Hayır, Bilim Felsefenin Büyük Problemlerini Çözemeyecek – Julian Friedland

794 görüntülenme
22 dk okuma süresi
Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Kaynak metin: http://aphilosopher.drmcl.com/2020/01/15/no-science-wont-solve-the-great-problems-of-philosophy/

Yazar: Julian Friedland

Çevirmen: Ahmet Karaca

Hayır, Bilim Felsefenin Büyük Problemlerini Çözemeyecek

Yeniden ortaya çıkıyor gibi görünen popüler bir pozitivist düşünce çizgisi, bilimlerin paradigmatik bir değişimin eşiğinde olduğunu bildirmektedir. Bu değişim, bilim ve felsefeyi birleştirecek ve sonunda tüm büyük soru[n]ları bir defada ve herkes için cevaplayacaktır. Böyle sorular Nature dergisinde Philip Ball tarafından bilimin yüzleşmesi gereken sorular şeklinde dile getirilmiştir: Yaşam nedir? Bilinç nedir? İnsanları ayrı birer birey yapan nedir? Neden evrenimiz varlığımız için ince-ayarlanmış (fine-tuned) gibi duruyor? Her şey nasıl başladı? Şüphesiz bu tür sorular önemlidir ve gerçek şu ki bu sorular esasen felsefîdir. Demek ki, bu sorular zor bilimlerin (hard sciences) [yani genel anlamda biyoloji, kimya, fizik gibi doğal bilimlerin temel bilimlerin] gerektirdiği kesinlikten (exactness) uzaktırlar. Sonuç olarak, eğer onlar cevaplanabilse bile, en iyi ihtimalle sadece sınırlı bir ölçüde cevaplanabilir.

Şimdi, onları tek tek ele alalım.

Yaşam Nedir?

Böyle temel bir kavramı hâlâ tanımlamayı becerememiş olmamız şaşırtıcı gelebilir. Şu an, böyle bir alanı aramakla meşgulüz ve bulur bulmaz onu tanıyabileceğimizden eminiz ancak ne aradığımızı net bir şekilde kavramış değiliz. Fakat bu, Ball’ın düşündüğü gibi, bilimdeki herhangi bir başarısızlığın sonucu değildir. Bilakis,  yaşam kavramının, hepsini büyük ölçüde birleştiren kesin bir tanım bulabilmek için çok farklı şeyleri kapsamasından kaynaklanır. Sonuç olarak, bu sözde problem, büyük ölçüde kavramsaldır. Wittgenstein’ın otaya koyduğu gibi, bu tür kelimelerin anlamı basit bir şekilde, günlük kullanımlarının bir işlevidir. “Sayı” kavramının kesin bir tanımını henüz bulamamız matematiğin, ya da “oyun” kavramının kesin bir tanımını keşfetmemiş olmamızın ise sosyal bilimlerin başarısızlığı olup olmadığını da sorabiliriz. Wittgenstein’nın ifade ettiği gibi, böyle anlarda bu tür terimlerin tüm kullanımlarını birleştiren bazı özsel tanımların olması gerektiği fikri biziz büyüler. Bir grupta topladığımız tüm bu bileşenlerin arkasında gizli bir şey olduğunu [düşünürüz]; ama bu tam bir yanılsamadır. Tıpkı bazı oyunların eğlenmek, bazıların öldürmeyi amaçladığı  gibi son derece farklı oyunlar vardır. “Oyun [game]” kavramının kesin (precise) bir tanımı yoktur. 

Bu durumda, eğer “oynama(k) (play)” kelimesi eğlenceli bir şeyin tarifi değilse, onu nasıl kullanabileceğimizi merak edebiliriz.  Bunun cevabı savaş oyunları oynayabileceğimiz, bir piyeste oynayabileceğimiz, ateş ile oynayabileceğimizdir (1). Terimlerin yeni kullanımları, belirli seçeneklerin akla getirdiği ortak bağlamlardan ortaya çıkar. Bir boya kutusunu açmak için düz uçlu bir tornavidaya kullanabildiğimiz gibi, benzer bir şekilde bir aletin orijinal olarak tasarlanmadığı yeni bir kullanım buluruz. Sıradan terimlerin kullanımını bağlayan özsel bir özellik (essential trait) yoktur, bu yüzden bazı tornavidalar aslında her vidayı vidalayamaz, bazı kapılar açılmaz, bazı doktorlar bazılarını iyileştiremez ve Batı kanon’unun en büyük filozofu Sokrates, hiçbir şey bilmemekle bilinmeteydi.   

Benzer şekilde, “yaşam” kelimesinin anlamı, çok farklı türden şeylere işaret eder. Bir hücrenin yaşadığını söylemek; bir zihnin yaşadığını, bir canlı türünün yaşadığını, bir dilin yaşadığını veya bir mitin yaşadığını söylemekten çok daha farklıdır.  Ölü bir zihin veya dil tam olarak neye benzer? Ölü bir ağaç gibi gözlemlenebilirler mi? “Yaşam” gibi kelimeler esasen inceliklidirler ve kesin bir tanımdan uzak olan “insanlık” veya “kişilik” gibi kelimelere benzerler. Bundan dolayı bu, biyolojinin bir başarısızlığı değildir. Eğer bilimin bir gün bu cevapları keşfetmesini beklersek şüphesiz çok uzun bir süre bekleyeceğiz. 

Bilinç Nedir?

Bu sorunun gizemli yönü, gözlemlenebilir (observability) ve kesin olmasından kaynaklanır. Onu felsefi kılan şey öncelikle, kişisel özelliklerdeki benzerlik ve farklılıkların gözlemlenmesinin zorluğundan farklı olarak, fenomeni başlangıçta gözlemlenmenin zorluğundan gelir. Zihinsel durumlar birinci şahıs bakış açısına gömülmüş olduklarından  alenen gözlemlenemezler. Yani dikkatimizin nesnesi, dikkatin bizzat kendisidir. Bilinç araştırmasında sürdürmemiz gereken başkalarının davranışlarının gözlemleriyle birlikte kendi bireysel deneyimlerimizdir. İkinci olarak, “bilinç” ve “zihin” terimleri kesin tanımdan uzaktırlar çünkü bilinç-dışı kuramı, görüş körlüğü (aspect blindness) (2) ve rüya görme gibi değişen ve kafa karıştıran zihin dereceleri vardır. 

Sonuç olarak bilim; bilinci tamamen oluşturan bireysel deneyimleri fiziksel olarak açıklayabileceğinden daha fazla fiziksel olarak açıklayamaz. Sanki tiksinmenin, erdemin ya da ne tür bir çayın tadının iyi olduğunu, fiziksel olarak açıklayabilirmiş gibi. 

            Yine de, şu an Philip Goff’un da dahil olduğunu panpsişist (3) bir kalabalığa katılan bir çok kişi, bu felsefi kuramın bir bilinç bilimi geliştirmeye doğru bir atılım yolu sunduğunu ifade ediyorlar.  Bu, tüm maddelerin aslında zihinsel olduğu ve temel parçacıkların bile bazen bir tür öznelik olarak adlandırılan “küçük bir bilinç unsuruna” sahip olduğu fikridir. Bununla birlikte bu yaklaşım sürdürülürken, aslında test edilmez olduğunu fakat yine de en iyi açıklamayı çıkarsayarak gerekçelendirdiğini savunur — her ne kadar bunun neden böyle olduğu konusunda hiçbir argüman sunmasa da. Belirme özelliği (emergent property) pozisyonunun neden daha iyi bir açıklama değilse, aynı derece de sunulamayacağı  açık değildir. Her halükârda, bazı yaygın bilimsel teorilerin başlangıçta test edilemediği doğrudur, —Darwinizm bariz bir örnektir— buna rağmen, teori şimdi DNA düzeyinde kesin bir biçimde kanıtlanmıştır, Neandertallerle başlayan ve çok daha ötesine uzanan, ortak atalarımızla olan bağlantımızı kesin olarak göstermektedir. Bununla birlikte, Darwin’in teorisini her şeye rağmen ilk pekiştiren şey, yalnızca büyük bir açıklayıcı güce sahip olması değil aynı zamanda fosil kayıtlarının potansiyel bir doğrulama sunmasıdır. Ne yazık ki, panpişizm de dahil olmak üzere hiçbir bilinç teorisi henüz nasıl doğrulanabileceğini açıkça belirtmemiştir. 

Bireyleri kendi yapan nedir? 

Kişisel kimlik (personal identity) —bilimsel değil—felsefi bir kavramdır. Tek yumurta ikizleri aynı kişiler midir? Hem evet hem hayır. Bugün beş yaşında iken olduğum kişiyle aynı kişi miyim? Bazı yönlerden evet, birçok yönden ise hayır. Eğer şimdi o zaman olduğumdan farklıysam, bunu belirlemek için farklılıkları ve benzerlikleri gözlemleyebilir miyiz? Bazı nitelikler diğerlerinden daha mı önemlidir? Neden öyledir ya da neden değildir? Dahası, söz konusu kavram kesin bir tanımdan uzak olan “kimlik (identity)” ve “kişilik (personhood)” terimlerinden oluşur. Kişisel kimlik sorusuna bilimin cevap verebileceği düşüncesi, sorunun felsefi derinliklerinin farkında olma eksikliğinin açığa vurulmasıdır.

Neden evrenimiz varlığımız için ince-ayarlanmış gibi duruyor? 

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu sorunun tam olarak ne anlama geldiğinden emin değilim. Her şeyi özellikle bizim için ayarlayan akıllı bir tasarımcının varlığını varsaymak, arabayı atın önüne sürmektir. Gerçek şu ki, evren varlığımız için ince-ayarlanmamıştır. Biz ona göre ince-ayarlandık. Evrende, varlığımız için açık bir şekilde ince-ayarlanmış görünen bu büyülenmiş şaşkınlığımızın panzehri, evreni varlığımız için ince ayarlanmamış olduğunda nasıl görünebileceğini hayal etmeye çalışmaktır. Bunun tamamen inkânsız olduğunu fark ettikten sonra, başlattığımız sorunun aynı zamanda mükemmel bir saçmalık olduğunu da keşfederiz. 

Her şey nasıl başladı?

Bu kesinlikle ne derin metafizik paradokstur. Bu, “Her şey neden var oldu?” sorusuna benzer bir sorudur. Buna cevap vermeye çalışmak, Augustinusçu totolojiye göre, hiçlikten hiçliğin geldiği sonsuz bir gerilemeyi başlatmaktır. Bu nedenle kendiliğinden aksiyomatik olarak cevapsızdır. Teorik fizikçi Roger Penrose bundan dolayı muhtemelen bu soruya en iyi cevabı cevabı vermiştir: Asla bir başlangıç yoktu ve asla bir son da olmayacak. Evren basit bir biçimde çöker ve ebediyet diye adlandırdığımız bu sonsuz dizide karadelikler aracılığıyla yeniden doğar. Elbette,  başlangıcı olmayan herhangi bir şeyin fikri, mantıksal duyarlılıklarımızı rahatsız ettiği için, tamamen tatmin edici bir cevap değildir. Fakat bir çeşit mücizevi başlangıcı varsayacak bir alternatif de, daha az sorunlu değildir. Sonsuzluğun bir yönde tıkır tıkır devam edebilmesi durumundan, diğer tarafta da bu şekilde genişlenebilir olduğu göz önüne alındığında, tartışılabilir olması daha fazladır. Her halükârda, bilimin sadece metafiziksel bir soruyu değil, paradoksal bir soruyu cevaplamasını beklemek, gerçekten mucizeler beklemektir. Bu Donald Hoffman’ı evrimin bizi gerçekliği olduğu gibi algılamaya karşı uyarladığını iddia etmesini engelleyemez. Bu iyi olsa da —ve burada deneyimimizden önce, kendinde-şeyi bilemeyeceğimizi iddia eden Kant ile bir iyi bir ortaklığa sahiptir— , yine de o, evrenin aslında nasıl meydana çıktığını ortaya koymak için saf matematikle bu ufkun ötesine geçebileceğimizi iddia etmeye devam eder. Buradaki problem,  ilk öncülünün sonucunu çürütmesidir çünkü muhtemelen matematik de aynı evrimsel öykünün bir parçasıdır. Bu George Lakoff’un Where Mathematics Come From kitabına aksetmiş bir diğer Wittgenstein’cı meseledir ve aynı zamanda revaçta olan bir tabirle simülasyon-olarak-evren teorisinin kendisini çürütmesidir; çünkü eğer bir simülasyonsa olduğumuzu anlayabilirsek ve bunu kanıtlayabilmemiz imkân dahilinde olsaydı, o zaman gerçekliğin gerçek bir parçasını yakalamaz mıydık? Tıpkı Descartes ve Wittgenstein’ın gösterdiği gibi, her birimiz varlığımızı bilmek için bilişsel araçlara sahibiz ve bunlar sayesinde önyükleme (boot) yapacak başka şeylerde de emin olabiliriz. Bununla birlikte, ne kadar bilim tarafından informe edilmiş olsa da, tam anlamıyla  felsefi bir konu olmaya devam etmektedir. 

            Netice itibariyle, bu tür varoluşsal soruları önemli kılan, bir gün cevaplanabilecek olmaları değildir. [Bu sorular] bizi onları sormanın gerçekten ne demek olduğunu daha iyi anlamaya iterler ve sonunda Ball da onları böyle yorumluyor gibi görünüyor. Kendisi ve yeni-pozitivistlerin görmezden geldiği gibi görünen şey, bu tür soruların sadece felsefi olduğu ve bu nedenle bilimsel olarak doğru bir şekilde dilegetirilemeyeceğidir. 

(1) Yazar burada farklı örnekler veriyor ancak Türkçeye uyması adına örnekleri değiştirdim –ç.n.

(2) Wittgenstein’a atıfla söylenen bir kavramdır. Bir kişinin bir durumu farklı bakış açılarıyla görememesine işâret eder. Daha fazla bilgi için bkz. Felsefi Soruşturmalar ve https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/j.1467-9205.2009.01382.x –ç.n.(3) Zihin felsefesinde, ne kadar küçük olursa olsun her türlü maddi unsurun bilinci olduğuna dair felsefi bir görüştür. Daha fazla okuma için bkz. https://plato.stanford.edu/entries/panpsychism/https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/750755 –ç.n.

2 Comments

  1. Pek iddialı bir önerme.

    Katılmıyorum. Bilim her konuyu izah edebilir, yeter ki gerekli teknolojiye ve öncül bilgilere sahip olsun. Sadece zaman meselesi.

    Burada bilim adamlarının bir kısmının felsefeyi hor görmesi sebebiyle bir kontra atak çıkarma çabası olmasın?

    • Merhaba, yorumunuzu görünce fikrimi beyan etmek istedim.
      Aslında Bilim Felsefesi’nin etraflıca hazmedilmesi bu metinde geçenleri doğrulayacak niteliktedir. Bilim her konuyu izah edemez. Bir vakanın “nasıl”lığını bize anlatır. Yani “dünya, evren, hayat nasıl var oldu ?” sorularının muhatabı bilimdir. Lakin “niçin” veya “niye” sorularına bilim cevap veremez, zira bu sorular bilimin konusu içine girmez. Bu sorular felsefenin alanına girer. Buna ilaveten bilimsel bir araştırmaya başlamanın kendisi bilimsel değildir, felsefe yolu ile başlanır. Bütün bilimlerin felsefeden doğması da bunun bir nevi izahı olmaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Evrenin Tanrıya İhtiyacı Var Mı? – Sean Carroll

Önceki Makale

Uzayzaman, Görelilik ve Geometri – Keremcan Doğan