büyük ve korkunç ihanetin işlendiği örneklerden biri de birçok kez kendini gösteren anti-Semitizm’dir. Her ne kadar Fransız milli kimliği, milliyet-öncesi anti-Semitizmin devasa etkilerini azaltmayı başarmışsa da, onu tamamen ortadan kaldıramamıştır.

Bunun aksine, günümüzde Müslüman ülkelerden gelen göçmenlere karşı yapılan ayrımcılığa bu derece karşı çıkılmamasını önceki örnekle aynı şekilde sunmamak gerekir. Günümüzdeki durumun sebebi ne Müslümanlara duyulan genel bir nefret ne de bir yabancı düşmanlığıdır. Ana sebep, Fransız milleti mensuplarının, dini görüşlerinden bağımsız olarak ülkelerine bu milletin değerlerini korumayı açıkça reddeden çok sayıda yeni mensubu almak istememeleridir.

Milliyetçilik ile demokrasinin doğası hakkında kafası karışık olanlar için Katalonya’daki bağımsızlık hareketi kolektivist ve şehirli milliyetçiliği anlamada daha iyi ve kolay bir örnek teşkil edebilir. İspanyol Kraliyeti’nin topraklarına evlilik ittifakları yoluyla katılan Katalonya, kendi diline ve oldukça uzun ve eşsiz bir kültürel geçmişe sahip bir vilayettir. Son dönemlerde oldukça büyük ekonomik gelişme kaydetmiştir ve İspanya’daki diğer bölgelerden daha üretken ve müreffehtir. Bu nedenlerle, İspanyol milliyetçiliği de büyük olasılıkla Katalonya’da doğmuştur zira milli bilinç oradaki şehirli burjuvazi ve entelijansiya’nın ilgisini çekebilecek durumda iken bu sınıflar ülkenin diğer bölgelerinde henüz doğmamıştı bile. İspanya’nın fakir bölgelerinde aristokrasi (Fransa’dakinin aksine) geleneksel düşünce biçimlerinden memnundu. Durum böyle oldukça da halkın egemenliğini ve geleneksel sınıflar arasındaki temel eşitliği savunan milliyetçilik, hiçbir zaman aristokraside karşılık bulamayacaktı.

Barcelona ile Madrid arasındaki çatışmanın Katalan ve İspanyol milliyetçilikleri arasındaki bir çatışma değil de yeninin, milli olanın, demokratik bilincin taşıyıcıları ile gerçekliği hala düzenler toplumunun aristokratik-dini perspektifinden görenler arasındaki bir çatışma olması oldukça muhtemeldir. Ancak neticede çatışma, faşist rejimin bütün ülkeye tekdüze bir İspanyol milliyetçiliğini benimsetmeye çalışıp, başarısız olmasından sonra Katalan milliyetçiliği ile İspanyol milliyetçiliği arasındaki bir çatışma haline gelmiştir. Faşist rejimin bu denemesi sırasında milli birliğin önünde engel olabilecek her türlü tikellikler, örneğin Katalan dili gibi, bastırılmaya çalışılmıştır. Barcelona İspanyol faşizmine karşı muhalefetin merkezi idi ve bugün Katalan entelijansiyası faşizme karşı verilen savaş ile Katalan bağımsızlığı mücadelesini birlikte ifade etmektedir. Dolayısıyla Katalan milliyetçiliğini özünde anti-faşist olarak tanımlarlar. Kendilerini de Avrupa demokrasisinin koruyucuları olarak görürler. Neticede neden Avrupa Birliği’nden istedikleri desteği alamadıklarını, neden Avrupalı (ve Amerikan) anti-faşistlerin kendilerini desteklemediğini anlamazlar ve kendi çevrelerindeki hiçbir milliyetçi grup ile (İskoçlar hariç) kendi aralarında bir benzerlik görmezler. Nihayetinde onlar din ve köken ayırt etmeksizin, Katalan dili konuşabilen ve Katalan yaşam tarzına saygı gösteren herkesi göçmen olarak kabul etmektedirler: Yani diğer bir deyişle, Katalan milletinin bir mensubu olmak isteyen herkesi.

Fakat bu durum Britanya’daki Brexit destekçileri için de, Amerika’daki sözde milliyetçiler için de birebir geçerlidir. Her şeyden önce, milletlerinin geçmişindeki kültürel başarıların ve ekonomik gücün kabul görmesini isterler. Böylece Katalan entelijansiyası, “gelişmiş demokrasilerin” içinde milliyetçiliği faşizme denk gören diğer Batı dünyası kültürel elitlerinden ayrı düşerler. Bu kültürel elitler faşizmi İspanya ya da İtalya’daki tarihsel faşist rejimlerle değil ırkçılıkla, sıklıkla da Alman Nasyonal Sosyalizmini örneklendirerek ilişkilendirirler. Nazizm’in en bariz karakteristiklerini milliyetçiliğe atfederler; günümüzde bireysel tercihlere saygılı birçok şehirli milliyetçilik ise esasında bunları reddeder.

Etnik Milliyetçilik

Nihayetinde Nasyonal Sosyalizm halini alan Alman milliyetçiliği kolektivist bir milliyetçiliktir ancak ait olduğu milliyetçilik türü kolektivist ve etnik milliyetçiliktir. Etnik milliyetçilikte bir millete mensupluk kan meselesidir, yani kişi o millete doğmadıysa sonradan edinilemez. Başka bir deyişle, milliyet aynı zamanda ırktır. Temelde ırkçılık (bazen etnik şovenizm olarak da adlandırılır) olan bu milliyetçilik türü, ırkçılığın modern çağda kendini gösterdiği biçimdir ve genellikle milli topluluğun oldukça zayıf bir kültürel başarı geçmişine sahip olduğu durumlarda ortaya çıkar.

Alman milliyetçiliği gelişmeye başlayana dek Alman kültürel geçmişinde kayda değer bir şey yoktu. Dünyevi literatür (drama, şiir, felsefe, bilim) 18. Yüzyıldan önce hemen hemen hiç yoktu. Alman milliyetçiliğinin Alman erdemlerini vurgularken sürekli olarak kan ve toprak gibi soyutluklara vurgu yapmasının ve Fransa, Britanya ile özellikle Yahudilerin görünür başarılarının yüzeyselliğine dikkat çekmeye çalışmasının altında yatan sebep budur. (Nazi ideologların iddia edilenin aksine Alman kültürünün en az 15 asırlık olduğunda bu kadar ısrarcı olmalarının sebebi de budur.) Milli topluluğun bu kültürel başarısızlığı milliyetçiliği ithal eden elit kesim tarafından görülür, onların bir tür aşağılık duygusuna kapılmasına neden olur, bu da milli bilincin merkezi bir parçasını oluşturur. Bu aşağılık duygusu, oluşan milletin sürekli olarak itibarının tehdit altında olduğu duygusuna sahip olarak agresif bir tutuma bürünmesine ve kendi eksikleri için kendisinden daha başarılı yabancıları suçlamasına neden olur.

Her ne kadar kolektivist ve etnik milliyetçiliğin en bilinen örneğini Almanya teşkil etse de, günümüzde bunun en bariz örneği bazı Müslüman ülkelerdeki milliyetçiliktir. Müslüman dünyasında milli bilincin ortaya çıktığı andan beri özellikle Arap elitlerini bir kültürel aşağılık hissi bürümüştür, bu özellikle İsrail’deki Yahudilere görünür. Çoğu Arap devleti, o toprakları hiçbir zaman kolonileştirmemiş Batılı güçler tarafından yaratılmış olsa da, Arap devletlerin Yahudilere karşı duyduğu nefretin temelinde koloniciliğe ve emperyalizme, yani özünde Batı’ya karşı duyulan nefret vardı (En azından Lenin’den günümüze kadar uzanan düşünceye göre kolonicilik karakteristik olarak Batılıların işleyebileceği bir birinci dünya suçudur.)

Arap milliyetçilerinin bu Batı karşıtı tutumu onlara düzenli olarak Sovyetler Birliği’nin desteğini sağladı. Nasser’den Arafat’a birçok Arap lider Moskova ile yakın ilişkilere sahipti ve hatta bazıları bizzat orada eğitim görmüştü. Hamilerinin ateist, Marksist görüşlerini paylaşıyorlardı. SSCB çöktükten ve Rusya komünist düşünceleri terk ettikten sonra ise bu seküler liderler bir anda köktenci İslamcılara döndüler. O kadar ki, bu seküler milliyetçiler için İslam, Arap dünyasına dünyanın saygısını kazandırmak için gerekli olan tek itibar sermayesi haline geldi. Arap elitlerinin imrendiği Batı toplumlarına nazaran kendi toplumları umutsuzca geri kalmış durumdaydı. Dolayısıyla İslam’ı merkezi milli karakteristik haline getirdiler. Bu nedenle son zamanlarda İslam, Arap milliyetçiliğinin erken dönemlerinde Batı’ya karşı kullanılan anti-kolonyalizm, anti-emperyalizm ve Marksizm düşüncelerinin rolünün yerini aldı. Batı karşıtlığı aynı zamanda kendi tarihinde gurur duyabileceği oldukça az başarı olan milliyetçilerin de aşağılık hissini azalttı. Başka başarı bulamayan milliyetçiler için İslam, onlara gurur duyabilecekleri itibarlı bir ahlaki ve siyasi bugün sundu. Önceki Arap milliyetçileri, Batı kolonyalizmine karşı durarak tarihin haklı tarafında olacaklarını düşündüler. Tarih onların kaybeden tarafta olduğunu ispatlayınca, bu milliyetçiler için bir kez daha kendi eşsiz atalar dinlerine dönmekten başka bir çare kalmadı.

Rus Milliyetçiliği

Kolektivist ve etnik milliyetçiliğe damga vuran ve bu türün sonraki örnekleri için model haline gelen Alman milliyetçiliği olsa da, bu tür milliyetçiliğin ilk örneği Rus milliyetçiliğidir. Fransız ve Amerikan milliyetçilikleriyle aynı dönemde ortaya çıkan Rus milliyetçiliği, dünya üzerindeki ilk milliyetçilik örneklerinden biri olmasının yanı sıra İngiltere, Fransa ve Amerika gibi erken milletleşmiş toplumlara karşı bir aşağılık hissi ile gelişmiş ilk milliyetçiliktir. 17. Yüzyıl sonlarında Rusya’nın mutlak hükümdarı Büyük Petro, tebaasının bahtsız üst kesimine Batı toplumlarını kendilerine model almalarını ve onların düşünme ve yaşama biçimlerini benimsemelerini emretti. Her şeyden önce bu projede amaçlanan, bir milletin mensupları gibi düşünüp, yaşamaktı. Çar’ın iradesine itaat ettiklerinden, elit kesim kendilerine emredileni yaptı. Ancak milli bilinçleri, onların Rusya’dan utanç duymalarına yol açtı. Model olarak aldıkları Batı toplumları kapsayıcı bir kimliğe sahip, eşit üyelerden meydana gelen egemen topluluklardı. Rusya ise tam aksine küçük bir azınlık, geri kalan nüfusun yüzde 80’den fazlasını oluşturan Rus halkını köle olarak tutuyordu ve bu halkın ne dünyevi bir başarı geçmişi ne de bu geçmişi kaydedecek bir dili vardı.

Böyle bir milletin mensupları olmanın getirdiği itibarsızlık, 18. Yüzyılın sonlarında bir Batı karşıtlığına dönüştü. Milli kimliklerinin itibar görmesi için Rus milliyetçileri Batı’ya saygı duymak durumundaydı ancak saygı görmeyeceklerini biliyorlardı. Rus elitleri ülkelerini Batı’yla ne konuda karşılaştırsalar, o konuda Rusya’nın geri kalmışlığını görüyorlardı. Böylece kendi seçtikleri modeller, anti-modellere dönüştü. O dönemden beri de Rusya’nın milli varlığını tanımlayan şey, onun Batı’ya karşı kendi gücünü ispatlamaya çalışma girişimleridir.

Bu nedenle Batı’nın itibarını her şekilde baltalamak Rus devleti ve Rus kültürel elitleri için sürekli bir amaç haline gelmiştir. 18. Yüzyılda dahi Rusya bütün komşularının çekindiği, devasa bir askeri güç haline gelmişti. Rejim fark etmeksizin ülkenin uluslararası arenadaki bütün bir güç gösterisinin temelini oluşturan şey askeri güç olmuştur: İmparatorluk dönemi Çarları, Politbüro ve Sovyet sonrası Başkanların hepsi ülkenin askeri gücünü bir sopa gibi kullanmıştır. Rus kültürel eliti ise çoğunlukla ahlaki üstünlüğü tercih etmiştir. Onlara göre Rusya, liderliğini insanlığa ispatlamak adına sosyal adalet ideolojisini, özellikle de Marksizm’i kullanan ilk millettir. Marksizm’in dünya üzerinde geniş bir etki alanına ulaşmasını sağlayan da Rus milliyetçileridir.

Rusya’daki kültürel ve siyasi elitler arasındaki aşk-nefret ilişkisi genellikle totaliter ideolojilerin benimsenmesiyle sonuçlanmıştır: Fikirler önce entelijansiya tarafından dolaşıma sokulmuş, sonra devlet tarafından benimsenmiştir. Kültürel elitlerin sahip olduğu bu megalomani, devletin askeri gücüyle birleşerek bazı Batılıların deyimiyle Sovyet totalitarizmini oluşturmuştur.

Evrensellik Yanılsaması

Soğuk Savaş, tıpkı İkinci Dünya Savaşı gibi, özünde totaliterlik ile özgürlüğün değil kinci kolektivist-etnik milliyetçiliğin ve Batı kıskançlığının çatışmalarıydı. Böyle bir kin ancak Batı’nın tamamen utanç duyacağı bir duruma düşürülmesiyle tatmin edilebilirdi. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin çöküşünü özgür dünyanın totaliter dünya üzerindeki kesin zaferi olarak yorumlamak safça ve tehlikelidir. Gerçekte, Sovyetler Birliği’nin mağlubiyeti devasa, kinci bir askeri gücün milliyetçi hedeflerine ulaşmakta başarısız olmasından başka bir şey değildi. Dolayısıyla Rusya’nın yaralarını sardıktan sonra aynı hedeflere farklı yollardan ulaşmaya çalışacağı oldukça bariz olmalıydı. Soğuk Savaş’tan hiç kimse galip çıkamazdı.

Günümüzde yaşanan çatışmaların sebepleri, 20. Yüzyılın soğuk ya da sıcak savaşlarının sebepleriyle aynıdır. Bu çatışmalar için ne Donald Trump ne de Vladimir Putin sorumlu tutulabilir. Etnik milliyetçiliği besleyen aşağılık duygusu, kıskançlık ve tanınma ihtiyacını tetikleyen şey Batılı elitlerin kuruntulu düşünceleridir. Bu elitler, tarihten ders çıkaramayarak milliyetçiliği anlamayı reddederler, onun arkasındaki psikolojik dinamikleri görmezden gelirler ve tarihin büyük bir amacının olduğu yönündeki inanç üzerinden varoluşlarını temellendirmeye çalışırlar. Bu yanılsama öyle büyüktür ki, bu elit kesimin önde gelen bir üyesi olan Barack Obama Rusya’nın bir komşu ülkeyi işgal etmesini önemsiz ve nihayetinde kendi kendini düzeltecek bir olay olarak yorumlamıştır zira “21. Yüzyılda uluslararası hukuk ve uluslararası normlar bu şekilde işleyemez.”. Bütün bunlar olurken bir kesim ise koro halinde dünyadaki çatışmaların suçunu onun halefinin üzerine atmaktadır.

Translatio Imperii: Çin

Neyse ki Batılı kültürel elitlerin fantastik ideolojisi, dünya siyasetinde Batı’nın gücünü kaybetmesiyle yakın zamanda önemsiz hale gelecektir. Bu güç kendi arasında bölünmüş ve yalpalayan liberal demokrasilerin elinden kayacak ve birleşik, özgüvenli Çin’in eline geçecektir. Bunda Batılı elitlerin Batı karşıtı tutumlarının da payı vardır. Ancak her ne kadar Batılı liberal düzenin içten yaşayacağı patlamada elitlerin ideolojik takıntısının payı varsa da, yakında dünya hakimiyetine ulaşacak Çin’in önlenemez yükselişinde onların bir payı yoktur. Çin’in yükselişinin sebebi, milliyetçiliktir. Özellikle son otuz yılda milliyetçilik nihayet Çin’in devasa nüfusunda kök salmış ve uzun süredir uyuşuk halde bulunan bu insan yığınını rekabetçi, milliyetçi bir motivasyonla doldurmuştur. Uzun tarihinde Çin, ilk kez tüm dünyadan hak ettiği saygıyı görmeyi talep ediyor.

Ancak Çin, burada saydığımız diğer milletlerden farklı bir medeniyete ait. Rusya’nın ya da Arap ülkelerinin aksine Çin hiçbir zaman Batı’yı model olarak almadı. Batıyı kıskanmadığı için kendisini ona aşağı olarak da görmüyor. Kimliği kendi kendine yeter durumda iken, iç itibarı ise Batı’dan gelecek bir saygıya dayanmıyor. Dolayısıyla Batı’dan aldığı şeyleri özenle seçerek, yavaş süreçler sonucu alabiliyor. Ne özgürlük, ne de eşitlik Çin de büyük değer görmüyor, kardeşlik ise bunların yokluğunda mümkün oluyor. Çin milliyetçiliğinin getirdiği itibar ise “tüm insanların eşit yaratıldığı” varsayımına dayanmıyor. Çin’de milliyetçiliğin yükselişi günümüzün en önemli olayıdır. Bu olayla birlikte artık tarihte yeni bir sayfa açılıyor.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir