/

Tikelci-Evrimsel Anlam Kuramı ve Değerlendirmesi – Ahmet Karaca

368 görüntülenme
96 dk okuma süresi
Ahmet Karaca

Ahmet Karaca

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun olmuştur. Halihazırda İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde Felsefe yüksek lisans öğrencisidir. Başlıca ilgi alanları analitik dil, din ve varlık felsefesi, son dönemlerde ise özellikle fenomenoloji ve hermeneutik. Felsefe dışında ilgi alanları minimalist ve poetik sinema ile ve garip şiiridir.

Tikelci-Evrimsel Anlam Kuramı ve Değerlendirmesi

Ahmet Karaca

Mevcut çalışmada; “anlam nedir?” sorusu etrafında, Denkel’in Tikelci-Evrimsel Anlam Kuramı, ontolojik öncülleri itibariyle ele alınacak ve ontolojik belirlenemezlik fikri açısından bir eleştirel değerlendirmesi yapılacaktır. Bu çerçevede, Denkel’in anlam ve dolayısıyla dil ve iletişim kuramı temel düzeyde özetlenecek ve sonrasında Quine’ın görüşleri açısından Denkel’in kuramı değerlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar— Anlam, Zihinsel Anlam Kuramı, Nesnelci Anlam Kuramı, Belirlenemezlik

İçindekiler

I           Temel Anlam Görüşleri                                                                                              §2

II         Denkel Ontolojisi: Form-tipi ve Form-örneği                                                            §4

III        Tikelci-Evrimsel Anlam Kuramı                                                                                §6

IV        Sonuç Yerine: Tikelci Görüş ve Müze Miti                                                               §20

Analitik-Semantik felsefe geleneği içerisinde birbirinden farklı, kimi zaman birbirine tezatlık niteliği taşıyabilen, birçok anlam kuramı ortaya çıkmıştır. Frege’nin anlam (Sinn) ve gönderim (Bedeutung) arasında yapmış olduğu ayrım bu kuramların başlatıcı ve ilk muharriki olarak okunabilir. Frege’den günümüze kadar bu gelenek içerisinde felsefe yapmayı tercih eden Russell, Wittgenstein, Quine, Kripke vb. birçok filozof kendilerine has bir anlam görüşü veyahut kuramı geliştirmiştir.  Arda Denkel de bu geleneğe intisab etmiş düşünülerinden biri olarak bu gelenek içerisinde özellikle post-analitik filozofların, (f.m.[1], Quine, Grice, Drestke ve Chomsky) kuramlarından hareketle kendi anlam kuramını oluşturmuştur. Denkel’in kuramı iki temel kısma ayırılabilir. İlki anlamın fiziksel ve zihinsel yönüyle ele aldığı ontolojik-semantik boyut, ikincisi ise onun evrimsel bir gelişime cihetiyle incelediği dilbilimsel-evrimsel boyut. Bu metinde, Denkel’in Anlam ve Nedensellik (1996) adlı eserinde ortaya koyduğu anlam kuramının ontolojik-semantik yönünün bir panoraması çizilmeye çalışılmıştır. Denkel’ın kuramını, kendi temel tezlerinden hareketle tikelci-evrimsel anlam kuramıolarak adlandırdık. 

I        Temel Anlam Görüşleri

Denkel kendi argümanına geçmeden önce, 20. asırdaki temel anlam görüşlerini kısa bir biçimde serimler. Bu görüşlerin temel hedefi esasen “semantik büyüdeki”[2] zenginlik ve gücü ortaya koymak veyahut bu büyünün nedenlerini açıklamak olmuştur. Bizim belirleyebildiğimiz kadarıyla Denkel beş grup altında toparlanabilecek bir takım anlam kuramı betimlemektedir. İlki Zihinselci[3] Anlam Kuramı (ZAK) olarak adlandırılabilecek görüştür. Bu görüşe göre, anlam zihinsel bir nesnedir ve kişiye özel (private) olabilmektedir.[4] Bu doğrultuda Denkel kendi kuracağı argümanın temel bir ilkesini bu görüşün bir savından edinir:

[1]   Eğer zihinler olmasaydı, denebilir, anlamlar da olamazdı. Herhangi bir şeyin belli bir anlama gelebilmesi için, onu o şekide değerlendirmeye olanak verecek bir yapı gerekiyor. Böylesi yapılara örnek olarak, insanlardaki anlık dediğimiz şeyi, hayvanlarda da bunun daha ilkel biçimlerini düşünebiliriz.[5]

O halde anlam için bir mekân, e.d. (eş deyişle), ona olanak verecek bir yapı gerekmektedir. Bu yapı ise zihindir; fakat, bu görüşün birçok doğru noktası olsa da, Denkel açısından anlam özel olamayacağından ve tümüyle zihinsel bir varlık olmadığından ötürü bu görüşü tümüyle kabul etmek mümkün değildir. Denkel açısından zihin, beyin üzerine temellenen ve ona bağımlı fizyolojik bir yapıdır.[6]

Anlama dair bir diğer alternatif, Nesnelci Anlam Kuramı (NAK)’dır. Bu görüş açısından anlam tek tek zihinleri aşar ve onlardaki içeriklerin “ortak” olarak kucaklayan “nesnel” bir niteliği sahiptir.[7] Sözcüklerimiz bizim dışımızdaki nesneleri adlandırır. İlgili sözcüklerle dilin kurallarına uygun tümceler kurduğumuzda ve kullandığımızda bu adların karşılığı olan şeyleri birleştiren anlamlar elde ederiz; f.m. (farz-ı misal), “Galata Kulesi” dediğimizde, Karaköy’deki görkemli yapıyı kastederiz. Bu durumda anlam; sözcük ve nesne arasında bulunan bağlantıyla ortaya çıkmaktadır. Sözcüklerin çağrıştırdığı zihinsel içerik ise ikincil bir öneme sahiptir.[8]  Zihinden zihne taşınan düşünce içeriği belki bir başkasının zihninde oluşturularak, bu düşünce oraya taşınıyor ama taşıyıcı görevi yapan şeyler zihinsel varlıklar değildir. Burada asıl görevi, sözcüklerin kendileriyle bağlantılı oldukları, yani sözcüklerin adlandırdığı şeyler yapmaktadır; sözgelimi, özel adlar nesnelerini doğrudan adlandırır;[9] fakat, dilde yalnızca özel adlar yoktur, aynı zamanda sıfatlar, tür adları, fiiller ve genel terimler de vardır. Bu açından NAK, tikellerin yanında tümellerin varlıklarını gerekli kılmakta ve yeni bir varlık alanın gerektirmektedir.[10]

NAK, 20. asırda analitik-semantik gelenek içerisinde iki temel eleştiri almıştır ve bu eleştiriler onun felsefe alanın dışına itilmesine sebep olmuştur: a) Wittgenstein ve dil felsefecilerinin eleştirileri, b) Quine ve Goodman gibi adcı felsefecilerin eleştirine koşut olarak mantıksal pozitivistlerin destekleyici eleştirileri.[11]

Anlama yönelik üçüncü görüş, Ortamsal Anlam Kuramı (OAK) olarak adlandırılabilir. Bu görüşün farklı biçimleri vardır. Denkel iki biçimden bahsetmektedir. İlkine göre anlam, üretildiği fiziksel ortam ile özdeştir yaklaşımdır, diğeri ise anlamı davranışsal tepki veya tepki eğilimi ile özdeş tutmuştur.[12]

Denkel’in anlama yönelik açıkladığı dördüncü görüş indirgemeyi merkeze alan İndirgeme Kuramları (İK) olarak ifade edilebilecek görüşlerdir. Bunlarından ilki anlamı kullanım ile özdeş sayarken, bir diğer indirgeme görüşü anlamı dilin bütünselliği içerisinde ortaya çıkabilen doğruluk ile özdeş kabul eden yaklaşımdır.[13]

Ele alınan beşinci ve son görüş ise özellikle Quine’ın yaklaşımının merkeze alındığı Olumsuz Tutum Kuramı (OTK) şeklinde dile getirilebilecek görüştür. Bu görüş anlamı ve dolayısıyla anlam kuramlarını, f.m. ZAK, NAK, OAK ve İK, tümüyle reddederek yaklaşımlarına karşı çıkan bir yaklaşımdır. Burada dile getirilen görüş özellikle Quine’ın ontolojik belirlenemezlik şeklinde ifade ettiği görüştür.[14]

Denkel’in TEAK’sı OTG ile doğrudan bir karşıtlık içerisindedir ve Denkel bu olumsuz anlam görüşünü eleştirmektedir. Hatta neredeyse birebir bir zıtlık içerisindedir. Biz Denkel’in eleştirilerinin yeterince “güçlü” olmadığını ve hatta tam tersine Quine-Davidson OTG hattının geleneksel anlam anlayışına eleştirilerinin güçlü olduğunu düşünmekteyiz. Öncelikle Denkel’in kuramını serimleyelim ve sonrasında onun OTG açısından neden geçerli olmadığını görelim.

II      Denkel Ontolojisi: Form-tipi ve Form Özdeşliği

Denkel’in cevaplamaya çalıştığı temel soru anlamın ne olduğu sorusudur. Bu doğrultuda ontolojik bir anlam kuramı ortaya koyar. NAK ve ZAK’ın temel eksiklerini ve doğrularını ortaya koyduktan sonra her iki kuramın bir tür sentezini yapar. Denkel açısından ZAK anlamı özel (private) olarak gördüğünden hatalıdır;[15] zira, anlam özel olamaz. NAK ise anlamı bütünüyle zihinden bağımsız gördüğü için hatalıdır; çünkü, anlam dediğimiz şeyin zihinsel boyutu göz ardı edilemez.[16] Denkel ise Locke ve Grice’ın kuramlarından hareketle anlamı dışsallaştırıp doğallaştırılmış bir anlam kuramı geliştirmeye çalışır.[17]

            Kuramın temel özelliklerine geçmeden önce bahsetmemiz gereken bir ayrım vardır. Birçok analitik filozofun kendi alet çantasında sürekli kullanmak üzere başvurduğu bu ayrım tip-örneklem ayrımıdır. Öyle anlaşılmaktadır ki, Denkel bu ayrımın bilindiğini varsaydığı için ilgili ayrımı anlatma gereği duymamıştır. Tespit edebildiğimize göre, Nesne ve Doğası ile Anlam ve Nedensellik’te kitabında, bu ayrım, Denkel’in felsefesi açısından çok merkezi bir konumda bulunmakta, hatta kendi kuramını bu ayrım üzerinden oluşturmaktadır. C. S. Pierce tarafından ortaya konulan bu ayrım aynı gibi görünen ama özünde ontolojik olarak farklı olan iki şeyi ayırt etmekte kullanılır; f.m., 

  • İki öğrenci aynı anda “aynı” kalemi kullanıyordu. 

İki öğrencinin aynı kalemi kullanamayacağını biliriz; dolayısıyla burada kastedilen iki öğrencinin ortak olarak kullandıkları kalem türüdür. İki farkı kalem olmasına rağmen iki farklı nesneyi “aynı” şeklinde tanımlamamızı sağlayan bir yapı söz konusudur.[18] İşte burada tek tek öğrencilerin kullandıkları kalemler örneklem, “aynı” sözcüğü ile ifade edilen ortak kalem ise tiptir. Şimdi Denkel’in hareket ettiği ontolojik zeminden bahsedebiliriz. Nesne ve Doğası (1986)adlı eserinde nesne-dil-değişim ilişkisine kısaca değinir. Denkel’in ontolojik görüşü dil görüşü ve anlam kuramı açısından önemli olduğundan kısaca değinelim.

Denkel’e göre varlığı ele alırken değişim ve nesne-olay ilişkileri göz önünde bulundurulmalıdır. Kalıcı nesnedeki zaman akışı şüphesiz özelliklerle ilgilidir. Nasıl oluyor da özellikleri yitirip giden bir nesne hala kalıcılığını sürdürebilmektedir? Özdeşlik ölçütümüz nedir?

Bu konuda iki görüş vardır. Nesnenin uzamsal bir araya geliş biçimi kalıcılığı belirler. Bu bakımdan merkezde olan formdur. Bir diğer görüş ise uzaysal bölümün özdeş kalışıyla ilgilidir.[19] Peki bu özdeşlik için yeterli midir? Evren özdeksel parçalar, canlı yaratıklar ve yapay nesnelerden oluşmaktadır. Örneğin yapay nesneler zaman içi özdeşlikleri bakımından ele alınırlarsa, özdeşlik için gerekli olanın özdeksel içerikteki dereceli değişimdir. Bu ise nesnenin formunun ve uzay-zamandaki sürekliliğinin korunması ile ilgilidir. Bu durumda ya yeni bir nesne ortaya çıkar e.d., uzay zamanda kopukluk olur ya da dereceli bir değişim olur ve uzay-zamanda kopukluk olmaz. 

Uzay-zaman ve form sürekliliğinin yitimi ise iki şekilde olmaktadır. Ya özdeksel içerik yok olur ya da nesne dağılır. Nesne-dil ilişkisi ise tam olarak burada başlar.[20] Uzay-zamanda yok olan ya da yeni bir biçimde ortaya çıkan veyahut yok olup tekrar var olan nesne dilsel olarak nasıl ifâde edilmektedir? Sözgelimi evrende aynı yapıda ve özellikte olan iki nesne düşünelim. Bunların dildeki ifâdesi nasıl olmaktadır? Ontolojik olarak bir fark ortaya konulması gerekir ki dilsel olarak da bir fark olabilsin. Tam bu noktada Denkel form örneği özdeşliği ve form tipi özdeşliği ayrımına gider. Form-tipi özdeşliği, parçaları aynı düzen, plan, tasarım, yapı veya mantık ilkesine göre birleştirilip yerleştirilmiş nesneler arasındaki ilişkidir.[21]

Denkel bir niteliğin, ilkesel anlamda olsa bile, tikel nesneden bağımsız bir soyut tikel olarak var olamayacağına inanır.[22] Nitelikler, bir nesnenin başka nesnelerinkiyle benzeşen so- mut ve tikel yönleridir. Bir nesnenin özellikleri yalnızca niteliklerinden oluşmaz. Bunlar arasında ilişkisel özellikler önemle yer alır. İlişkisel özellikler arasında uzaysal ve zamansal ilişkiler de var.[23]

Uzaysal ve zamansal özellikler uzay ve zamanda kaplanılan yer ya da konumla özdeş kavramlar, özdeş ilkeler değildir. Bir nesnenin uzaysal ve zamansal özellikleri, onun konumunu verir; ancak özellikler nesneye bağımlı ilkelerken, konum bağımsız ve nesneldir. Uzaysal ve zamansal özellikler konumu verdiklerinden, öz-belirlemeye ve kişileştirmeye araç olabilirler. Bunlar bağımsız anlamda bir bireyleşim ilkesi değildirler.[24]

Bir nesnenin uzaysal-zamansal özellikleri onun tözü değil, töz zaten özelliklere indirgenemez; ancak bu iki özellik tözü vermektedir. Uzaysal-zamansal özellikler, konumu verdikleri gibi, yeterince ayrıntıyla belirlendiklerinde, nesnenin formunu da verirler. Formu oluşturan en temel öge olarak biçim, nesnenin dış sınırıdır. Nesnenin, uzayda bulunmadığı noktalara karşı, uzayda kapladığı noktaları saptamak uzamını saptar. Bu nedenle konumu belirlemek, zorunlu olarak uzamı belirlemektir.[25]

Uzam, genel ve örneklenmemiş anlamda düşünüldüğünde soyuttur. Uzamı somutluğa yaklaştıran ilk koşul, onu bir forma dönüştürmektir. Formu bir konuma yerleştirdiğimizde ise form-tipini form- örneğine dönüştürür, belirli bir tikel form elde edilmektedir. Belirli bir zaman söz konusu olduğunda, form örneği birden çok sayıda olamaz. Belirli bir zamanda birden çok olan aynı form, bir form-tipidir; form-örneği, tikel nesneyi evrenin geri kalanı içinde bireyleştirir. Konum uzayda kaplanılan yeri ve dolayısıyla uzam ile onun belirli bir sınırları olan formu içerir. Form kendi başına konumu içermez. Formun içerdiği, belirli bir nitelikler bir aradalığıdır[26]

III     Tikelci-Evrimsel Anlam Kuramı (TEAK)

Tümeller tartışması ele alındığında birbiriyle çarpışan iki temel görüşten bahsetmek olanaklıdır: gerçekçilik ve kavramcılık. Platon, Aristoteles, Russell vb. birçok savunucusu olan ilk görüşe göre uzay ve zamanda kendini yineleyen nitelikler vardır ve bunlar doğrudan gerçeklikte bulunurlar; f.m., bir kalemin sarılığı, bir kâğıdın sarılığı veyahut bir elbisenin sarılığı dediğimizde gerçeklikte tekrar eden bir özellikten bahsetmiş olmaktayız. Bu durumda, “sarılık” niteliği kendisini farklı nesnelerde örneklendirmektedir.

Bunun tersine, tikel anlamda var olmak ise bir niteliğin yalnızca bir yerde var olması demektir.  Nesne ve nitelik örnekleri tikeldirler; fakat nitelik tipleri aynı anda birden çok yerde var olabilmektedir. Bu varolma türüne genel varlık ya da tümel denmektedir.[27] Tümeller görüşünü örneklemek adına Russell’ın tümeller anlayışını kısaca açıklayalım.

Russell, Felsefenin Sorunları’nda demet kuramı olarak da adlandırılan ve niteliklerin aynı anda biraradalığı (conpresence) sahip olduğu bir görüş savunur. Russell kuramını kendi epistemolojisi üzerine dayandırır[28]; öyle ki, Russell’a göre bilmenin iki anlamı vardır: 

(i) Doğrunun bilgisi: Birinci anlamıyla bilmek, kesin bilgi ve inançlarımıza yani yargı denilen şeye uygulanır. 

(ii) Şeylerin bilgisi: Bu ikinci anlamıyla bilmek ise bizdeki şeylerin bilgisine uygulanır ki buna tanımak denebilir. Duyu-verilerini bilişimiz bu anlamdadır.[29]

Bu doğrultuda, şeylerin bilgisini ise iki türe ayırır Russell:

(a) Tanıma vasıtasıyla bilgi: Doğrunun bilinmesinden daha önemsizdir ve insan varlıklarının şeyler üzerinde hiçbir şey bilmeden onları tanıdığını kabul etmektir. Doğrunun bilgisinden mantıksal olarak bağımsızdır.[30] Bu anlamda tanıma/tanışıklık ile kastedilen çıkarım sürece ve doğru bilgisinin aracılığı olmadan bir şeyin varlığından haberdar olmak demektir. Sözgelimi, masanın yanındayken masanın görünüşünü oluşturan duyu-verilerini e.d. rengini, şeklini, sertliğini vb. tanıyoruz; bütün bunlara dolaysız olarak erişiyoruz, dolaysız olarak bilgi ediniyoruz.[31] Doğrudan tanışık olabildiğimiz şeyler ise duyu verileri ve soyut ideler veyahut bazı tümellerdir. Yalnızca bunlara dair tanıma yoluyla bilgi sahibi olabiliriz.[32]

            Şeyleri betimleme aracılığıyla bilmek her zaman bir doğrunun bilgisini gerektirir e.d. doğrudan tanışık olduğumuz duyu verileri ve tümellerin dolayımı ile dış dünyanın nesneleri hakkında bilgi sahibi oluruz; f.m., karşımızda duran yeşil bir topu doğrudan deneyimleyemeyiz. Duyu verisi aracılığıyla toptaki yeşilliği algılar ve bu yeşilliği taşıyan diğer nesneleri görmeye başlar başlamaz ortak bir noktayı soyutlayarak bir yeşillik tümeli ulaşırız.

(b) Betimleme vasıtasıyla bilgi: Dış dünyanın bilgisi ise doğrudan değil dolaylıdır. Duyu verisi ve tümeller aracılığıyla ulaştığımız dış dünyanın bilgisi, betimleme ve dolayısıyla dil dolayımı ile ifade edilir. Yeşil topun betimlenişi için daha önce söylediğimiz duyu verisi ve ulaştığımız tümellikleri kullanmamız gerekir.[33]

O halde buna göre tümeller duyu verilerinden soyutlanır. Böylece res post universalia (şeylerden sonra tümeller)diyebileceğimiz bir görüşü savunur Russell[34]; f.m., “beyaz” niteliğini sürekli nesnelerde görürüz ve bir zaman sonra bu niteliği tek tek nesnelerden gördükten sonra ayırt ederiz. Bundan dolayı Russell’ın tümeller görüşü onun epistemolojisine ciddi bir biçimde bağlıdır.

Gerçekçiliğin tam aksine kavramcılık, niteliklerin gerçek değil zihnimizin bir ürünü olduklarını öne sürmektedir. Denkel’in de içinde bulunduğu bu görüş açısından, nesnel olduğu söylenebilecek yegâne nitelikler, tek tek nesnelerde örneklenen niteliklerdir.[35] Bir kavramcı açısından gerçekçi yanılmaktadır; zira, bu nitelikler gerçekte var olan şeyler değil bizim kendi kavramlarımızı gerçekliğe yansıtmamızdan ibarettir. Evren yalnızca tikel varlıklardan oluşur. Varlık alanında sarılık yoktur, tek tek sarı örnekleri vardır ve biz bu sarılık örneklerinin birbirine benzetiriz bundan dolayı dünyada var olan benzerlikler dolayısıyla zihnimde oluşan bir görünüm var.[36] İki farklı renk arasında bir benzerlik olduğu gibi mavi ve yeşil arasında da bir çeşit benzerlikten bahsetmek olanaklıdır. Demek ki yakın benzerlik ve uzak benzerlikler söz konusudur. Buna karşın bir diğer önemli husus tam benzerlik ile özdeşlik arasındaki farktır. Bir mavi topu iki parçaya ayırdığımızda elde ettiğimiz iki farklı mavi parça esasen aynı yahut özdeş bir niteliğe sahip değildir, burada söz konusu olan tam benzerliktir; fakat öyle ki bu tür bir tam benzerliğe yalnızca yapay ortamlarda rastlanmaktadır, doğal ortamlarda bu tür bir benzerliğe rastlayamıyoruz.[37] Denkel’e göre zihnimiz doğadaki benzerlikleri anlayışımızı düzene sokmak adına onları kavramsallaştırmaktadır. Bu kavramlar tümeldir fakat birer kavram olmaları itibariyle bunlar bizatihi öznel ve zihinseldir. Bu tür bir görüşün ilk savunucularından biri John Locke’tur ve Denkel kendi kuramını bu tür bir tikelci görüşe dayandırmaktadır.  

Ö1. Tüm gerçeklik tikellerden oluşur. 


Denkel’e göre yalın nitelikler uzay ve zaman içine dağılan benzerleriyle birlikte var olmaktadırlar. Bunun yanı sıra, düzenle birleşmiş nitelikler ise benzer nitelik birleşimleriyle birlikte var olmaktadırlar.[38] İşte Denkel, bileşik nitelikler arasındaki benzerliklerin dayandıkları bu ilkeyi açıklamak adına Armstrong’un yapısal nitelikler kavramına başvurmaktadır.  Armstrong açısından yapısal bir benzerlik nesnelerin taşıdıkları nitelik bileşimlerinin birbirine benzemesidir e.d. belli sayıdaki yalın öğeler zaman boyutunda belli uzaysal düzen içinde bir arada bulunurlar.[39]

Ö2. Tikel varlık alanında yer alan yapısal nitelikler, gözlemlediğimiz evrenin yapısını oluştururlar.

Denkel açısından iletişim anlamın görüldüğü deneysel kısmıdır ve bu kısım anlamın başlıca ortamını oluşturur. Denkel’in kuramını daha iyi anlamak adına onun iletişim kavramı üzerine Anlatma ve Anlama: İnsan İletişimi Üzerine Bir Felsefe Araştırması (1981) eserinde yapmış olduğu analizden kısaca bahsedelim.

Canlılar; durum, istek ve ihtiyaçlarını bildirmek için birbirlerine mesajlar gönderirler. Denkel, bu basit tarzda iletişime çekirdek iletişim olayı adını vermektedir. İletişim kavramının ve olgusunun kavranması bu olayın anlaşılması ile mümkündür. Peki çekirdek iletişim olayı nasıl meydana gelir? İletişime dahil olan kişilerin söyleyen ve dinleyen olarak sahip olduğu iletişim rolleri vardır. İletişim, herhangi iki kişinin bu rolleri paylaşıp, rollerin gereğini yerine getirdikleri bir “ortam”da doğar. İletişim devam ettikçe bu roller değişir. Eğer söyleyenin dile getirdiği ve dinleyenin duyumsadığı kabaca aynı ise iletişim “başarılı” olmuştur.[40]

Bir iletişimde sabit olan üç yön bulunur; (i) Söyleyen, (ii) Dinleyen, (iii) Mesaj (e.d., aktarılan düşünce). Dil ile iletişim arasındaki bağıntıyı ele alan görüşler şu şekilde ifade edilebilir:

(i) Dilin temel görevi veya işlevi iletişimdir ve bu doğrultuda ortaya çıkmıştır. Bu Denkel’in savunduğu en temel görüşlerden biridir. Her ne kadar onun farklı şekillede kullanımı olsa da asıl amacı iletişimdir.[41]

(ii) Dilin temel işlevi iletişim değildir ve iletişim dilin işlevlerinden sadece biridir. Frege, Wittgenstein, Chomsky, Davidson, Austin, Grice, Strawson ve ruhbilim alanında çalışan araştırmacılar bu görüşü savunmaktadır.[42]

İnsan iletişimi dil ve dil dışı olmak üzere iki şekilde ortaya çıkar. Dil dışı iletişim, hayvan türleri arasında oldukça yaygındır ve onların bir mesajı iletmekte kullandıkları imleme tarzlarının, insanların kullandıkları imleme tarzları ile bir süreklilik gösterdiği çeşitli incelemer tarafından tarafından saptanmıştır. Hayvansal iletişimsel imlemenin niyet davranışlar ve kendiliğinden davranışlar gibi köklerden türediği belirtilmiştir.[43]

İnsan iletişiminin, dil ya da dil dışı olsun, hayvan iletişiminden ayrılan bir yönü bulunmaktadır; f.m., insanlar ilettiklerini belirli bir amaçla yani bilerek, niyetlenerek ve istemli olarak yaparken hayvanlar kendiliğinden e.d., spontane ve istemsizce yaparlar. Bir diğer ayrım ise Grice’ın doğal ve yapay anlamlar adını verdiği kavramsallaştırmasına dayanır. Bu ayrıma göre yapay anlam, insan iletişimini belirleyen olguyu tasvir ederken; doğal anlam ise bunun dışında, hayvan iletişimi de dahil diğer iletişimleri kapsar. Doğal anlam; anlamında bir değişiklik olmadan anlam taşıyanı bir olgu gibi gösterebilen, istemsiz ve “x ile y denmek isteniyordu” şekline çevrilemeyen iletişimi ifâde eder. Doğal ve yapay anlam koşut olarak doğal ve yapay iletişim kesin olarak birbirinden ayrılmazlar ve birinden diğerine dereceli bir görüş spektrumu sergilerler.[44]

İletişimin mesaj, anlatma vanlama olmak üzere üç temel unsuru vardır. Mesaj, ruhsal durumlar da dahil; korku, inanç, kızgınlık, dilek ve istekler gibi geniş bir yayım gösteren her türlü düşünsel işlevin belirli bir tarzda aktarılmasıdır. İletişimde aktarılan her türden düşünsel içerik, düşüncedir. Mesaj ise aktarılan düşüncedir. Eğer mesaj, düşünceye indirgenecekse karşılaşılan sorun dil ve düşünce ilişkisi sorunudur; dolayısıyla “mesaj”ın tanımı bizi zorunlu olarak dil ve düşünce arasındaki ilişkiye götürecektir. Bu bakımdan “Düşünceyi yürütmede dil ne ölçüde gereklidir veya düşünebilmek için bir dil konuşabiliyor olmak gerekir mi?” sorunu bu bakış açısıyla cevaplanabilir. Denkel’in temel düşüncesi, düşüncenin dil için “zorunlu” olmadığıdır. [45]

Dil ve düşünce ilişkisinin yorumlanış biçimi iki zıt düşünce doğurmuştur denilebilir: 

(i) Davidson-Harman ve dolaylı yoldan da olsa Chomsky’nin görüşleri. Bu görüşe göre düşünce dile, dilin düşünceye olduğundan daha bağımlıdır.

(ii) Denkel’in de savunmuş olduğu ikinci görüşe göre ise üst ve karmaşık işlev düzeylerinde düşünce dile bağımlı olsa da temel düşünce düzeyinde bu zorunlu değildir. Bu anlamda kişiler dil kullanmadan basit düşünce yürütme yetisine sahiptir.[46]

Bu ilişkinin daha derin bir analizi için aslında Denkel’in “düşünce” kavramından ne anladığını açıklamamız gerekir. Bu durumda temel sorularından biri şudur: “Düşünme” dediğimiz şeyi nasıl bilebiliriz? Düşünce dediğimiz şey, nesne olarak algılanamaz ve duyumlanamaz; bu anlamda o algıladığımız dünyadan daha temel bir konumdadır. Bizler, düşüncenin doğrudan farkına varıyoruz. Düşüncenin (i) zaman içinde bir eylem olarak, (ii) düşüncenin içeriği olarak, olmak üzere iki şekilde farkına varıyoruz. İçeriği açısından düşünce çoğunlukla bir şey üzerinedir. Düşüncede nesneler veya zihin içerikleri simgelenirler.

Düşünce ile ilgili dört farklı temel görüşten bahsedebiliriz: (a) düşünce, dış katkıdan arınmış ve saf, (b) saf düşüncenin yanı sıra simge, imge, resim ve dilsel ögeler kullanırız, (c) saf düşünce yoktur, bütünüyle simge vb ögelerle yürütülür ve (d) düşünce bütünüyle dilseldir.

Ayrıca Denkel, düşünceyi açıklama ve açıklaştırmada üç düzeyden bahseder: (1) iletilmiş düşünce, (2) anlatılmamış düşünce ve (3) kabaca düşünce.

Bu ayrımlardan hareketle şu söylenebilir: (3). durumda (a) savının geçerliliği kuşku götürecektir: en “kaba saba” veya “gelip geçici” düşüncede bile resim vb. şeyler kesin olarak bulunmadığını savunabilmek pek güç görünmektedir. (b) ve (c) görüşleri arasında önemli bir fark yoktur ve kabul edilebilir gibi görünürler. (d) de açıklanan görüş ise, karşıt uç tutumdur. Doğal olarak (1) gibi durumlar da bütünüyle söz konusudur; ancak bu gibi durumlar düşünmeden çok iletişimi kapsarlar. Asıl sorun (2) gibi durumlarda (d) önerisinin geçerli olup olmadığıdır. Denkel’in cevabını aradığı ya da vermeye çalıştığı problem budur. Harman ile bu konuda çatışan Denkel onun görüşlerini eleştirir ve düşünce dili veya konuşma dili ile düşüncenin koşutluğu kabul edilebilirliğini; ancak düşünmek için dilin zorunlu olmadığını belirtir.[47]

Anlatma, dıştan gözlemlenebilen hiçbir şey yapmadan ortaya konkategoriaz ve gösterilemez. İletişim dediğimiz hadise ve anlatma olayı için gerekli şart düşünceyi dışlaştırmak, farklı bir değişle “dışa vurmak”, e.d., herkesin görebileceği “fiziksel bir edim” aracılığıyla kullanmaktır. Anlatmak için yapılan anlatmanın bir parçası değildir. Yapılanı kullanarak onunla anlatırız. Anlatma her ne kadar ondan bir destek sağlıyorsa da yapılandan farklıdır. Yapılan iletişime ilişkin olması sebebiyle söylenim olarak adlandırılır. Söylenimin alanına ise yalnızca söz ve tümceler girmez. İletişim amacıyla yapılan her şey söylenimdir. El, vücut ve yüz hareketleri vb. şeyler “anlatma” amacıyla yapılan söylenimlerdir. Söylenimin içinde söylendiği fiziksel ve zihinsel ortam, anlatma için bir ikinci gerekli koşuldur ve tanımsal olarak, anlatmanın böyle bir ortam içinde yapılması zorunludur. Bu ortama durum denir.[48]

Denkel’in temel tezlerinden biri dil-dışı yapay iletişim biçiminin, dilsel iletişime öncel olduğudur; e.d., bir kişi bir diğerine bir düşünceyi iletmek amacıyla dil dışı bir şey söyleyerek bu düşünceyi anlatır. Bu dil dışı “söylenim”, giderek bir uzlaşıma dönüşür ve yapısal özellikler kazanarak dilsel bir öğe, bir tümce biçimini alır. Bundan dolayı önce onu ortaya koymak uygun olacaktır.

Dil-dışı yapay iletişim en belirgin şekilde görülebildiği alanların başında “dil öncesi” yapay iletişim gelir. Bunun dört örneği verilebilir:

  1. Söylenimin bütünüyle dil-dışı bir edim olup, iletilenin de dış dili araçlar ile iletildiği durum; f.m., Midesini sıvazlayan birinin aç olduğuna işâret etmesi gibi.
  2. Söylenimin dilsel olup söylenin dilsel anlamından farklı olduğu durum. İroni ve metafor gibi durumlar örnek verilebilir; f.m., tembel birine çalışkan demek gibi.
  3. Söylenimin uzlaşım durumuna gelmiş olmasına karşın dilselliğe dönüşmemiş olduğu durum; f.m., Asker selamı buna örnek verilebilir.
  4. Söylenimin dilsel olduğu, fakat anlatılanın söylenimin dilsel anlamından farklı olduğu durumlarda uzlaşmanın ortaya çıktığı durum; f.m., eve gelen bir aile ferdine “eve geldin mi?” diye sormak.[49]

Başarılı bir anlatımda bir söylenim ve bir durum gereklidir. Her durum ve söylenim mesaj aktarma zorunda değildir. Denkel, söylenenin anlatmak için söylenmiş oluşunu, bir geveleme ya da bilinçsiz davranıştan ayırt edebilecek bir özellik aramaktadır. Anlatma kuramını, Anlam ve Nedensellik kitabında da temel aldığı gibi, Grice’tan hareketle ele almaktadır. Söyleyenin anlamlaması adını verdiği kavram üzerinden açıklar bunu Grice. Temel tez şöyle ifade edilebilir: Belirli bir durumda, söylenimin bir şey anlatmaya araç olabilmesi için, onu söyleyenin, dinleyen kişide  bu söylenim ile bir düşünce uyandırmak amacını gütmüş olması gerekir. Bu demek ki anlatmak, bir durumda, söyleyen kişinin, X gibi bir şeyi herhangi bir dinleyen kişide r gibi bir düşünce meydana getirmek amacıyla söylemesi oluyor. Söylenimin böyle bir niyet veya amaçla söylenmiş olması, onu herhangi bir davranıştan ayırt eden özelik olmaktadır. Bu koşul tam anlamıyla yeterlilik sağlamamaktadır. İşte bu durumda Denkel eksik olan tarafı kendince tamamlamaya gayret etmektedir.[50]

Söyleyen kişi, söylediğini yalnız dinleyende bir düşünce uyandırmak amacıyla söylüyor olmayacak, aynı zamanda dinleyenin bu amacını farketmesi amacını da taşıyacaktır. Kişi bu ikinci amacı taşımamakta, e.d., dinleyicisinde bir düşünce uyandırmak isteğinin onca farkedilmesini istemiyor olabilir. Farklı bir ifâdeyle söyleyen kişinin söylediği ile uyandırmak istediği düşünceyi aktarmak istediğinin dinleyende farkına varılması gereği olarak belirleyebiliriz.[51]

Denkel, dinleyenin gözlemine iki niyetle sunduğu görülecektir. Bu niyetler farklı niyetlerdir: biri bir başkasında bir düşünce uyandırmak, diğeri ise bu birinci niyetin açığa vurulması gibi bir niyettir. Bir başkasında bir düşünceyi, bu düşünceyi onda uyandırmak isteğimizi açığa vurmadan, farkettirmeden uyandırabiliriz. Bu bakımdan, bir düşünceyi uyandırmak, davranışımızı bu düşünceyi uyandırmak istediğimiz kişiye yöneltmiş olarak uyandırmaktan farklıdır. O halde eksik koşul kişinin iletişime niyetli olduğunu, e.d., uyandırılan düşünceyi “aktarmak” isteğini açıklayan “y” gibi bir imlemede bulunması gereğidir. “y” davranışına iletişimsel niyet davranışı denir.[52]

Eğer iletişim bir süreç olarak tamamlanması anlamanın yerine gelmesiyle olur. Anlama, söyleyenin hedefinin yerine gelmesi yaptığı tasarlamanın başarıya ulaşmasıdır. Bir şeyin yapay iletişim söylenimi olarak değerlendirilebilmesi için, onu yapan, söyleyen kişinin bir iletişimsel niyet taşıdığının varsayılması gereği vardır. İletişimin başarısı, söyleyen kişinin niyetini ve iletmek istediğinin içeriğini başarıyla ortaya dökmesinden çok, onun bu içerikle iletişim yapma amacınının dinleyence “görülüyor” olmasına, “tanınmasına” bağlıdır. Söyleyen kişin meramını doğru dürüst anlatamasa bile, onun doğru dürüst anlatamadığı dinleyence anlaşılabilmişse, iletişim başarılmıştır. [53]

Dil-dışı iletişim kapsamında kişiler arasında sürekli olarak imleme yapılır. Bunlar karşı tarafça tanınır ve buna bağlı olarak bazı tepkiler ortaya çıkar. İletişimsel amaç imlemesi de aynı biçimde gerçekleşir. Ruhbilim kapsamında yapılan deneylerden hareketle geçerli olan kuram -o dönemde- şudur: Sözü edilen tanıma olayı aslında bir tür algılamadır ve algının sınırları dışına taşınmaz. Algılamayı nitelendiren temel işleyiş, bir duyumsal veriden kavramsal kategoriye dinamik bir çıkarsama süreci olarak görülmektedir. Veriden belirli bir parçanın, bu parçanın uyduğu kategoriye sentezlenmesi, e.d., kabaca algılama, kategorilerin öğrenilmesi ve sentezlemenin, verinin zenginleştirilerek sürekli biçimde denetlenmesi gibi ön koşulları içermektedir. Kurama göre bu tür yapıcı çıkarsama algılama dışında da birçok düşünsel işleyişi gerekçelendirmektedir.[54]

Algılama açısından “girdi” herhangi bir veri ve onun bulunduğu bağlamı e.d. durumu kapsar. Verinin belirli bir kategoriye yerleştirilmesi, yani tanınması, içinde bulunduğu bağlamın tamamlayıcılığıyla olur. Aynı imleme değişik bağlamlarda başka biçimde yorumlanmaktadır. Veri algılamanın bağlamında zenginleşerek sürekli denetlenmektedir. Bir algılamanın yerine gelebilmesi için, o algılamanın içinde oluşturulacağı kategorinin daha önce öğrenilmiş olma ön koşulu vardır. Bir nesnenin hangi türden olduğunu söyleyebilmek için o türü bilmek gerekir. Çocukluğun erken devirlerinden başlayarak kategorileri öğrenip kavramaktayız ve böylece de “algılama”yı gerçekleştirmekteyiz.[55]

Algılama için asıl önemli ola betimleme de verilen çıkarsamadır (inference). Denkel çıkarsamaya yüzeysel bakmamız gerektiğini ifâde eder ve felsefedeki üç kullanımından söz eder:

  1. Mantıksal çıkarsama yani çıkarım.
  2. Tümevarımsal çıkarsama.
  3. Bir durum veya olgudan bir düşüne geçiş anlamında bir önermeden başka bir önerme çıkarsama.

İşte algılama betimlenmesinde kullanılan çıkarsamanın (3)’üncü kullanımıdır.[56]

Bir şeyi anlayıp anlamadığımızı nereden bilebiliriz? Wittgenstein’ın ifâdesiyle “şimdi anlıyorum” diyebildiğime göre, nasıl olur da anlama süreci saklı bir şey olabilir? Eğer saklı olduğunda direniyorsam, o zaman neyi araştıracağımı nereden biliyorum?” Bildiğimiz, tanıdığımız zihinsel süreçler (process) olarak alınırsa, anlamanın bu türden bir şey olmadığı ortaya çıkar. Anlamayı böyle görme çabası da sakattır. Denkel’e göre belirli bir zamanda başlayıp, sürdükten sonra sona eren bir anlama deney içeriğinin bulunmadığını söylerken Wittgenstein bütünüyle haklıdır. Yani bir şeyi anlıyoruz ama bu anlamanın deney içeriği anlamında duyumlanması durumu söz konusu değildir. Bütün söylenebilen, zaman içinde belirli bir noktadan sonra bir şeyin anlaşılmış olduğudur. Bu ise “bir ruhsal/zihinsel durumda bulunmak”la daha uygun olarak açıklanabilecek bir şeydir; en azından, bir zihinsel süreç oluşturduğu savından daha uygun bir öneridir. Denkel anlamaya karşılık, “anlama” sözcüğü (B) gibi önermeler içinde kullanıldığında, yeni bir düşüncenin oluşturulmasını içeren, insanın zihninde beliren bir şeyden söz edilmektedir. Oluşturulan düşünce önceden bilinen bir bilgi olabilir, ancak düşünce olarak oluşturulması o anda olan “taze” bir olaydır. Örneğin, – (p.q) = ( -p v -q) olduğunu biliyor olabilirim ama “ – (p.q) = (-p v -q)”  tümce-örneğini her okuyuşumda onu anlayışım yeni bir oluştur.[57]

İletişim kuramına yönelik temel hususlarından bir diğeri de uzlaşımdır. Uzlaşım kavramını anlamak için dilsel söylem, dilsel anlamlılık ve uzlaşım-dışı kavramlarını anlamak elzemdir. Yapay anlamlılık olgusunun ilk ve en basit ortaya çıkış biçimi, geliştirilmiş ve toplumsallaştırılmış insan iletişim biçimi arasındaki evrim zincirini uzlaşım tamamlar.[58]

Uzlaşım bazı davranışların kişisel özellik olmaktan kurtarılıp topluma mâledilmesidir. Bir uzlaşım, belirli bir toplumdaki davranış düzenliliğidir. Denkel söz konusu davranış düzenliliğinin ilgili kişiler arasında açık veya kapalı bir ”anlaşma” olduğu görüşünü sakat bulur. Aynı zamanda bunun bir öykünme ve toplumsal anlaşma olduğu görüşüne de ciddi eleştiriler getirildiğini dile getirir ve bu yönleri baş̧arıyla açıklayabilen ise D. K. Lewis’in kuramıdır. Bu kuram şöyle özetlenebilir: Uzlaşım, kişilerin ortak bir amaca yönelik davranışlarından ortaya çıkar. Öyle bir koşullar bütünü düşünülsün ki, bir kişinin davranışı diğer kişilerin davranışına bağlı olsun ve bütün kişilerin çıkarları bir noktada kesişiyor, çakışıyor olsun. Bu sorun Lewis tarafından uyumlama sorunu (co-ordination problem) olarak adlandırılmıştır. Uyumlama sorunuyla karşılaşan kişiler diğer kişilerin ne yapacağını kestirişlerine göre kendi davranışlarını seçecek ve en iyi ortak davranış biçimi sorunun çözümü olacaktır. Lewis’in savı, uzlaşımın belirli bir uyumlama sorunuyla yeniden karşılaşıldığında ortaya çıkabileceğidir.[59]

Şimdi uzlaşım iletişim ilişkisine geçelim. Temel soru şu olmaktadır: İletişimsel uzlaşımlar hangi durumlarda ortaya çıkarlar? Bennett ve Schiffer tarafından belirtilen bir nokta, uzlaşımların meydana gelmesi için uyumlama sorunlarının gerekli olmadığı ve özellikle iletişimsel uzlaşımların uyumlama sorunlarından doğmadıklarıdır. Bu görüş iki şekilde temellendirilebilir:

  1. Hem iletişim durumları hem de uyumlama sorunları bir amaca yönelik durumlar olmalarına karşın, bu amaçlar doğaları açısından başka başkadırlar. Uyumlamada yapılmak istenen değişik kişilerin davranışlarının dengelenmesi iken, iletişimde amaç bir başka kişide bir düşünce meydana getirmektir.
  2. Dinleyenin söyleyenin davranışlarıyla uyumluluğa sokabileceği herhangi bir davranışı bulunmayışıdır.[60]

İletişimde söyleyenin ve dinleyenin hangi doğrultuda ne yaptıklarını sorduğumuzda, bir uyumluluk sağlama amacı gütmedikleri Denkel’in temel iddialarından biridir. Bir söylenim üreten kişinin, bunu dinleyen kişinin davranışı ile uyumluluğa girmek için yaptığını düşünmek güçtür ve bundan çok söylenimiyle dinleyeni etkilemek amacını taşıdığı söylenebilir. Dinleyenin, bir gerçek uyumlama sorunu durumunda olduğu gibi, söyleyenin davranışına göre kendi davranışlarını düzene sokma durumu yoktur. Dinleyen söylenimi yalnızca yorumlar, ondan bir düşünce çıkarır. Amacı düşüncesini söylenime göre çıkarsayıp, söylenimle belirli bir uyumluluğa girmek değildir.[61]

Denkel açısından iletişim durumları uyumlama işlemleri değillerdir. O halde iletişim durumları kendiliklerinden bağımsız bir uzlaşım üretme ortamında olmalıdırlar. Bu konuda Grice ve Schiffer’ın kuramları birbirine yakındır. Grice’ın bu konuda açıklaması deneysel bulgularla desteklenmektedir; f.m., çocuklar, büyüklerinin konuştuğu dilin uzlaşımlarını kabul etmeden önce kendilerince üretilmiş uzlaşım-öncesi söylenimleri uzlaşımlaştırmaktadırlar. Uzlaşımsal söylenimler büyüklerin konuştuğu dilden bütünüyle bağımsız görünüyor olduğu gibi, dahası bu yarı-uzlaşım durumuna dönüştürülmüş söylenimlerden kendi öz dillerini türetirler. Bu özdil, en az kısmen, ana-baba tarafından anlaşılmaktadır. Daha sonra, ana- babanın yönetimi altında bu özdil yavaş yavaş anadilin yapısallaşmış ögeleri olan söz ve tümceler lehine terkedilmektedir.[62]

Temel sorunlardan biri şudur: Ali adlı bir özne, düşünüyor olmak gibi bir edimi iletmek için “düşünüyorum” söylemini kullanıyor ve “düşünüyorum” nasıl oluyor da uzlaşımsal hale getiriliyor? sorusudur. Denkel’in açıklaması şudur: Ali, düşüncesini anlatmak için tutarlı bir uygulama veya alışkanlık olarak “düşünüyorum” söylenimini kullanıyorsa “düşünüyorum”, Ali için düşünce anlamı anlamı taşır. Koşul: Mehmet gibi bir dinleyenin Ahmet’in uygulamasının farkında olması ve Ahmet’in ürettiği “düşünüyorum” ile ilgisini bilmesi gereklidir. Grice’ın kullandığı alışkanlık kavramını uygun bulduğunu belirtir.

Denkel’in temel tezi şöyle özetlenebilir: İletişim uzlaşımları ortak olarak yürütülen işlemlerde ortaya çıkmazlar ve iletişimsel uzlaşımların kurulup benimsenmesinin ussal nedeni bir “ortak-bilgi” zemini veyahut temeli değildir. Bu anlamda, uzlaşımların ilk kuruluş ve ilk benimsemiş durumlarında Davidson’un temel tezinden hareketle yapar ve bunu değiştirerek sunar. Denkel bu görüşünü fazlaca ussal bulduğu görüşleri eleştirerek başlar ve bu düzeyden başlayarak uzlaşımsal iletişim davranışlarını kurmak ve benimsemek için bir ortak bilgiden ziyade ussal olmayan bir temel önerir. Ussal olmayan temel, doyum sağlayacak biçimde tam-uzlaşımlar için düşünülemese bile, bunların oluşum açısından öncüleri olarak görülebilecek ön- uzlaşımlar için yeterli olacaktır. Peki öz-uzlaşım nedir? Denkel, iki kişi arasındaki iletişimse davranış düzenliliğinin ilk çıkışını göstermek anlamında kullanır bu kavramı. Bu aşamada iletişimsel davranış standart bir duruma dönüşmüş ve düzenlilik kazanmış olmasına karşın henüz tam uzlaşımlaşmamıştır. İşte Denkel bu düşünceyi Grice’ın “alışkanlık” kavramından hareketle şöyle tanımlar: X, S gibi bir söyleyen kişiin bir düzenli iletişimse! davranışıdır; öyle ki, S, X’i üretmiş, ve X geçmiş iletişim durumlarında A gibi bir dinleyene r gibi bir düşünceyi iletmede başarılı olmuş, ve S, yeniden r’yi iletmek isteyince X’i kullanma alışkanlığını kazanarak, bu davranışa bağlı kalmış, ve onu başkalarına yeğlemiştir. Böyle bir ön-uzlaşımın tutunabilmesi için, en az bir dinleyen kişiyi n (A) , söyleyenin r iletmede X kullanma alışkanlığının bilincinde olması gerekmektedir. Buna göre, belirli bir durumda r anlamı taşımış olan X gibi bir söylenim, eğer S tarafından her kez r düşüncesini uyandıracağı beklenerek kullanılır ve bu X, A’nın da bildiği gibi, S’nin r iletmede davranış alışkanlığı durumuna dönüşürse, bir ön-uzlaşım elde edilmiştir. Bu durumda, alışkanlığın meydana gelişinin temelinde X’ in r ile olgu-neden ilişkisi olduğunun S’ce görülmesi bulunmaktadır.[63]

Denkel için bu öz-uzlaşım tanımı tam-uzlaşım için yeterli değildir; çünkü öz-uzlaşım ussal olmak zorunda olmamasına rağmen tam-uzlaşım ussaldır. Ayrıca şunun da belirtilmesi gerekir: Tam-uzlaşımlar ön-uzlaşımlardan, öz-uzlaşımlar ise uzlaşım-dışı söylenimlerden türerler. Başarılı olan bir uzlaşım-dışı söylenimin aynı işlevde bir ön-uzlaşım olarak kullanılması, e.d., bu kullanımın alışkanlığa dönüşmesi için, söyleyenin X ve r arasında bir olgu-neden ilişkisi yorumlaması gerekir.

Tam-uzlaşım kavramı, fazla-ussalcı özellikler göstermeyen bir ussal temelin, “düzenliliğe uyma”nın üzerinde temellendirilebilir. Bunun ön-uzlaşımlardan tam-uzlaşımlara geçişi açıklar ve dil öncesi düşünsel yetilerle kullanılabilecek türden olması gerekir.

S’nin X gibi düzenli bir iletişim davranışı olsun. X’in S’nin özdilinin ön- uzlaşımlarından veya S’nin tam-uzlaşımsal dilinin O tarafından henüz bilinmeyen tümcelerinden olması bir şey değiştirmeyecektir. Bu X’in S ve O arasında bir tam uzlaşım haline dönüşmesi için, D’nin X’i yalnızca kabul edip tanıması yetmeyecek, buna ek olarak, D’nin de aynı davranışı aynı amaçla kullanmaya başlaması gerekecektir. Başka bir deyişle, tam anlamında bir uzlaşım bir kişinin bir diğerinin düzenli iletişimse! davranışını kabul edip kendi de kullanmasıyla ortaya çıkar. Kişinin özdilinin ön-uzlaşımları bir başka kişi tarafından kabul edilip kullanılınca tam-uzlaşıma dönüşmesi, eğer bu kişiler bir dile sahip olsalardı, X’in r’yi ilettiği “ortak bilgi”sini oluşturmalarına yeterli olmuş olabilirdi.[64]

Sonuç olarak deneysel ruhbilimde saptanmış olan ve ana-babanın, çocuğun kendi söylenimleriyle ne iletmek istediğini veya bu söylenimlerin yorumunu, ana dilde tutarlı ve sürekli olarak yeniden söylerler. Bu tutum çocuğun kendi özdilini geliştirmesinden sonra da sürer ve açıkça bu özdilden ana dile tek sözcükler kullanarak iletişim yapmaya geçişine yardımcı olur.

Denkel’e göre uzlaşım dışı yapay iletişimi öğrenmiş çocukları toplumdan ayırıp, beraber oldukları bir ortamda yeterli bir süre dış-dünya ile ilişkilerini kesebilseydik, büyük olasılıkla kendilerine has tam-uzlaşımsal bir iletişim dizgesi ürettiklerini gözlemleyebilirdik. Bu bakımdan tam-uzlaşımlar bu tür ikilemlerle zincirleme olarak topluluğun geri kalan kesimlerine yayılacaktır.[65]

İletişim kuramın kimi ince tartışmalarını bir kenarda tutarsak bizim temel argümanımız açısından burada önemli olan, konumuz için özsel olan Denkel’in “Bir durum veya olgudan bir düşüne geçiş anlamında bir önermeden başka bir önerme çıkarsama” şeklinde ifade ettiği görüştür. Öyle anlaşılmaktadır ki Denkel bazı temel tezlerini hâlâ korumaktadır e.d. Denkel anlamın dışsal bir yolla zihinde kurulan bir şey olarak görmektedir. Bu durumda anlam ise kimi nesne, durum ya da olaylara belli bir tutarlık içinde bağlanır. “Anlamlılık” denilen şeyi işte bu bağlantılar oluşturmaktadır.  Bu durumda:

[2]   İletişim, bir canlının, “söylenim” diye adlandıracağımız, deneysel olarak gözlemlenebilir öğelerden oluşan bir davranış, nesne ya da durumu ortaya koymasıyla başlıyor.[66]

Canlılar söylenimleri algılayarak, bu söylenimden inanç, düşünce çıkarmasıyla (e.d. davranış eğilimi oluşturmasıyla) sonuçta bir anlam algılarlar. Tam da bu anlamda başarılı bir iletişim söylenimi üreten canlının iletmeye yöneldiği şeyle, onu gözlemleyen canlının bu söylenimin algısından çıkarsadığı şeyin içerikçe örtüştükleri bir olaylar dizisidir. [67]

Denkel açısında, iletişimde ortaya konulan söylenim bir tür tiptir. Bu tip bir olay, durum ya da nesnenin tipidir. Canlılar bu tipi algılar ve bu algıdan kendisiyle bağlantılı bir başka olay, nesne ya da durumun tipi çıkarsanır. Başarılı bir iletişim, işte bu tipler arası bağlantının varlığı sayesinde olanaklı olmaktadır. Bir nesne ya da durumu söz konusu bağlantı içinde kavramamız ve bu yolla çıkarsadığımız düşünceye anlam, onun kendisine de taşıyı, im ya da söylenim denmektedir. [68]

S1. Anlam, yapısal niteliklerin (f.m., özler ve nedensel ilişkilerden) gözlemlenen öğelerinden öbür öğelerinin düşüncesini çıkarsamasına dayanır.[69]

Görüldüğü üzere Denkel iki temel kuramın görüşlerini kendi kuramında birleştirir. İlki ZAK’ın anlamın zihinsel olduğu görüşüdür, diğeri NAK’ın anlama yönelik olarak ileri sürdüğü onun herkes tarafından erişilebilir olduğu görüşüdür. Bu doğrultuda şöyle der Denkel: Anlam bir düşünce değildir; anlam düşünceye içerik olan ve herkesin gözlemine açık, gerçek bir olgudur.[70]

IV     Eleştirel Değerlendirme: Tikelci Görüş ve Müze Miti

Denkel en temelde tikelci bir varlık görüşü benimsemekte ve görüşlerine de buna dayandırmaktadır. Bu doğrultuda anlam içinde esasen nesnelerin etiketi olarak gören bir anlayışı temel almaktadır; fakat, Quine gösterdiği üzere böyle bir anlam kuramı, nesnenin kendisi belirlenemez olduğundan savunulamaz. Öyle anlaşılmaktadır ki Denkel, Quinecı bu varlık eleştirisi tam anlamıyla cevaplayamamaktadır, Denkel’in ifade ettiği şekilde eğer anlamın ne olduğu önemli değilse zaten sözcüklerle kast ettiğimiz anlam kaçınılmaz olarak rastlantısal olmaktadır. Denkel döngüsel mantık hatasına düşmüş olmaktadır. Quine Two Dogmas of Empiricism (Deneyciliğin İki Dogması) adlı makalesinde deneyciliğin iki temel dogması olduğunu dile getirir. İlki analitik-sentetik yargılar arasında var olduğunu düşünülen ayrımdır. Diğer dogma ise indirgemeciliktir. Quine’ın radikal indirgemecilik olarak adlandırdığı bu görüşe göre her anlamlı bildirim (doğru veya yanlış olsun) doğrunda deneyime çevrilebileceği görüşüdür.[71] Radikal indirgemecilik bildirimleri birimler (units) olarak ele alır ve birbirinden bağımsız olarak her önermenin değerlendirileceğini, doğru veyahut yanlış olabileceğini savunur; bundan dolayı, Quine açısından bildirimler doğrudan deneyime indirgenemezler. Bu doğrultuda, Denkel Quine’ı şu cümlelerle eleştirmektedir:

[3]   … kimi fiziksel şeylerin nasıl olup da bir anlam taşıyabildikleri konusunun, o şeylerin hangi anlamlan taşıdıktan konusuna indirgenmesindeki yanlışlığı ortadan kaldırmadığını düşünüyorum. Konulardan biri, içeriğin varlıksal statüsünün ne olduğunu ve ime nasıl bağlandığım bütünüyle gündem dışında bırakarak, o içeriğin ne olduğunu bulup saptamaya yönelirken, öbürü tam tersini yapıyor. Nasıl ki, örneğin bir şeyin pembe, yumuşak ve ıslak olmak gibi, hangi nitelikleri taşıdığını saptamak, böyle niteliklerin ve onları taşımanın ne olduğunu açıklamak değilse, anlam konusunun değindiğimiz farklı yönlerini incelemek de birbirlerine indirgenebilecek etkinlikler değildir.[72]

Fakat bu eleştiri pek de yerinde görünmemektedir; zira, eğer anlamın ne olduğunu bilmiyorsak, gönderim yaptığımız nesneyi belirleyemiyorsak ya rastlantısal konuşmaktayız ya da bütünüyle anlamsız sözcüklerden oluşan bir dilde yaşamaktayız. Denkel, Quinecı bu anlam karşıtı görüşleri yeterli bir biçimde ele almamakta ve tatmin edici bir cevap vermemektedir; çünkü, zaten eleştirilen bir noktadan e.d., anlamların nesnelerin veyahut yapısal niteliklerin bir temsili olarak görülen bir noktadan hareket etmektedir. Quine bu görüşün yanlışlığını şöyle ifade etmektedir:

[4]   Resim (kopya) kuramı, bugün, çeşitli biçimlerde ana felsefi geleneğe ve sağduyu tutumuna daha yakındır. Eleştirel olmayan anlambilim bir müze mitidir. Bu müze mitine göre sergiler anlamı, sözcüklerse etiketleri oluşturur. Diller arasında geçiş yapmak etiketleri değiştirmektir. Şimdi, doğalcı görüşü savunan kişilerin bu görüşe asıl itirazları, anlamların zihinsel olmasına yönelik bir itiraz değildir; öyle ki bu eleştiri de yeterince güçlü olacaktır. Temel itiraz, sergilenen etiketlenmiş ürünlerin zihinsel fikirler değil Platoncu idealar ve hatta gönderimde bulunulmuş somut nesneler olarak ele alsak bile geçerliliğini halen sürdürür.[73] 

.

Denkel açık bir biçimden mantıksal pozitivistlerin önermelerin doğrudan fiziksel dünyaya karşılık geldiği gibi bir temel sanıdan, tikelci bir ontolojiden hareketle bir anlam kuramı geliştirmektedir. Eğer anlama karşı bu tür olumsuz tutumlar geçerliyse Denkel’in kurmaya çalıştığı anlam kuramı binasının bir temeli bütünüyle eleştiriye açık hatta temelsiz olarak kalacaktır; çünkü Quine’ın da dediği gibi “…tek tek cümle çevirilerden ayrı olarak göze çarpan iki [çevirinin] hangisini doğru olduğunu söylemek için herhangi bir temel yoktur.”[74]

Kaynaklar

Arda Denkel, Anlatma ve Anlama: İnsan İletişimi Üzerine Bir Felsefe Araştırması, (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1981). 

–––, Nesne ve Doğası, (İstanbul: Metis, 1986).

–––, Anlam ve Nedensellik, (İstanbul: Kabalcı, 1996).

D. M. Armstrong, Tümeller: Bakış Açımı Değiştirmediğim Bir Giriş, Çev.: Egemen Seyfettin Kuşçu, (İstanbul: Dergâh, 2017).

İlhan İnan, Dil Felsefesi, (Eskişehir: Anadolu, 2012).

Russell, Felsefe Sorunları, Çev.: Vehbi Hacıkadiroğlu (İstanbul: Say, 2017).

Quine, “Two Dogmas of Empiricism”, From A Logical Point of View, (New York: Harper & Row, 1963).

–––, “Ontological Relativity”, Ontological Relativity and Other Essays, (New York: Colombia University Press, 1969).

–––, “Epistemology Naturalized”, Ontological Relativity and Other Essays, (New York: Colombia University Press, 1969).


[1] Makale başvurulan bazı kısaltmalar: e.d. (eş deyişle), f.m. (farz-ı misal), ö (önerme), s (sonuç).

[2] Arda Denkel, Anlam ve Nedensellik, (İstanbul: Kabalcı, 1996), 9. 

[3] Metin boyunca, Denkel’in bazı kavramları farklı şekillerde kullanılacaktır. Bu kavramlar şunlardır: anlık (zihin), özdek (madde), gövde (cisim), içrek (özel), varlıkbilim (ontoloji), bilgibilim (epistemoloji), ulam (kategori).

[4] Denkel, a.g.e., 1996, 11.

[5] a.e., 11.

[6] a.e., 10.

[7] a.e., 11.

[8] a.e., 12

[9] a.e., 12-13

[10] a.e., 14

[11] a.e., 15

[12] a.e., 15

[13] a.e., 16

[14] a.e., 17-18

[15] a.e., 11

[16] a.e., 11

[17] a.e., 32-37

[18] D. M. Armstrong, Tümeller: Bakış Açımı Değiştirmediğim Bir Giriş, Çev. Egemen Seyfettin Kuşçu, (İstanbul: Dergah, 2017), 24-25. 

[19] Arda Denkel, Nesne ve Doğası, (İstanbul: Metis, 1986), 38.

[20] a.e., 45.

[21] a.e., 64-86.

[22] a.e., 169.

[23] a.e., 170. 

[24] a.e., 170.

[25] a.e., 171

[26] a.e., 171.

[27] a.e., 150. 

[28] İlhan İnan, Dil Felsefesi, (Eskişehir: Anadolu, 2012), 72.

[29] Russell, Felsefe Sorunları, Çev.: Vehbi Hacıkadiroğlu (İstanbul: Say, 2017), 61.

[30] a.e, 63.

[31] a.e, 63.

[32] Russell, a.g.e, 65; İlhan İnan, a.g.e., 72.

[33] Russell, a.e, 64-65.

[34] Armstrong, a.g.e., 109-112.

[35] Denkel, a.g.e., 1996, 151

[36] a.e., 152

[37] a.e., 153

[38] a.e., 171

[39] a.e., 172

[40] Arda Denkel, Anlatma ve Anlama: İnsan İletişimi Üzerine Bir Felsefe Araştırması, (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1981), s.1.

[41] Öyle anlaşılmaktadır ki Denkel’in Anlatma ve Anlama’da savunduğu dilin amacının sadece iletişim olduğu fikrini Anlam ve Nedensellik eserinde yumuşatmıştır. Anlam ve Nedensellik’te Locke’u eleştirirken dilin amacının yalnızca iletişim değil, farklı şekilde de olabileceğini dile getirmektedir.

[42] a.e., 3.

[43] a.e., 7-8.

[44] a.e., 10-11.

[45] a.e., 15-6.

[46] a.e., 18.

[47] a.e., 20.

[48] a.e., 30-31.

[49] a.e., 32.

[50] a.e., 35.

[51] a.e., 34.

[52] a.e., 36..

[53] a.e., 49.

[54] a.e.,50.

[55] a.e.,51.

[56] a.e., 51.

[57] a.e., 62-66.

[58] a.e., 69.

[59] a.e., 69.

[60] a.e., 70.

[61] a.e., 71.

[62] a.e., 71-74.

[63] a.e., 77.

[64] a.e., 82.

[65] a.e., 85.

[66] Denkel, Anlam ve Nedensellik, 40.

[67] a.e., 40. 

[68] a.e., 40.

[69] Denkel’in argümanı iki temel adımdan oluşuyor denilebilir. İlki anlamın fiziksel bir boyutunun olması ve bunun zihnimizde karşılığının (correspondence) olmasıdır, diğeri ise anlamlılığın evrimsel bir gelişiminin oluşudur. Bu iki temel adım arasında kesinkes ve zorunlu bir ilişki bulunmadığından ötürü, ilkinin yanlışlanması ikincisini yanlışlamayacaktır. Bu dolayımla, ikinci adımı ele almadık.

[70] a.e., 54.

[71] Quine, “Two Dogmas of Empiricism”, From A Logical Point of View, (New York: Harper & Row, 1963), 38.

[72] Denkel, Anlam ve Nedensellik, 27.

[73] Quine,” Ontological Relativity”, Ontological Relativity and Other Essays, (New York: Colombia University Press, 1969), 27.

[74] Quine, “Epistemology Naturalized”, Ontological Relativity and Other Essays, 80.

1 Comment

  1. Kuran Arapçadan çevrildiğinde anlam kayması olur demek gibi bir şey olmuş.

    Anlam ve dil ile ilgili teoriler sanırım ancak beynin nöro-kimyasal yapısı incelenerek ya da insanı yapay zeka geliştirip düşünme ve iletişim kurmada uyguladığı prosedürler incelenerek ileride doğrulanabilir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Neden Aşılanma Zorunlu Olmalı? – Peter Singer

Önceki Makale

Nihilizm (İnternet Felsefe Ansiklopedisi) – Alan Pratt