/

Frankfurt Okulu ve Teslimiyetin Cazibesi – Matt McManus

838 görüntülenme
24 dk okuma süresi
Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Kaynak metin: https://quillette.com/2019/09/04/the-frankfurt-school-and-the-allure-of-submission/

Yazar: Matt McManus

Çevirmen:Mert Sayın

Editör: Aliberk Akbulut

Frankfurt Okulu ve Teslimiyetin Cazibesi



Faşizm iktidara geldiğinde, çoğu insan hem teorik hem de pratik olarak hazırlıksızdı. İnsanoğlunun kötülüğe bu denli bir eğilimi olabileceği, bu kadar büyük bir güç arzusu, zayıfların haklarına bu kadar çok saygısızlık; yahut da boyun eğmeye bu kadar yüksek bir özlem sergileyebileceğine inanamıyorlardı. Bu insanlardan sadece birkaçı ortalığı kasıp kavurmadan önce yanardağın gürlediğinin farkındaydı. ~ Erich Fromm


            Modernitenin ve liberalizmin ortaya çıkışından bu yana, insan özgürlüğünün önemi üzerine muazzam bir vurgu yapılmıştır. Immanuel Kant gibi klasik-liberal düşünürler için özgürlük, insanların temel bir özelliğidir; ve özgürlük tüm ahlaki edimlerimizin merkezini teşkil eder. Hem Amerikan hem de Fransız Devrimcileri, mevcut tiranlık düzenlerinin devrilmesini haklı çıkarmak adına özgürlüklerinin ihlali nosyonunu öne sürmektedirler. Ve bugün, siyasi kültür, seçim yapmanın, kişinin yaşamını bizatihi kendi uygun gördüğü şekilde yaşamasının, ve devlet tarafından zor’lanmamanın önemine atıfta bulunur. Jakoben Dergisi’ndeki sosyalistler ve National Review’daki muhafazakârlar, özgürlüğü güvence altına almak için gerçekten neyin gerekli olduğunu tartışıyor, ancak hiçbiri de özgürlüğün önemine dair bir itirazda bulunmuyordu. 

            Bu grupların ikisi de, insan özgürlüğünün doğamız için temel olduğunu, ahlaki potansiyelimizin gerçekleştirilmesi için gerekli olduğunu, veya bunların her ikisini de savunmaktaydı. Ancak bu doğruysa, totalitarizmin çekiciliğini ne ile açıklayabiliriz? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından girişilen en büyük entelektüel çabalardan biri, neden bu kadar çok insanın, şimdiye kadar görülmemiş bir ölçekte cinayet işlemek için özgürlüğünü isteyerek teslim ettiğini ve hatta boyun eğdiklerini anlamaya çalışmaktı. Sayısız sanatçı, filozof, sosyolog ve iktisadi açıklamalar yapmaktaydı. En derinlikli yorumlardan biri de, Almanya’da neyin ceryan ediyor olduğuna dair dair karanlık ve melankolik bir yorum yapan Frankfurt Okulu’nun teorisyenlerinden geliyordu.

İnsanın Teslimiyet Arzusu

            Frankfurt Okulu’nu daha önce daha önce ayrıntılı olarak tartıştım, bu yüzden büyük ölçüde tarihlerini yeniden anlatılamaktan kaçınacağım. Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinin çoğu, Nazi Almanyasın’dan kaçan sığınmacılardı; özellikle de işkence ve ölümden kurtulmak amacıyla Avrupa ya da Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçan Theodor Adorno ve Walter Benjamin gibi Yahudilerden oluşmaktaydı. Bu insanlar, Nazi suçlarının tam teşekküllü vahşeti her zamankinden çok daha belirgin hale geldikçe, milyonlarca Alman ve Avrupalı işbirlikçinin Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandırdığı şeye neden çok az dirençle boyun eğdiğini anlamak için psikanalitik ve Marksist teorinin belirli bir felsefi sentezini uyarladılar. Vardıkları sonuçlar ise oldukça çarpıcı, insanın yüzüne atılan bir tokat cinsindendi.

            Özgürlükten Kaçış kitabının yazarı Erich Fromm’a göre, birçok liberal kuramcının yaptığı hata, insanların gerçekten özgür olmak istediklerini düşünmekti. Bilinçli ve kamusal düzeyde, tabii ki liberal kuramcılar durumun tam da böyle olduğuna dair itiraz edeceklerdir. Ancak daha derin bir psikolojik düzlemde, özgürlüğün yüklerinden kaçma ve kaçınma özleminin, dolayısı ile bir arzunun, yattığını savunmuştur. Bunun bir nedeni, çok erken yaşlardan beri, ebeveynlerimizden devlete kadar değişen otorite figürlerine bağımlılık duygusu ile aşılanmış olmamızdan ve yoğun telkine maruz kalmamızdan kaynaklanmaktadır. Bunlar genellikle kötücül kuvvetler (zor ve baskı / force) değildir, aslında sevgi ve çocuğun çıkarları ve faydası tarafından motive edilebilirler [Bkz. Paternalizm]. Ancak çoğumuz, bize bir yön ve amaç duygusu sağlayan belirli ve çeşitli otorite biçimlerine olan bu bağımlılığı gerçekten aşmakta başarısız oluyoruz.  Birçoğumuz bu otoritelere boyun eğiyoruz çünkü onları memnun etmek hayata ve hayata bakışımıza dair bize derin bir anlam kazandırıyor. Süper ego ile ilişkili otoritelerin tatmini, kendi arzu ve isteklerimizi bir kenara itip, kültürümüzün veya politik sistemimizin zor’unluluklarına boyun eğdiğimiz için bir zevk kaynağı haline gelir. Otoriteye böylesi bir bağlılık duymadan, yaşamda hiçbir yön ya da amaç duygusu olmadan yetişkinliğe atıldığımızı, en korkunç duruma zorlandığımızı hissederiz: Yani tam olarak, kendi yolumuzu bizatihi kendimiz için çizmek durumunda kalmak. Bireyleşmenin bu gerekli kısmı (yani, bireysel bir insan olma süreci) ve olgunluk son derece yabancılaştırıcı ve zor şeylerdir. Fromm’un dediği gibi: 

“Bireyleşme sürecinin bir başka yönü de yalnızlığın artmasıdır. Birincil bağlar, kişinin kendisi dışındaki dünyayla güvenlik ve temel birliği sağlar. Çocuk kendisi dışındaki dünyadan çıktığı ölçüde, yalnız olduğunun, diğerlerinden ayrı bir varlık (olarak var-) olduğunun farkına varır. Kişinin kendi bireysel varoluşuyla karşılaştırıldığında son derece kuvvetli ve güçlü, ve çoğu zaman da tehdit edici ve tehlikeli olan bir dünyadan bu ayrılık, bir güçsüzlük ve endişe duygusu yaratır. Kişi kendisi dışındaki dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğu sürece, ve bireysel eylemin imkânlarımdan ve sorumluluklarından habersiz olduğu sürece, bu durumdan korkmaya gerek yoktur. Kişi bir özne/birey haline geldiğinde, tek başına durur ve tüm tehlikeli ve acı yönleriyle dünyayla yüzleşir.”

            Bireyleşmenin ayrılmaz bir parçası olan bu erken yabancılaşma dönemlerini bir şekilde atlatmak için mücadele ederken, “bireysel eylemin olanakları ve sorumlulukları” ile karşı karşıya kalmadığımız daha basit bir dönem arzusu nadiren, tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu sorun, Max Horkheimer’ın Akıl Tutulması’nda işaret ettiği gibi, çoğumuzun araçsal akıl açısından düşünmek için eğitildiği modern (şimdi ise post-modern) toplumlarda daha da kötüleşmektedir. Yani, eğitimimiz, hedeflerimizi daha iyi takip etmemize yardımcı olacak entelektüel araçlar sağlamaya odaklanır; yalnız hangi hedeflerin gerçekten takip edilmeye değer olduğunu belirtmek konusunda çok az vurgu yapılır. Bu durum, belirsiz, dengesiz ve başıboş olan bireyler üretir, bu da birçoğunun tüketiciliğin sunduğu kolay zevklerde ve Adorno’nun kültür endüstrisinin üretilmiş- imal edilmiş eğlencesinde teselli aramasına yol açmaktadır. Özneler, bireyleşme sürecini hiçbir zaman tam olarak tamamlayamazlar, çünkü hayatlarını kısacık ve geçici zevklerin peşinde koşmanın ve ekonomik ilerleme adına yapılan rekabetçi mücadelenin ötesinde ne yapacaklarını ve adayacaklarını bilmiyorlardır. 

Böyle bir durumda, gerçekte kim olduğumuzu bile tanımlayamayız, çünkü hayata gerçek bir form ve karakter kazandırmak için hangi hedefleri takip edeceğimizi belirleyemeyiz. Bu, kişiler üzerinde, bize kim olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini söyleyebilecek bir otoritenin geri dönüşü özlemi ile sonuçlanır; özellikle de aniden ve şiddetli biçimde gelişen kişisel ya da sosyo-politik akut-kriz zamanlarında…

Bu teorisyenlerin aklında olan örnek elbette büyük Buhran’ın neden olduğu ekonomik kriz ve bunun sonucunda ortaya çıkan siyasi istikrarsızlıktı. Bu gelişmeler kırılgan Weimar Cumhuriyeti’ni alt üst etti ve radikalleşme amacıyla otoriteye boyun eğme özlemi ve derin arzusu için mükemmel koşulları yarattı.

Özgürlüğün Dayanılmaz, Katlanılamaz, Tahammül Edilemez Doğası

Böyle kriz zamanlarında, Fromm’un “otoriteryen kişilik” olarak adlandırdığı şey, sadizm ve mazoşizmin bir bileşimi ile karakterize olmaya başlar. Otoriteryenizmi benimseyen kişi, yabancılaşma duygusunun sebebinin dünyanın temel düzensizliği ve bozukluğu olduğuna inanmaya başlar. Gerçeklik, kendisini tamamen bireysel eylemin kontrolünün dışında bir şey olarak sunar— yani korkutucu ve ezici olarak. Bu nedenle otoriteryen kişilik, iktidarın varlığı kontrol etmesini değil, aynı zamanda bu kontrolle ne yapılacağına karar vermenin acısından da kurtulmayı ister. Seçim sadece daha kaotik olasılıklar sunar ve otoriterizmi benimsemiş kişilik bu tür sorumlulukların bir parçası olmak istemez. Bu nedenle, ‘Otoriteryen Kişilik’ler genellikle totaliter bir hareket biçimini alan, sunabilecekleri bir düzen biçimi aramaktadırlar. Totaliteryenler, proto-otoriteryenlerin yaşamlarında eksik olan düzen ve amaç(lılık) duygusunu sağlamaya söz vermektedirler; bunu proto-otoriteryenlerin mutlak uyum taleplerini özgürlük yükünden, paradoksal bir şekilde kurtararak (yani özgürlük yükünden özgürleştirerek) yaparlar. Ayrıca, yine totaliteryenler, bu kişilere kafalarında tahayyül ettikleri, ve içinde talep ettikleri düzene  talep ettikleri düzene uymayan tüm unsurları ortadan kaldırarak dünyayı kontrol etme gücünü de sunarlar. 

            Bu bizi Frankfurt’un özgürlük hakkındaki düşüncesinin en umutsuz özelliğine getiriyor; doğru koşullar altında çoğumuz bunu ne kendimiz ne de başkaları için istemeyiz. Özgürlük doğal olarak kaos olasılığını da beraberinde getirir. Kendim için ne yapacağımı seçmek zorunda kalırsam, yanlış seçmem ve hayatımı altüst etmem için her zaman bir olasılık vardır. Hakiki bir birey için, bu olasılık kabul edilmeli ve memnuniyetle karşılanmalıdır, çünkü bizi tanımlayan başarılarımız kadar hatalarımızdır. Bu proto-otoriterler için çok yüksek bir risktir. Lakin, otoriteye ve onun sizin için hayatınızı yönetme ve domine etme vaatlerine boyun eğmek çok daha kolay ve daha güvenlidir. Aynen, Arendt’in, hizmet ettiği parti adına tamamen kendisini ve bağımsız düşünme iradesini ve kapasitesini terk ettiğini söylediği, Adolph Eichmann gibi. Sonuç, Herbert Marcuse’un söylediği gibi, insan kişiliğinin ve akıl yürütme kapasitesinin tek bir boyuta düzleşmesi, yan, yassılaşmasıdır.

Otoriteryen kişilik başkasının özgürlüğe sahip olmasını istemez. Bunun nedeni, eğer diğer insanlar istediğini yapmakta özgürlerse, o zaman onlar da sizin kontrol edemediğiniz eylemlerle hayatınıza karışabilirler. Bu tür duygular, bizim gibi görünmeyen veya bizim gibi davranmayanlar ile karşılaştığımızda; ve niyetlerinin ne olduğu konusunda şiddetli akut endişelerimizi tetikleyen insanlarla karşılaştığımızda özellikle belirginleşir. Nazi Almanyası’nda, Yahudi ve yabancı komploların heyulası, endişe ve kaotik parçalanma sanrısı yaratmak için sürekli olarak kullanıldı. Toplumda ters giden her şeyden Yahudi asıllı Almanlar ve yabancı unsurlar sorumlu tutuldular, ve bu da Nazi partisinin giderek daha fazla güç talep etmesine ve nüfusa kendi rejimin nüfuzu ve baskısı ile savaşmak için daha büyük kısıtlamalar getirmesine neden oldu. Slavoj Zizek’in sık sık işaret ettiği gibi,  bu yabancı unsurlar hakkında şeffaf bir şekilde çelişkili iddialarda bulunmayı bile içeriyordu. Yahudiler aynı anda hem insan-dışı olarak hem de dünyayı kontrol etmek için büyük bir komplonun kontrolünde etken aktör gibi gösterildi. Yani, hem önemsizdiler hem de Alman hegemonyası için büyük bir tehdit oluşturuyorlardı. Makul düşünebilen herhangi bir birey bu çelişkiyi fark edecektir ve aklı başında hiç kimsenin bunu kabul edemeyeceği konusunda da ısrar edecektir. Ancak, totaliter partinin çıkarlarına uymayan bir şekilde düşünmenin bile bireyin hapsedilmesiyle ve idamıyla sonuçlanabileceği bir toplumda, bu tür görüşleri kim dile getirmeye cesaret edebilir ki?

Ölüm ve Aşk Üzerine

Fromm, Horkheimer ve Adorno’ya göre bu proje ancak kitlesel ölüm isteğiyle sonalanabilirdidi. Bunun nedeni, nihilist manada ölümün, yaşamla birlikte gelen tüm korku ve zorluklardan sıyrılan ebedi bir düzen biçimidir. Sonuçta hayat bir olasılıktan ibarettir. Ve olasılık, temelde rotamızı değiştirmeye karar verme özgürlüğümüzle, uyum sağlamamayı yeğleme ve daha az gidilen yolu takip etme özgürlüğümüzle yakından bağlantılıdır. Bu, nihayetinde tüm tehlikeli olasılıkları gerçekten ortadan kaldırmanın tek yolunun yaşamın kendisini ortadan kaldırmak olduğuna karar veren otoriteryen kişilik için katlanılamaz bir durumdur. Bu katılaşmış, ve kireç tutmuş “felsefenin ” Nazi toplama kampı sisteminin mekanik düzeninde  kendini gerçekleştiğini görüyoruz. Canlıların uçsuz bucaksız trenlerle kıtalar arasında en verimli şekilde (hammadde gibi) işlenebilecekleri, köleleştirilebilecekleri ve nihayet infaz edilebilecekleri dev ölüm fabrikalarına taşındılar. Ve sonunda, totaliteryen ölüm üzerinde bile bir düzen talebi, kendi kendin hedef aldı. Nazi Almanyası’nın son günlerinde, tüm dünya Berlin’e kapandığında, Hitler Alman altyapısının imha edilmesini istedi ve halkının onu nasıl hayal kırıklığına uğrattığını ve tarihin kül yığınına atılmayı hak ettiğini haykırdı.

Fromm’a açısından, gerçekten bireyleşmenin, dolayısıyla otoriterliğin cazibesinden kaçınmanın yegane yolu, başkalarına ve dünyaya içten duyulan sevgidir. En büyük görülerinden biri, bunun ne kadar zor olabileceğine işaret etmekti. Sevgi Sanatı (The Art of Loving) adlı eserinde Fromm, çoğumuzun başkalarını gerçekten umursamadığını incelemektedir. Başkalarını kendi amaçlarımız için kullanıyor ve manipüle ediyoruz, hatta ihtiyaçlarımızı daha iyi karşılamak için bize en yakın olanları yeniden şekillendirmeye çalışıyoruz. Bu, otoriteryen kişiliğin esansının, başkalarıyla en kibar ve samimi ilişkilerimizde bile nasıl bulunabileceğini göstermektedir; önemsediğimizi iddia ettiğimiz kişilerin özgür olmasına gerçekten izin vermek dayanılmaz olabilir. Böylelikle, onları kontrol etmek için boşuna bir girişimle kendi özgürlüğümüzü boşa harcıyoruz; genellikle bizi terk edeceklerinden veya hayal kırıklığına uğratacaklarından korktuğumuzdan bunu yapıyoruz. Gerçekten sevmek için, kişi diğer insanların olduğu gibi olmalarına istekli olmalıyız; ve bu aynı zamanda dünyayı dilediğimiz gibi yeniden inşa etme konusundaki temel eksikliğimizi de kabullenmek anlamına gelmektedir. Bu, elbette büyük bir risk anlamına gelmektedir, ancak bunun alternatifi çok daha yıkıcı ve tenhadır. 

2 Comments

  1. Superego dominant tipler düzenli (orderly) ortamlarda huzur bulurken id dominant tipler serbest (uninhibited) ortamlarda huzur bulmaktadır.

    Ego dominant tipler ise eğer dışa dönük (Extraverted) iseler etraflarını kendi ego değerlerine/görüşlerine göre düzenlemeye kalkmaktadır. Ego dominant tipler içe dönük (introverted) ise kendilerini kendi egolarına göre düzenlemeye kalkmaktadır ve başkasının egolarına müdahalesine tepki göstermektedir.

    Dışa dönük egoistler totaliteryen, içe dönük egoistler liberteryen/anarşist olmaktadır.

    Mesele ikisinin arasında denge kurarak uçlardan uzaklaşmaktır. Totaliteryen kişi biraz içedönük olmayı, etrafı düzenlemeyi bırakmayı, anarşist kişi de biraz daha dışadönük olmayı ve kendinden başkasına da önem vermeyi ve düzen istemeyi öğrenmelidir.

    Faşizm genelde kolay etki altında kalan ve hayvani dürtülerle tepki vermeye meyilli id-dominant kitleleri harekete geçirir. Bunlar id ile karar verdiğinden ve superegoları zayıf olduğundan kendi sorunlarının sorumluluğunu almak istemez ve kendilerini sorumluluktan kurtarmak için günah keçileri ya da sorunlarını çözmeye gönüllü kişileri ararlar.

    Bu, superegolarının (vicdanlarının) zayıf olmasından kaynaklanmaktadır. Aksi takdirde sorunu kendilerinde bulmaları ve bunu çözmek için bireysel çaba harcamaları gerekecektir ki bu işlerine gelmez zira başarısız olurlarsa kendilerini suçlamak istemezler ve ayrıca biraz da tembelliğe ve pasaklılığa meyillidirler.

    Faşizmin ikinci kullandığı kitle egoistlerdir. Eğer faşist yönetiminin yücelttiği değer, egoistlerin bünyesinde barındırdığı değerler ile örtüşüyorsa (Alman olmak vb.) egoistler bu yönetime, kendilerini yücelttiği için sahip çıkarlar. Öbür egoistler de kendilerini alçalttığı için karşı çıkarlar. Dolayısıyla faşistler de anarşistler de narsistik kişiliğe meyillidirler.

    Faşitlerde otorite (superego), kişisel çıkar ve değerlere (egoya) alet edilmiştir. Otorite kişisel çıkarları ve egoyu/kişiyi yüceltmek için suistimal edilmektedir. O yüzden burada bir kötü arancaksa kötü olan superego değil egodur.

    Ha keza anarşistlerde de özgürlük ve sorumsuzluk (suçlanmama) ihtiyacı (id) yine egoya alet edilmiştir. Dolayısıyla ego, id’i kendi çıkarları için suistimak etmektedir.

    Bu üç mekanizmanın (superego, ego, id) bünyede eşit güçte bulunması ve ifade edilmesi insanları daha mülayim ve anlayışlı hale getirecektir.

    Bununla ilgili political compass üstüne Myers Briggs kişilik tiplerini dağıtmaya çalıştım. Aşağıdaki linkten bakarsanız belirli kişilik tiplerinin belirli ideolojileri meyilli olduğu görülebilir.

    https://twitter.com/Yeghor5/status/1385829450852585472?s=20

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Uzayzaman, Görelilik ve Geometri – Keremcan Doğan

Önceki Makale

Tanrı ve Politika Üzerine: Zizek ve Peterson Karşılaştırması -Matt Mcmanus