Putnam Ve Kripke’de Anlamın Dışsallaştırılması Ve Kuramlarının Eleştirileri – Onur Göksel Yokuş

565 görüntülenme
28 dk okuma süresi
Onur Göksel Yokuş

Onur Göksel Yokuş

Zihin felsefesi, etik ve siyaset felsefesi ağırlıklı bir çalışma alanına sahiptir. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde halen öğrenimini sürdürmektedir.

Putnam Ve Kripke’de Anlamın Dışsallaştırılması Ve Kuramlarının Eleştirileri

Anlamın dışsallaştırılması konusunda Kripke daha orta noktada bulunmaktadır. Onun açısından anlamın insan beynindeki tasarım kısmı ile dışarıda nesnel olarak, ‘asıl’ veya Kripke’nin değişiyle baptist edilmiş anlamın bulunması yönünden Putnam gibi saf bir noktada bulunmaz. Bu bakımdan Kripke’den Putnam’a geçmek daha mantıklı olabilir.

İlk olarak Kripke’nin öneminin nereden geldiğine bakmamız gerekir. Kripke, kendisinden önce Frege ve Russell’ın, adların, aslında onlarda birlikte bulunan betimleyici tanımların tamamına denk olduğuna karşıt savıyla ünlenmiştir. Bu betimleyici tanımların o esnaya kadar bulunanları işaretledikleri adın kendisi konumundadır. Ve bu tanımlamalar giderek artabilir, iki düşünür de bu konuda sınır vermemişlerdir. Kripke’nin model mantık, dil felsefesi gibi pek çok alandaki önemli çalışmalarına karşın, asıl önemi Frege ve Russell’ın betimleyici tanım kuramına vurduğu darbeden gelmektedir. Özellikle Russell’da ad denen şey onda toparlanan betimleyici cümleler bütünüydü, bu şekliyle adı keyfi bir şey olarak değerlendirdiğinden eleştirisinin ağırlığı asıl olarak Russell’da hissedilmektedir. Kripke Adlandırma ve Zorunluluk kitabında getirdiği bazı örnekler ve bu örneklerin altı maddede sınıflandırması ile adın yerine geçecek tanımların, zorunlu olarak o adı göstermeyeceğini savunmuştur. 

Kripke’nin verdiği eşit olmama durumunu üç örnek üzerinden özetleyebiliriz. İlk olarak en bilinen örneği olan Aristoteles’in tanımlanmasında onu sabitleyen, ‘Platon’un en başarılı öğrencisi’ tanımını kullanmaktadır. Bu tanıma eklenebilecek ve otomatik olarak bizde Aristoteles imgesini yaratacak başka tanımlar da vardır. Mesela ‘Metafizik kitabının yazarı’, ‘Büyük İskender’in hocası’, ‘Nikhomakhosa Etik kitabının yazarı’ gibi tanımlamaların hepsi Aristoteles’i gösterecektir. Bu tanımlamaların zorunlu olduğunu nereden biliyoruz? Veya bu tanımlamaların Aristoteles’i zorunlu olarak göstermesi için bir sebep var mı? Olası bir dünyada Aristoteles yaşamış, bunlardan çoğunu yapmış ama örnek olarak, Nikhomakosa Etik kitabını yazmadıysa o kişi Aristoteles olmaktan çıkacak mıdır? Veya bu özelliklerden hiçbiri olmaksızın, aynı görünüş, yine o dünyada adlandırılmış olarak aynı zamanda yaşamış Aristoteles adlı kişi orijinal Aristoteles ile aynı mı olacaktır. Yine kitapta verdiği örnek üzerinden Aristoteles’in kaza eseri kafasını vurduğu ve bunun sonucu o müthiş zekanın çıkmadığı olası bir evren tasarlanır. Potansiyel olarak Aristoteles ile aynı meziyetlere sahip olacak olan karşı olgusal dünyada yaşayan diğer kişi Aristoteles değil midir? Bu soruların hepsi Aristoteles olmak için yapılan tanımların farklı kefelerini gösterir. Aristoteles olmak için, onu tanımlayan özellikler kümesinin bütününe sahip olmak gerekir maddesine ve bu maddenin genelleştirilmiş haline (1) Kripke ilk başta karşı çıkmaz ve tanım gereği doğru sayar. Daha sonra yerine ikame edeceği işaret edilen şeyin katı bir belirlenim yoluyla ancak işaretlenebileceği ve nedensel zincir düşünüşünü bu maddeye eşitlemesi ile maddenin de refine edilmesi gerektiğini savunur. 

Diğer çıkarılabilecek maddelere gelecek olursak, Aristoteles’in karşıladığı, yani bildiğimiz haliyle var olmuş Aristoteles’e denk düşen özelliklerin önemli bir bölümünü karşıladığında burada işaretlediğimiz kişinin Aristoteles olup olmadığını yine sorabiliriz. Kripke burada bir tür demokratik yaklaşım görecektir (2). Özelliklerin ne kadarının, betimledikleri adın özsel özelliği olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Sayıca yaklaşmak mı yoksa nitelik olarak yaklaşmak mı gibi soruların da ötesinde bu yaklaşımda kişilere bağlı özellik atıfları keyfi duracaktır ve ‘Aristoteles olmaklık’ konusunda bize sağlam bir zemin vermeyecektir. Diğer bir seçeneğimiz Aristoteles’i Aristoteles yapan ve başka hiçbir şekilde herhangi birisine atfedilemeyecek tekil işaretler bulmak olabilir. İmkanını düşünmek şöyle dursun, maddeden çıkacak bir sonuç, eğer o özellik olmazsa Aristoteles’in var olmayacağıdır. Adlandırma ve Zorunluluk kitabında bu madde için de güzel bir örnek vardır. Musa peygamberin tanımlanan özelliklerini düşündüğümüzde, gerçekten aynı tarih ve yerde yaşamış, aynı zamanda da benzer özelliklere sahip Musa adında kişinin peygamberlik vasfına sahip olmadığı için o kişinin olmadığını söylememiz gerekecektir. Musa peygamberin ayırıcı biricik özelliği peygamberlik ise peygamber olmayan ama benzer yaşantılara sahip kişinin olmadığını çıkarsamamız gerekmez. Sadece o şeye veya kişiye ait özelliğin varlığını aramak, şey veya kişiyi onunla tanımlanacağını iddia etmek o halde diğer şartlar sağlandığı halde olmamasını gerektirir. Musa peygamberin gerçekten Tanrı ile konuşmamış olabileceği mümkündür, ama öyle anlatıla gelen bir hikaye içerisinde zamanla peygamberlik anlatısı doğmuş olabilir. Bu haliyle ayırıcı özelliği olmayan Musa’nın olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Bu madde bir haliyle önceki madde ile de bağlantısını kurabiliriz. Niteliksel olarak ayırıcı bir özellik diğer ayırıcı olmayan bütün özelliklere karşı..

Özetlenen ve söylenebilecek diğer maddelerdeki esas uğraş, adları belirli tanımlar ile bir şekilde denkleştirmek olmuştur. Kripke’nin söylediğine göre bütün uğraşların başarısız olduğu ortak bir koşul vardır (3). Hiçbir madde döngüsel olacak halde açıklanmamalıdır. Öbür türlü açıklama boşluğa düşecek, anlamsızlaşacaktır. Aristoteles’in Platon’un en parlak öğrencisi olduğunu söylediğinizde bir isim daha ortaya çıkacak, bu sefer de Platon’u tanımlamak gerekecektir. Ve bu böyle sürüp gider. Koşulun tanımlamalar ile adların eşleniş biçimine verdiği zarar en kolay ikinci maddede görülür. Einstein’ın ayırıcı özelliği olarak ‘İzafiyet teorisini bulan kişi’ tanımı beraberinde İzafiyet teorisinin neliğini, o da tonla pek çok soruyu getirecektir.

Kripke dolayısıyla kişinin kendi kafasındaki bilişsel değeri olarak ve katı belirlenim olarak iki ayrı anlamdan bahseder. İlki tam olarak anlam değildir ama kişinin şuana kadar kullanılan/kullanışlı sanılarını oluşturur. İkincisi ise sonradan yapılan keşiflerdir. H2O’nun su olduğunun keşfinden itibaren olası her dünyada bu tanıma eşlenik olmak zorunda kalacaktır. Kişinin kendi kafasındaki imgesi ise bir tür zincirleme kullanımdan ibarettir. Bundan kaynaklı da isminin nedensel zincir kuramı olduğunu yukarıda değinmiştik. Bu kurama göre, Aristoteles’i tanıyan kişiler, onun hakkındaki tanımlayıcı kullanımları bugüne kadar getirdiler, bu tanımlar zaman içerisinde bize kadar geldi ve duyduğumuz şekli ile Aristoteles’i adlandırmaktayız. Günümüze yakın bir örnek olarak Richard Feynman’ı duyan kişi onu bir fizikçi olarak tanımlayacaktır. Kripke anlamın iki ele alınışı ile birlikte, bizi ilgilendiren, yani  nesnel alan kısmında, adların zorunlu a posteriori denkleri olduğu sonucuna varmıştır. Yani adın karşılığı zorunlu olarak onunla ilgili yapacağımız keşifle ortaya çıkmaktadır.

Şimdi bu savunun sıkıntılarına gelebiliriz. İlk olarak herhangi bir şahsi kişilik görüşünce beyan edilebilecek şekilde, Aristoteles’in kendi bedeni veya kendi beyni ile eş olduğu ve onunla tanımlanabileceği eleştirisine bakalım (4). Psikolojik devamlılık görüşü savunucularına göre bir kişinin kendisi, kişinin bilinci ve hafızasının toplamı olarak verilebilir. En azından kabaca böyle söylenebilir. Bu görüş açısından şu tür hafızalara sahip kişi olarak tanımladığım kişi, eğer Aristoteles ile aynı hafızaya sahip ise Aristoteles’in kendisini işaret ediyor olacaktır. Bu durumda adın yerine tutan tanımlamalar getirebileceğimiz, sadece psikolojik devamlılık görüşü açısından değil, animalizm gibi ve alternatifi olan kuram tarafınca da savunulabilirdir. Kripke’nin bu tarz özsel tanımlamalara karşı takınabileceği tutum sadece kişinin hafızasının, kişinin hafızası olduğunu beyan etmek olabilir. Yani özsel olarak bahsedilen kişi aslında yoktur. Kimlik eliminativizmi veya Derek Parfit, Sydney Shoemaker gibi ayırt edilmesi ‘önemsiz’ olan kimlik savunusu benimsemelidir.

Kripke’nin, Frege’den başlayıp Russell’a gelen hattı eleştirdiği düşünülürse, bu düşünürlerden bir örneği tekrardan kıyaslamak makul olacaktır. Sabah ve Akşam yıldızı örneklerini düşünelim. Sonradan yapılan keşiflerin bilişsel değerini açıklamakta Frege’ci yönletim kavramı oldukça etkili olmuştur. Kripke’deyse bu önemin göz ardı edilmesi gerektiğini, ismin yerini tutabilecek başka herhangi bir tanımın kabul edilmemesinden görüyoruz. Kripke için işaret edilen bir şey üzerine konuşmak, sadece o şeye dair yapılacak keşifle söz konusu olduğu için, adın eskiden yerini tutan tanımlamaların eşitlenmesi gibi bilişsel değerler göz ardı edilir (5). Yukarıda insanın kafasının içindeki tasarım ile dış dünyada sabitlenen anlam hakkında yapılan katı ayrım bu tür sonradan keşif durumlarının bilişsel değeri söz konusu olduğunda yetersiz kalır. Bu ayrımın bilişsel kısım dışında dilin sosyal kullanımını da ihmal ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıma sadece kişinin kafasındaki tasarım ile dışarıda karşılığı olan üzerinden yer verilmiştir. Kullanımın sosyal boyutu görmezden gelinir. Mesela Dna kavramının, halk arasında tam olarak ne olduğu bilinmese bile yaklaşık bir kullanıma sahiptir. Tanımlamanın ya analitik ya da analitik olmayan, ya nedensel zincir kuramı ya da keşfe dayalı ikili ayrımı arada kalan bu seçeneği dışlar. 

Son bir eleştiri olarak, adlandırma ediminin kendisini belirsizlikten kurtarmak adına, belirli bir tür olarak alınmak zorunda olduğu söylenebilir (6). Bu eleştiriye göre önümde duran insandan bahsederken, ‘bu insan Amerikan Başkanıdır.’ Deyişim diğer bütün ifadelerin anlamlarından ayrılır. İşaret edilen şeyin anlamının belirli bir atom yığını olmaktan çıkması ve anlamın kullanıma göre şekillenmesi durumu devreye girer. Tabi ki burası tartışmaya açıktır. Kullanımın koşullarının referansta sabitlendiğini öne süren Kripke bütün kullanımların bu şarta göre var olduğunu iddia edecektir. Diğer yandan kullanım koşulunun referansı belirleyebileceği örnekler de verilmektedir (7).

Putnam’a gelindiğindeyse dilsel anlam analizinin tamamen dışarıya taşındığını görebiliriz. Dil tartışması ekseninden, ontolojik bağlama geçiş yapılarak anlamın kaynağı bulunmaya çalışılmıştır. Putnam’ın ünlü ikiz dünyalar düşünce deneyinde bizden birbirine görünüm olarak tamamen eş iki dünya hayal etmemizi, bu iki dünyada su görünümüne sahip iki ayrı materyalin değerlendirilmesinin yapılması istenmektedir. Bizim bulunduğumuz asıl dünyada suyun karşılığı H2O’dur, gölleri ve denizleri doldurup insan hayatı için elzem roldedir. İkiz dünyada da aynı role sahip olan XYZ kimyasalı su gibi katı, sıvı ve gaz hallerinde bulunur ve aynı hayati rolde oynar. Bütün yaşamın kaynağıdır ve yine deniz, göl, okyanuslarda bulunur. Ancak sudan bahsedildiği zaman, karşı olgusal dünyada değil de bizim dünyamızda suyun formülünün H2O olmasını keşfetmemizden beri suyun bu özü üzerinden diğer sıvıları değerlendiririz. Yani burada Putnam’ın odaklandığı yer görünüm/rol ve öz dualitesidir. İkiz dünyadaki sıvının bütün rollerinin asıl dünyadakilere denk olduğunu bilmemize rağmen, labaratuarda yapılan deney sonucu farklı bir kimyasal öze sahip olduğunu keşfetmemizle artık o sıvı su olarak adlandırılmayacaktır. Su olarak bahsederken sadece bizim bildiğimiz H2O’da bahsedebiliriz ve ikiz dünyadaki sıvıyı da bütün eş görünümlerine rağmen xsu olarak adlandırabiliriz. 

Bu düşünce deneyi ile Putnam görünüm/öz dualitesi ayrımını yapıp asıl olanın öz olduğunu ve bütün adlandırmalarımızın bu doğrultuda şekilleneceğini göstermiş olur. Putnam’ın anlamsal dışsalcılığı dolayısıyla dilsel analizle uğraşmadan doğrudan ontolojik değerlendirmeye sahiptir. Özünün ayrı olduğunu bildiğimiz şeyden bir başka tür olarak bahsedemeyiz. Karşı olgusal dünyadaki görünüm ikizinin bütün işlevleri anlam olarak dışarıda bırakılmış ve özün kendisi kabul edilmiştir. Bu noktada, Putnam’ın ilk kabulü dualiteden özün anlam için kabul edilmesi gerektiği olur. İkinci kabulü ise görünüm ile özün zorunlu olarak her zaman ayrı olabilecekleri varsayımıdır. Son bir kabul olarak da özelliğin bağlı olduğu nesnesinden tamamen ayrı olabileceğini kabul ederiz… Bu üç ön kabulün, hepsinin belirli sorunları vardır ama en zayıfı ilki denebilir. İkinci varsayım pratik olarak bildiğimiz bir alandan hareketle eleştirilebilir. Eğer görünüm/öz dualitesinden her zaman özü seçeceğimiz söyleniyorsa o zaman ikisinin ayrılamadığı bilinç için ne denebilir? Suyumsu şey olarak bahsedilen görünüm, odak noktası bilinç olduğunda, ‘bilincimsi şey’ kullanımını bilince sabitler. Bilincimsi şeyin kendisi bilinç olduğu için görünüm ve öz arasından seçme durumu bu gibi pratik veya tasarlanabilir hipotetik örneklerde söz konusu olmaz. Dahası bilince dair teorilerden herhangi birisinin emprik olarak ‘denenip’ doğrulanması bilinçli insanın onayını gerektirir. Eğer bilinçli olma koşulları bulunduysa, bu koşulların kendisi bilinçli olmayacaktır, bilinçli olan kişinin kendisi bir şekilde bu koşul düzlemine indiğinde de bilinçli şekilde bilincin koşulunun (bahsedilen) bilincin koşulu olup olmadığını doğrulayamayacağı için bu alan zorunlu olarak özün keşfine kapalıdır. Geriye doğru çıkarsama olarak en makul teorinin bulunması söz konusu olabilir, bu durumda da tam olarak emprik bir keşiften söz edemiyoruz. Diğer ön kabule gelinecek olursa da düşünce deneyinin çapı genişletilebilir. H20 molekülünün kendisini gözlemlemek için son aşamaya gelindiğini varsayalım, sondan bir önceki bu aşamada, tıpkı gündelik hayatta gördüğümüz işlev/görünümlerde sahip olduğu aynılık gibi iki molekülden de ayrı etkileri gözlemleyemiyoruz. Kimya dilinde kullanılabilecek şekilde her iki molekülün de, kendilerini gözlemleyeceğimiz son aşamanın kıyısında, aynı özellikleri gösterdikleri bilimi insanlarınca kayda geçiriliyor. Düşünce deneyinin bu formatında özellik ile kimliğin bağını tamamen kesmiş oluyoruz…

SONUÇ

Her iki düşünürün, anlamı olabildiğince dışsallaştırma ile sonuçlanan teorik yapıları farklı şekilde yola çıkmıştır. Kripke için adın yerini tutan bütün betimleyici tanımlar bir şekilde boşa çıkabilir, su gibi kullanımı belirli şekilde anlaşılan bir adın anlamı keşif sonucu olacaktır. Bütün betimleyici tanım tezlerinin başarısızlığı sonucu adın anlamının katı belirlenimler yoluyla olduğu savunulmuştur. A priori belli şeyler ise zaten keşfe gerek duymazlar. Putnam da ise anlamın içsel hiçbir karşılığı olmadığı yollu bir arayışı görüyoruz. Putnam dille hiç uğraşmadan (söz konusu makalesi içerisinde) bahsedilenin sadece işaret ettiği şeyin özü hakkında olabileceği pozisyonundadır. Her iki düşünür için ortak bir sıkıntı referansın sabitlenmesi olacaktır. Suyun H2O kimliğine sahip olduğunu bilmemiz, biraz da bunun ötesine gidilmemiş olmasından kaynaklanıyor. Olası bir durumda, gerçekten doğal türden şeylerin kimliğini sabitlediğimizi düşündüğümüz, ve bunun için sağlam gerekçelerimizin olduğunu varsayalım. Bu durumda bile kötümser meta-tümevarım eleştirisi gereği o sabitlemenin de arkasında bir başka kimliğin olduğunu hayal edebiliriz. Burada H2O kimliği, onun ardındaki kimlik bulunana kadar aslında görünüm olan ama kimlik alınan kimliktir denebilir. Bu tür bir varsayım, her iki düşünür için de geçerlidir.

Kaynakça

1) Kripke, A. Saul. Adlandırma ve Zorunluluk, 1972, Çev. Berat Açıl, İstanbul, 2005, Litera     Yayıncılık, sayfa 81

2) Kripke, A. Saul. Adlandırma ve Zorunluluk, 1972, Çev. Berat Açıl, İstanbul, 2005, Litera Yayıncılık, sayfa 82

3) 2) Kripke, A. Saul. Adlandırma ve Zorunluluk, 1972, Çev. Berat Açıl, İstanbul, 2005, Litera Yayıncılık, sayfa 92

4) McGinn, Colin.  Philosophy of Language the classics explained, The MIT Press, 2016, sayfa 53

5) McGinn, Colin.  Philosophy of Language the classics explained, The MIT Press, 2016, sayfa 50

6) Wolf, Michael P. Kripke, Putnam and the Introduction of Natural Kind Terms, Acta Analytica, Volume 17, Issue 28, 2002, p.151-170, sayfa 158

7) Wolf, Michael P. Kripke, Putnam and the Introduction of Natural Kind Terms, Acta Analytica, Volume 17, Issue 28, 2002, p.151-170, sayfa 160.

1 Comment

  1. Varlıkların özü onların gerçek halini temsil eder. Bizim bilincimiz bu özün kısıtlı ve/veya mükemmel olmayan bir kısmını algılayabilir, bu algı, bu varlıkların gerçek halinin zihnimizdeki izdüşümüdür ama hiçbir zaman %100 doğrulukta değildir. Teknolojimiz ilerledikçe, özün giderek daha fazla kısmını algılayabilir ve nitelendirebilir hale geleceğiz.

    O yüzden varlıkların gerçek halleri, nitel ölçüme dayanmak zorundadır, bilincin katkısı asgariye indirilmelidir zira bilinç devreye girdiğinde, algı öznelleşmektedir, kişiden kişiye değişmektedir. Aynı şekilde algılanan şeyin kişi tarafından dışarıya ifadesi, doğrulanabilir niteliklere dayandırıldığı sürece özün ifade edilmiş halinin çarpıtılmasının/bozulmasının önüne geçecektir.

    Dolayısıyla, bizim evrenimizdeki Arşimedin fiziksel ve zihinsel tüm varlığı, zamana göre değişen (dinamik) bir nitel konfigürasyona dönüştürülebilir, bu konfigürasyonun içerisinde bizim evrenimizi temsil eden bir öğe de yer alabilir. Başka bir evrenin Arşimedi’nin konfigürasyonu, evreni tanımlayan öğe (ve ayrıca yaşadığı farklı tecrübeler) dolayısıyla bizim Arşimedimizden ayrı olacaktır. Bu konfigürasyon, varlıkların bir nevi künyesi olacaktır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Herakleitos (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)

Önceki Makale

Zombi Argümanına Getirilen Eleştirilerin Değerlendirilmesi – Onur Göksel Yokuş