Tanrı ve Politika Üzerine: Zizek ve Peterson Karşılaştırması -Matt Mcmanus

671 görüntülenme
32 dk okuma süresi
Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Çevirmen: Mert Sayın

Editör: Aliberk Akbulut

Kaynak Metin: https://quillette.com/2018/10/31/on-god-and-politics-comparing-zizek-and-peterson/


Zerdüşt aralarına atladı ve gözleriyle onları süzdü. ‘’Tanrı nerede?’’ diye haykırdı. ‘’Sana söyleyeceğim. Onu öldürdük. -sen ve ben- Hepimiz onun katiliyiz: Ama bunu nasıl yaptık. Denizi nasıl içebildik? Ufku silmemiz için bize süngeri kim verdi? Dünyayı güneşinden ayırdığımızda ne yapıyorduk ve şimdi (Dünya) nereye hareket ediyor? Biz nereye hareket ediyoruz? Tüm güneşlerden uzağa mı? Sürekli düşmüyor muyuz? Geriye, yana, ileri ve her yöne? Hala yukarı ve aşağımız var mı? Ebedi bir hiçlik gibi sapkın değil miyiz? Boş uzayın nefesini üzerimizde hissetmiyor muyuz? Henüz dahada ama dahada soğuk olmadı mı? Gece sürekli üzerimize gelmiyor mu? Sabahları fener yakmamız gerekmez mi? Henüz Tanrı’yı gömen mezarcıların gürültüsü dışında bir şey duyamadık mı? Hala ilahi çürümenin kokusunu almıyor muyuz?

(Friedrich NietzscheŞen Bilim)

Din hem kim olduğumuzu hem de ait olduğumuz topluma dair anlayışımızı şekillendirmede uzun zamandır önemli bir rol oynamaktadır. Bunun farklı çağlarda daha iyi ve daha kötü olmak üzere Dünya siyasetinde muazzam bir etkisi olmuştur. Ancak genel anlamda modernite olarak adlandırılan şeyin başlangıcından bu yana, birçok kişi dinin kişisel öneminin ve siyasi etkisinin giderek azalmasını bekledi. Leviathan’da Thomas Hobbes, çeşitli siyasi pozisyonları desteklemek için dinin “zayıf ruhlarına” başvurmayı reddetti. Voltaire ve diğer Aydınlanma düşünürleri, Katolik Kilisesi ve onun geleneksel hiyerarşiyle ilgili mitleriyle ve ayrıcalıklarla alay ettiler. Immanuel Kant, saf aklın asla Tanrı’nın varlığının somut kanıtını sağlayamayacağını iddia etti. Karl Marx, komünist bir toplumun yükselişiyle ortadan kalkacak olan, ve “kitlelerin afyonu” addettiği dini tanımamış, onu hiçe saymıştır. Bu sayısız gelişme, Friedrich Nietzsche’yi – ateist filozof Arthur Schopenhauer’in izinden giderek – Tanrı’nın öldüğünü ve yeni ve belirsiz bir seküler çağa girdiğimizi ilan etmeye itti.

Nietzsche, içinde yaşadığımız çağın, küresel düzenin temellerini sarsacak yeni ve potansiyel olarak radikal ideolojilerin ortaya çıkacağı bir çağ olacağını öngörmüştür. Ancak o zamandan beri pek çok kişi, sekülerizmin büyük bir kargaşaya yol açmanın çok ötesinde, giderek daha barışçıl ve birbirine bağlı bir dünyaya yol açacağını savundu. Richard Dawkins ve Sam Harris gibi Yeni Ateistler, dinin her zaman bölücü bir güç olduğunu ve dinin kaçınılmaz çüküşünün daha barışçıl bir dünyanın ortaya çıkmasına yardımcı olacağını iddia ettiler. Stephen Hawking, yakın zamanda ölümü sonrasında yayımlanan kitabında, son bir kez daha Tanrı’nın olmadığını ve dünyaya dair inceleme ve soruşturmalarımızda, inancın yerini bilim ve aklın alması gerektiğini savunmuştur. Fakat Tanrı garip bir ters köşe ile sürekli olarak (yeterince uygun bir şekilde) kendini diriltiyor gibi görünüyor. Geleneksel dinleri destekleyen inançlıların sayısı gerçekten azalırken, dünya bir bütün olarak daha ateist bir yönde ilerliyor gibi de görünmüyor. Sonuç olarak din, milyarlarca kişinin özel hayatında ve politik duyarlılıklarında önemli bir rol oynamaya devam ediyor.

Bu kısa makalede, bu fenomeni kayda değer bir derinlikte değerlendirmeyi düşünmüyorum. Hem Tanrı’nın varlığına ilişkin ontolojik soruya hem de Tanrı’nın varlığının ya da olmamasının normatif inançlarımız için neyi ima edebileceğine dair meta-etik soruya ilişkin metodolojik agnostisizm duruşunu benimsiyorum. Geçmişte bu meta-etik soruyu seküler bir bakış açısıyla biraz ayrıntılı olarak ele aldım. İlgilenen okuyucu oraya dönebilir.1 Bu makale aynı zamanda dinin yurt içi ve küresel siyasetteki etkisi üzerine, daha sosyal ve politik olan sorular da değerlendirmeyecektir. Etkiyeliyici ve değerli olsa dahi, burada böyle bir analiz geliştirmeye yer yok. Bunun yerine, iki tanınmış düşünür olan Jordan Peterson ve Slavoj Žižek’in ahlaki ve politik görüşlerini çerçevelemede Tanrı’nın ne gibi bir rol oynadığına odaklanacağım.

Karşılaştırmak için seçtiğim kişilerdeki motivasyonum üç faktör tarafından belirlenmektedir. Birincisi, Peterson ve Žižek’in her ikisinin de tanınmış entelektüeller olmasıdır. İki düşünürün de çalışmalarını eleştirel olarak karşılaştırarak pek çok şey kazanılabilir, çünkü pozisyonları nispeten geniş bir okur-yazar izleyici tarafından biliniyor gibi görünüyor. Ne yazık ki, şu sıralar vaat edilen bu iki düşünür arasında bir münazarayı asla göremeyebiliriz ve bu, bu makalenin gözlemlerini canlandırmak ve etkilemek konusunda olukça yardımcı olabilir. İkincisi, Peterson ve Žižek’in, kesin fikir ayrılıklarına rağmen, felsefi ve politik olarak kişinin ilk bakışta şüphelenebileceğinden çok daha fazla ortak yönlerinin olduğu gerçeğidir. Her ikisi de felsefi olarak geniş bir psikanalitik çerçeveye dayanmaktadırlar; Peterson ağır bir şekilde Carl Jung’a; Žižek ise, ara sıra sapkın derecede bir takipçisi olduğunu belirttiği, Fransız psikanalist Jacques Lacan’a dayanmaktadırlar. Dahası, hem Peterson hem de Žižek, politik olarak postmodern felsefe ve kimlik politikalarına,gerçi bu çok farklı nedenlerle olsa da, son derece eleştireldirler. Ancak üçüncü olarak, hem Peterson hem de Žižek dini konulara ve özellikle de Hristiyan teolojisi ve politikasının yeniden canlandırıcı ve diriltici yönlerine tutarlı bir ilgi gösterdiler. Bu ilgi Peterson’un her iki büyük kitabında da mevcuttur ve ateist Sam Harris ile yaptığı ilginç tartışma serisinde kesinlikle ortaya çıkmıştır. Žižek’in durumunda, Hristiyan düşüncesine olan ilişkisi ve buna yönelik uğraşıları, en belirgin biçimde, Mesihin Canavarlığı ve Kırılgan Mutlak: Ya da Hıristiyan Mirası neden Uğruna Savaşmaya Değerdir? (The Monstrosity of Christ and The Fragile Absolute: Or, Why is the Christian Legacy Worth is Fighting For) gibi eserlerde ortaya çıkmaktadır.

Bu faktörler, potansiyel olarak verimli ve eğitici pozisyonları arasında bir karşılaştırma yapar. Peterson ve Žižek doğal olarak Tanrı’yı ​​ve Hristiyan mirasını çok farklı şekillerde anlasalar da, bu metini neden her ikisinin de özel olarak bu konuyla önemli ölçüde ilgilendiğine dair bir takım fikirlerle bitireceğim. Bu ise, birçok kişinin tahminlerine ve çabalarına rağmen, dinin neden bugün dünyada bu kadar hâkim ve kadir bir güç olarak varlığını sürdürdüğüne dair daha kapsamlı olan problemi incelememize yardımcı olabilir.



Jordan Peterson, Tanrı ve Politika

Jordan Peterson, Hıristiyan öğretisine ilişkin analizi ve Tanrı’ya yaptığı referanslar nedeniyle hem çokça övüldü hem de eleştirildi. Eleştiriler, hem güçlü dini inançlara sahip olan ve dolayısıyla da Peterson’ın inançlılığı konusunda yeterince samimi olmayışını eleştiren cenahtan, hem de ciddi fikirli bir entelektüelin hayali dini fikirlere sahip olmaması gerektiğine savunanlardan gelmekte.

Bu eleştirilerin çoğunun kaynağı, Peterson’un kendisinin, bu metinde de işaret edildiği gibi, pek çok dini problem konusunda garip bir şekilde belirsiz olmasında yatmaktadır. Örneğin, çeşitli noktalarda Peterson, Tanrı’nın var olduğunu düşünmediğini, lakin bu sorun üzerine kava yormak için zamana ihtiyacı olduğunu veya inancının tam olarak irdelenmesi için konun çok fazla boyutu olduğunu iddia etmiştir. Belki de bugüne kadar verdiği en somut cevap, Haziran 2018’de kısa bir tweet’te ortaya çıktı; burada Paterson “Tanrı, gerekli imanı gösterdiğiniz şeydir …” ve bunun bir “varoluş durumu yani personalite” olduğunu öne sürmüştür.

“Tanrı, gerekli imanı gösterdiğiniz şeydir. Gereklidir, çünkü bir yerden başlamanız gerekir. Ve bu gerekli aksiyom bir olgu değildir, o bir varoluş biçimi ya da kipidir, yani bir personalite’dir.”
– Jordan B Peterson (@jordanbpeterson) 25 Haziran 2018

Bu tür bir Tanrı anlayışı, Peterson’un 2006 tarihli “Din, Egemenlik, Doğal Haklar ve Deneyimin Kurucu Unsurları” (Religion, Sovereignty, Natural Rights, and the Constituent Elements of Experience) başlıklı makalesinde de kendisini hissettirmektedir:

Son olarak, fenomenolojik olarak ele alındığında, tüm insanlar bireyseldirler. Özel olarak deneyimlenen öznel bir varoluş alanımız vardır; ve doğası ancak kısmen iletilebilir. Bu nedenle acımız genellikle sadece bize aittir, tabii sevinçlerimiz de öyle. Doğumlarımız ve ölümlerimiz bireysel doğum ve ölümlerdir. Yaşadığımız yaratıcı ve ereksel bu âlem ne olursa olsun, en azından kısmen, benzersiz bir şekilde içimizde bulunur. Dahası, kendimizin bilincindeyiz, bu yüzden bireyselliğimiz bizim için belirgindir – ve bu görünüşün gerçekliği, deneyimimizi kaçınılmaz bir şekilde renklendirir. Bireysel varlık olmaklılık, bizim en büyük hediyemiz ve en korkunç lanetimizdir. Bir armağan olarak, bilinç, içimizde yansıtılan Tanrı’nın bizzat görüntüsü olarak algılanır. Bir lanet olarak, bilinç, kendi özlüğümüzün, yetersizliğimizin ve yanlış yapmaya yönelik eğilimimizin dayanılmaz bilgisidir – eşit şekilde, ölüme kadar hiç bitmeyen emek olarak düşünülür.2

Peterson’un ilahi kavramını anlamak oldukça zor, ancak bana göre Immanuel Kant ve Paul Tillich gibi Alman düşünürlerinkine çok yakın görünüyor. Peterson için –kendisinden önceki bu düşünürlerde olduğu gibi– Tanrı, varlığı insan aklının rasyonel güçleriyle kanıtlanabilen biri bir yana, kendi başına bir kendinde-varlık ve oluş bile olmayabilir. Bunun yerine Tanrı, Kant’ın “pratik aklın bir postulatı, koyutlamasıdır” diyebileceği şeydir. “Tanrı” kavramı, en çok değer vermeyi seçtiğimiz şeyin bir metaforudur. Paul Tillich’in İmanın Dinamikleri (Dynamics of Faith) adlı eserinde kullandığı terimler ile ifade edecek olursak, Tanrı, bir kişinin “en yüksek kaygıyı” taşıdığı, kişi için her şeyi ifade eden bir kavramdır.

Bu aynı zamanda Peterson için dinamik bir niteliğe de sahiptir, çünkü “en yüksek kaygı” aynı zamanda hayatlarımızı adamayı seçtiğimiz şeydir. Neredeyse her zaman değerli olana değer vermeyi bırakarak, her iki kutupta da fanatik kinizmin veya ideolojik köktenciliğin (fundamentalism) tanımladığı bireysel ve sosyal ‘’kaos’’a düşerek Tanrıyla aramızdaki bağı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bilgekişi ise, “en önemli” olana bağlı kalarak hayatında bu son iki kaygı arasında bir denge arar; neye değer verdiğimizi ve dolayısıyla dünyada nasıl davrandığımızı açıklığa kavuşturarak hayatımıza düzen getiren Tanrı’dır.

Peterson için bu konu, temelde hem klasik liberalizm hem de gelenekselcilik konusundaki argümanlarıyla ilgilidir; diğer bir ifade ile siyaset kuramcıları tarafından bazen “düzenli özgürlük” olarak adlandırılan şey. Peterson bireylerin değerlerinin ne olması gerektiğini belirlemekte özgür olmaları gerektiğine inanıyor, ancak çökmekte olan siyasi ve dini geleneklerin bazılarını çok karanlık bir hat haline gelebileceği konusunda endişelenmeye de devam ediyor. Peterson, Nietzsche ile “Tanrı’nın ölümünün” – gerçek bir varlık olarak anlaşılan – özgürleştirici bir an olduğu konusunda hemfikirdir; bu geleneksel dini inançların gerici muhafazakarlığından terapötik, yani iyileştirici bir kopuşudur. Ancak “Tanrı’nın ölümü”, insanları kutsalla ilişkilendirdikleri değerleri şekillendirerek hayatlarına bir anlam duygusu katmış olan bu –“en yüksek kaygı” olan şey olarak– geleneklerden de azade etmiş oldu; insanları serbest kıldı.

Bu gelişme, birçok insanı kinizm kaosuna ve ideolojik köktenciliğe (fundamentalism) kapılmaya teşvik ediyor gibi göründüğü için, son derece tehlikelidir. Bu nedenle Peterson, çoğu insanın çağdaş dünyada hissettiği köksüzlüğe katkıda bulunuşu nedeniyle, post-modern düşünürlerin görünen geleneksel karşıtlığının çok ileri gittiğine dair endişelerini sık sık dile getirmektedir. Peterson, bu köksüzlüğün en iyi ihtimalle nihilist bir kinizme ve en kötüsü Nazizm ve Stalinizm gibi ideolojik köktenciliğin (fundamentalism) geri dönüşüne yol açacağından endişelenmektedir.

Slavoj Žižek, Tanrı ve Politika

Peterson, “belirlenmiş özgürlük” desteğiyle (benim anladığım kadarıyla) kendisini merkez-Sağ’da oldukça dürüst ve açık bir biçimde konumlandırırken, Žižek kesinlikle aşırı sol tarafta kalıyor. Žižek çeşitli zamanlarda komünist hareketlerin yeniden doğuşu için destek verdiğini, Occupy Wall Street protestocularının çabalarını desteklemede aktif olarak yer aldığını ve bıkmadan, usanmadan tek gerçek ütopik düşüncenin mevcut liberal kapitalist sistemin sonsuza kadar devam edebileceği inancı olduğunu iddia etti.

Buna karşılık, kendisi aynı zamanda hiçbir zaman solcu akranlarının çoğunun benimsediği felsefi ateizmi ve siyasal sekülerliği benimsemedi. Kendisini sürekli olarak “inançlı bir Hristiyan”, “materyalist bir Hristiyan” vb. olarak adlandırdı. Dahası, bu iddialar, Hristiyan doktrininin birçok yönünü övmek için yazdığı ve uzun uzadıya konuştuğu gibi tamamen şaka değildir:

https://www.youtube.com/watch?v=tABnznhzdIY

Tabii Žižek bu ilginin yeniden canlanmasında aşırı solda yalnız değildir. Alain Badiou, St. Paul üzerine uzun uzun yazmıştır. Anarşist Simon Critchley, Emmanuel Levinas’ın dini düşüncelerine seve seve başvurur. Peki bunu nasıl açıklanabiliriz?

Peterson gibi Žižek de Hıristiyan doktrinine olan desteğinin Tanrı’nın kendisinin gerçek bir varlık olarak var olduğu inancını kapsamadığı konusunda oldukça açıktır. Žižek’in felsefi bakış açısı, gerçekliğin ontolojik olarak hiçbir zaman tam olmadığını, ancak her zaman diyalektik bir çözülme ve geçici istikrar durumunda olduğunu savunur. Bu durum, aslında ister iradeyle ister Spinoza’nın varsaydığı gibi salt varlığıyla gerçekliğin kendisini bir arada tutan aşkın bir Tanrı’ya inanmayı engeller. Ancak Žižek’in “Sadece Acı Çeken Bir Tanrı Bizi Kurtarabilir” başlıklı bir makalesinde ileri sürdüğü üzere, Hıristiyan doktrininin, doğru bir şekilde anlaşıldığında böyle aşkın bir Tanrı anlayışını desteklediğine inanmamaktadır.

Bu bizi ilk ikisinden (yani egemen Tanrı, sonlu Tanrı) üstte ve onların ötesinde üçüncü bir konuma, acı çeken olarak Tanrı’ya getirir: O Tanrı ki –her ne kadar “gizemli yollardan” çalışıyor olsa bile– günün sonunda daima kazanan gösterişli bir muzaffer değildir; O Tanrı ki soğuk ve katı adaletini uygulamaz, zira O tanımı gereği adil olandır; fakat öyledir ki –çarmıhta işkence gören İsa Mesih gibi– can çekişendir, insanlığın sefaletiyle dayanışma ve birlik içinde acı çekmenin yükünü üstlenir. “Tanrı yalnızca bir varlık değil, bir hayattır, bir yaşamdır. Lakin tüm yaşam bir kadere haizdir ve acı çekmeye ve olmaya tabidir. /…/ İnsanca acı çeken bir Tanrı kavrayışı olmaksızın / …/ bütün bir tarih kavranamaz olarak kalmaya devam edecektir” diye yazar Schelling. Peki neden? Çünkü Tanrı’nın acısı, kendisinin tarihin içinde yer aldığını, tarihten etkilendiğini, ve sadece gök kubbeden telleri oynatan bir Usta olmadığını ima eder de ondan: Tanrı’nın acısı, insanlık tarihinin yalnızca bir gölgeler tiyatrosu değil, fakat gerçek mücadelenin yeri olduğu anlamına gelir; öyle ki bu Mutlak’ın kendisinin içerildiği ve kaderinin de çoktan belirlendiği mücadelenin ta kendisidir.

Žižek’in Hıristiyan doktrini versiyonunun göstermiş olduğu üzere, Tanrı’nın seçilmiş kaderi, dünyayı kurtarmak için ölmekti. Hıristiyan öğretisinin iç-görüsü, Tanrı’nın kendisinin öldüğünü kabul etmek ve bu ölümü, İsa’nın çarmıha gerilmesinin ve göğe yükselişinin mitolojik açıklaması olarak sahnelemekti. Dahası, Tanrı kendini feda ederek, düzenin gerçek ebedi babası olma rolünü bilinçli olarak terk etti. Bunun yerine, bir kaos dünyası yarattı, ancak aynı zamanda tam özgürlük olanağını da yaratmış oldu.

Psikanalitik bir bakış açısından, Tanrı’nın artık Kutsal Baba rolünü oynamayı reddettiği ve yaratılışının olgunlaşma ve onsuz(-laşma) yaşama zamanının geldiğine karar verdiği söylenebilir. Žižek, bu benzetmenin taşıdığı derin dersin: ‘Tanrı’nın insanların gerçekten özgür olabilmek için kendisini dünyaya feda ettiğine; ve artık her bireyin, öteden ahlaki bir müdahale olmaksızın kendi yaşamıyla ne yapacağına karar vermesi gerekliliği’ olduğuna inanıyor. Bu bağlamda, gerçek bir Hıristiyan topluluğu, bu dersi ciddiye alan ve Tanrı’nın “tüm bireyler için dünya çapında özgürleşme” projesini ilerletmeye çalışan bir topluluktur. Žižek açısından bu, elbette, kapitalist ideolojinin baskısından herkesi kurtarmak için sol kanat savunuculuğu anlamına gelir. Tabii bu aynı zamanda, ilahi olanın yerine yeni bir aşkın anlam-lılık ufku için sahte umut sunan kimlik politikasının ikame putlarından uzaklaşmak manasına da gelir.

Sonuç

Peterson ve Žižek, kendi çalışmalarında Tanrı hakkında tamamen farklı sonuçlara varırlar. Ancak burada benzerlikler farklılıklardan daha ilginçtir. Her ikisi de, kelimenin tam anlamıyla bağımsız bir varlık olarak var olan bir Tanrı’ya inanmadıklarını iddia ediyorlar. Her ikisi de yerinde bir Tanrı anlayışının bireysel ve kişisel özgürlüğü desteklediğine inanmakta. Ve hem Peterson hem de Žižek kimlik politikasını nihilizm tehdidine karşı yanlış bir çözüm olarak görüyor; yani aşkın bir anlam kaynağı olmadan, bireyler olarak hareket etmeyi öğrenmemiz gereken bir dünyada edindiğimiz yanlış bir ideolojik güvenlik bulma girişimi olarak…

En belirgin şekilde farklılaştıkları yer, argümanlarının siyasi sonuçları üzerinedir. Peterson, kendi din anlayışının, birçok kişinin “belirlenmiş özgürlük” dediği, klasik liberalizm ve gelenekçiliği desteklediğine inanıyor. Buna karşın Žižek ise, dini düşüncenin daha tutarlı bir yorumunun radikal sol siyasete ve kurtuluş taleplerine sebep olduğuna inanmakta. Bu argümanlardan hangisinin daha makul göründüğünü burada tartmayacağım. Sadece Tanrı’nın ve ilahi olanın siyasetinin yakın zamanda, hiçbir zaman ortadan kalkmayacağının açık olduğunu söyleyeceğim. Bunun sonuçlarını düşünmek, sıkıntılı zamanlarımız için önemli bir görevdir.


Matt McManus, şu anda Tec de Monterrey’de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında Misafir Öğretim Üyesidir. “Sahte Gerekliliğin Üstesinden Gelmek: İnsan Onurunu Uluslar Arası Hukuk’un Merkezi Kılmak” ve “Post-Modern Muhafazakarlık nedir?” kitapların yakında yayımlanacak. Kendisine [email protected] adresinden ulaşılabilir, ya da Twitter’da @MattPolProf’u takip edebilirsiniz.


1 https://quillette.com/2018/07/07/why-should-we-be-good/

2 “Din, Egemenlik, Doğal Haklar ve Deneyimin Kurucu Unsurları” [“Religion, sovereignty, natural rights, and the constituent elements of experience” Psychology of Religion / Archiv für Religionspychologie 28(1):135-180, December 2006 DOI: 10.1163/008467206777832580]

Reference:

1 “Religion, sovereignty, natural rights, and the constituent elements of experience” Psychology of Religion / Archiv für Religionspychologie 28(1):135-180, December 2006 DOI: 10.1163/008467206777832580

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Frankfurt Okulu ve Teslimiyetin Cazibesi – Matt McManus

Önceki Makale

Üç Muhafazakâr Burke’çü: Hayek, Strauss ve Kirk – Bradley J. Birzer