Liberalizm ile Neyi Kastederiz? – Helena Rosenblatt

66 görüntülenme
25 dk okuma süresi
Kualia Analitik Felsefe

Kualia Analitik Felsefe

Çeviri: Fatih Köktemir

Editör: Hasan Ayer

Bugün siyasete dair kullandığımız sözcüklerin birçoğu gibi “liberalizm” sözcüğü de Fransız İhtilali’yle birlikte ortaya çıkmıştır. 1800’lerde ilk türetildiğinde bu sözcük sivil eşitlik, anayasal ve temsili hükümet ile birlikte inanç, mülkiyet ve basın özgürlükleri gibi birtakım temel hak konseptlerini kapsayan karmaşık bir yığındı. Ancak 19. yüzyıl süresince sanayileşen servetin yarattığı eşitsizlikler sonucunda liberalizm ikiye bölündü. Bunun bir kanadı laissez-faire ekonomisini savunuyordu, bu savunu çoğu zaman oldukça radikaldi de. Diğer kanat ise Almanya’da oluşan yeni politik ekonomi fikirlerinden etkilenerek hükümetin yoksullar lehine ekonomiye müdahale etmesini savundular ve kendilerini “sosyal liberaller” yahut “liberal sosyalistler” olarak adlandırdılar. Bu terminolojide bir zıtlaşma görmüyorlardı, aksine bu fikirleri “gerçek liberalizmin” -ki bu ifade 19. yüzyılda sık kullanılmıştır- bir ifadesi olarak görüyorlardı.

Bu sözcüğün ABD’ye gelmesi 1910’ları buldu. Siyaset yorumcusu Walter Lippmann’a göre sözcüğün yayılması kendilerini 1912’de Cumhuriyetçi Progresifler, 1916’da da Wilsoncu Demokratlar olarak adlandıran bir grup reformcu sayesinde gerçekleşti. Bu döneme gelindiğinde Liberalizm kavramı Fransız siyasetiyle olan kavramsal ilişkisinin ötesine evrimleşmiş, Wilhelm Roscher, Bruno Hildebrand ve Karl Knies gibi Alman ekonomistler özellikle “yeni liberalizmin” devlet müdahalesini desteklediği İngiltere’de etkili olmuştu. Britanya Liberal Partisi, liberal gazeteler ve Leonard Hobhouse gibi liberal teorisyenler sayesinde bu yeni liberalizm biçimi yayıldı ve yirminci yüzyılın ikinci on yılına gelinirken bu yeni liberalizmin destekçileri “yeni” ifadesini çıkarıp doğrudan ondan liberalizm diye bahsetmeye başladılar. Savaşın ardından ABD’de yayılan liberalizm de bu liberalizmdi. Woodrow Wilson 1916’da kendisini progresif diye tanımlarken, 1917’de liberal diye tanımlıyordu.

Progresif hareketin önde gelen entelektüellerinden olan ve progresif dergi New Republic’in 1914’teki kurucularından olan Herbert Croly, bu kavramın yayılmasında etkili olmuştur. Oldukça ses getiren The Promise of American Life (1909) kitabında laissez-faire ekonomisinin sert bir eleştirisini yapmış ve devlet müdahelesi lehine güçlü bir argüman sunmuştur. Croly’nin liberal kavramını benimseme sebebinin Britanya’daki liberal hükümet ve sempati beslediği liberal düşünürler olduğu açıktır. 1914’te Croly kendi düşüncelerini liberal olarak tanımlıyordu, 1916’nın ortasına gelindiğinde bu kavram New Republic’teki yazılarda progresif siyaset için kullanılan bir diğer ifadeydi. Nihayetinde, Woodrow Wilson’ın 1908 tarihli Constitutional Government in the United States’inde belirttiği gibi, “Amerikalılar siyaset dillerinin tamamını İngiltere’den almaktaydı.”

Başkan Wilson “liberal” sözcüğünü bir dış politikayı tanımlamak için kullanarak Amerikan başkanları arasında da bir ilke imza atmıştı. Ocak 1917’de yaptığı “Zafersiz Barış” adlı konuşmasında “liberaller ve insanlığın dostları adına konuştuğunu” iddia ediyordu. Paris Konferansı’na giderken “medeniyeti kaostan kurtarabilecek yegâne şeyin liberalizm olduğunu” belirtti.

Liberalizm elbette daima iç siyasetin ötesinde bir şey olmuştur. Liberalizmin Fransa’dan dünyaya ışık tutan geniş bir hareket olduğuyla böbürlenen Lafayette’ten tutun Hindistan’a kadar etkileri uzanan “evrensel bir liberalizmden” çekinen muhafazakarlara kadar liberalizmin uluslararası yayılışının oldukça uzun bir tarihi vardır. Wilson, Paris’e gitmeden önce Genoa’yı ziyaret etmiş ve İtalyan bağımsızlığı ve birliği için savaşan İtalyan devrimci Giuseppe Mazzini’nin anıtına saygılarını sunmuştu. Wilson, Mazzini’nin yazılarını detaylıca okuduğunu, onları rehber aldığını ve savaşın sona ermesinden sonra “Mazzini’nin yaşamının ve düşüncelerinin adanmış olduğunu ideallerin gerçekleşmesine” katkıda bulunmayı umduğunu belirtmişti.

Wilson liberalizmin bir imparatorluk fikriyle iç içe olduğunu şüphesiz biliyordu. Amerikalı progresiflerin rehber edindiği Britanyalı liberallerin çoğu imparatorluğu liberal değerleri dünyada yaymak için bir araç olarak görüyordu. Bu liberallerin bir kısmı bir yandan hem “liberalizmin kökündeki ilkenin öz-yönetim fikrine bağlılık” olduğuna hem de “imparatorluğun liberal bir dış politika olduğuna ve devlet sanatını dünya üzerinde yayacağına” inanıyordu; bu iki düşünce arasında bir çatışma görmüyorlardı. Bu pre-kolonyal liberal diskur ırkçı bir retorik kullanıyordu: “Düşük ırklardan”, “tebaa ırklardan” ve “barbar ırklardan” sıkça söz edilirdi. Her ne kadar -kolonyalizm taraftarlarına göre- “gerçek kolonyalizmin” amacı kolonilerin öz-yönetimini güçlendirmek olsa da bu “düşük ırkların” kendilerini yönetme iznine sahip olmak için ne kadar beklemeleri gerektiği sorusu muğlak bir şekilde yanıtlanıyordu: Ne kadar “medenileştiklerine”, sosyal açıdan ne derece geliştiklerine bakılacaktı. Liberal Parti lideri Herbert Samuel şöyle diyordu: “Bir barbar ırk için en iyisi bir süre boyunca -hatta uzun bir süre boyunca- medeniyetin öğretileri karşılığında öz-yönetim hakkından feragat etmesidir.”

1. Dünya Savaşı yaklaşırken Amerikalı ve Britanyalı liberaller kendilerini ve siyasal geleneklerini Almanya’dakilerden ayırma ihtiyacı hissettiler. 1915’te New Republic’te yayımlanan bir dizi makalede felsefeci George Santayana liberalizm kavramını açıkladı ve İngiltere ile Almanya’daki özgürlük kavramlarının farklarına dikkat çekti. Ona göre İngiltere’de bir meclis hükümeti varken Almanya’da otoriter bir bürokrasi vardı. Almanya’da bireylerin birbirlerine nasıl davrandığını hükümet belirlerken İngiltere’de bireyler kendi kararlarını vermekte serbesttiler. 

Almanya’dan bu şekilde kopuşun sebebi elbette savaşla birlikte gelişen Alman karşıtı hissiyattı. Almanya’nın liberalizmin tarihine olan katkısı böylece unutulurken ve bir kenara itilirken Anglo-Amerikan ittifakı yüceltiliyordu; çok geçmeden Fransa’nın liberalizmin tarihine olan katkısı da minimize edildi. “Liberalizm”, “demokrasi,” “Batı medeniyeti” kavramları eş anlamlı hale geldi, ABD de büyüyen gücü sayesinde bu kavramların en önde gelen temsilcisi ve savunucusu oldu. Bu eşitleme savaştan sonra Amerikan üniversitelerinde verilmeye başlanan Batı medeniyeti dersleri ile güçlendirilmeye ve yayılmaya çalışıldı; böylece ABD’nin ne için savaştığı açıklanmaya çalışılıyordu. Liberalizmin bir siyaset felsefesi olarak ders kitaplarına girmesi 1930’ların sonunu buldu. ABD’deki birçok okulda ders kitabı olarak kullanılan, George Sabine’nin yazdığı A History of Political Thought kitabı liberalizmi bir siyaset felsefesi olarak ele alan ilk kitaptı. 

1920 ve 1930’lar boyunca Avrupalı faşistler ve Naziler bu durumu kabullendi ve kendilerini bu anlatının tam karşısında konuşlandırdı. Önde gelen Alman entelektüeller liberalizmi bir yabancı ideoloji ve Alman kültürünün antitezi olarak gördüler ve onu reddettiler. Onlara göre liberalizm Almanya’nın baş düşmanıydı, bu nedenledir ki Nasyonal Sosyalizmin azizi Moeller van den Bruck “Almanya’da artık liberaller yok” şeklinde sevinç çığlıkları atabiliyordu. Benito Mussolini de benzer şekilde faşizmi “liberalizmin yokluğu” olarak tanımladı; Hitler ise Nazizm’in nihai hedefinin “liberalizmin birey konseptini yok etmek” olduğunu belirtti. Liberalizmin Fransızlara ve Almanlara ait olmayan bir şey olduğu iddiasını çürüten ise Guido de Ruggiero’nun History of European Liberalism adlı kitabıydı. Ruggiero’ya göre liberalizm krizi Avrupa’da hiçbir liberal geleneğin olmadığı anlamına gelmiyordu; Anglo-Sakson liberalizmin öneminin hakkı verilirken, İtalyan, İngiliz, Alman ve Fransız liberalizm biçimlerinin her birine birer bölüm ayrılmıştı.

Liberalizm kavramının ABD ile ilişkilendirilmesine bakarak liberalizm kavramının ne olduğuna dair bir görüş birliğinin olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Örneğin, liberalizm demokrasiden farklı olup olmadığına, hükümetin ekonomideki rolünün ne olması gerektiğine dair konularda farklı fikirler vardı. New Republic çevresindeki progresifler kendilerini liberal olarak tanımlarken, laissez-faire ekonimisinin oldukça radikal bir biçimini savunan İngiliz felsefeci Herbert Spencer’ın düşüncelerine benzer şeyler savunan Herbert Hoover da kendisini liberal olarak tanımlıyordu. Hoover liberalizmin temelinin bireysel özgürlüğün korunması olduğunu söylüyor, devletin ekonomiye olabildiğince az müdahale etmesi gerektiğini savunuyordu. Başkan olduğunda 1929’deki piyasa çöküşü gerçekleşti ve Büyük Buhran başladı, yine de Hoover laissez-faire yanlısı liberalizmi 1940’larda da savunmaya devam etti. 

Kıta Avrupası’nda liberalizmin laissez-faire ekonomisi anlamına geldiğini ve başka bir liberalizmden bahsedenlerin önüne “progresif” gibi ifadeler eklemesi gerektiğini savunan güçlü sesler vardı. Liberalism adlı 1927 tarihli kitabında Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises bu semantik tartışmaları eleştirdi. Ona göre gerçek liberalizm, insani amaçlar ile ilgili değildi – bunlar ne kadar soyluca olursa olsun-. Liberalizmin tek hedefi insanların maddi refahını ilerletmekti. Temelindeki kavramların ilki özel mülkiyetti, bunun ardından özgürlük ve barış geliyordu. Bunların ötesindeki her şey, Mises’in hor gördüğü “sosyalizmdi.” Liberalizmin insani değerleri veya iyiliği yaymakla ilgili olduğunu düşünenler “sahte liberallerdi.”

Bundan kısa bir süre sonra Amerikan felsefeci John Dewey, kavramın progresif anlamını yerleştirmek için büyük bir çaba sarf etti. Dewey doktorasını 1884 yılında John Hopkins Üniversitesi’nde yapmış, burada ekonomist ve Progresif hareketin liderlerinden Richard Ely’den dersler almıştı. 1914’te Dewey New Republic’in düzenli yazarlarından biri haline geldi. Uzun kariyeri boyunca kırktan fazla kitap, birkaç yüz de makale yayımladı.

Dewey bu eserlerinde liberalizmin “iki akımından” bahsediyordu. Bunlardan biri daha insancıl ve dolayısıyla devlet müdahalesi ile sosyal yasamaya daha açıktı. Diğeri ise büyük sanayiye, bankacılığa, ticarete ve dolayısıyla laissez-faire ekonomisine bağlıydı. Dewey, Amerikan liberalizminin laissez-faire ve “bireycilik gospeli” ile hiçbir ilgisinin olmadığında ısrarcıydı. Ona göre Amerikan liberalizmi “özellikle akıl ve karakter bakımından hürriyetçiliği ve cömertliği” temsil ediyordu. Amacı da eşitliği güçlendirmek ve hükümetin desteği sayesinde plütokrasiye karşı mücadele etmekti. 

Liberalizmin bu anlamının Amerika’da yayılmasını sağlayan kişi Franklin D. Roosevelt’ti. Kendisinden önce gelen liberaller gibi Roosevelt de ahlaki olarak üstünlük iddiasındaydı: Ona göre liberaller cömertliğe ve toplumsal akla inanırdı. Toplumun iyiliği için fedakarlık yapmaya gönüllülerdi. Başkanlık yaptığı yıllar süresince Roosevelt, insani iş birliğinin öneminden sıkça bahsetti: “Bir liberalin inancı, insanların birbirlerine yardım etmelerinin etkili olacağına inanmaktı.”

Roosevelt ayrıca liberalizm ile Demokrat Parti arasında günümüze kadar uzanan bağı güçlendirdi: “Liberal parti, bireylerin bireyler olarak çözüm bulabileceklerinden daha büyük koşullar ve problemler ortaya çıktığında bu yeni çözümleri bulmanın hükümetin görevi olduğuna inanır; muhafazakar parti ise tam aksine inanmaktadır; onlara göre hükümetin müdahalesine gerek yoktur.” 

Roosevelt’in liberalizmi tanımlama biçimi Britanyalı ekonomist, sosyal reformcu ve Liberal Parti mensubu William Beveridge’inkine benziyordu. Beveridge’in 1942 tarihli raporu savaş sonrası İngiliz refah devletinin temelini oluşturmuştu. 1945 tarihli Why I Am a Liberal adlı yazısında şöyle diyordu: “Hürriyet, devletlerin keyfi güç özgürlüğünden başka bir şeyi ifade eder. Liberalizm, yokluk, yoksulluk gibi toplumsal kötülüklerin ekonomik köleliğinden özgür olma anlamına gelir; her türlü keyfi güçten özgür olma anlamına gelir. Aç olan bir kişi, özgür değildir.” 

Öte yandan Mises’in öğrencisi olan Friedrich Hayek, Beveridge ve Roosevelt’in liberalizm kavramlarını sert bir şekilde eleştirdi. 1931 yılında London School of Economics’e geldi, burada FDR stili liberalizmin oldukça sert bir eleştirmeni haline geldi. Kıta Avrupası’ndaki gelişmeleri korkarak takip eden Hayek, “kolektivist deneylere” atılmanın ülkeleri faşizme kaydıracağı konusunda uyarılarda bulundu ve devlet müdahalesine karşı çıkan “eski liberalizme” geri dönüşü savundu. Bu konudaki pozisyonu gittikçe daha da radikalleşti. 

Hayek oldukça popüler hale gelen eseri Road to Serfdom’u 1944’te yayımladı. Bu kitapta şöyle diyordu: “Şu acı gerçeği belirtmek gerekiyor ki Almanya’nın kaderini yaşama tehlikesi içindeyiz.” Hayek’e göre liberal sosyalizm kendi içinde iki zıt terimi barındırıyordu. Devletin görevi cömert olmak değil bireyin özgürlüğünü korumaktı. Batı medeniyeti “bireyci bir medeniyetti.” Gerçek liberal ilkeler İngiliz bireyciliğinden gelmekteydi. Liberal sosyalizm ise Bismarck’ın danışmanlarının düşüncelerinden meydana gelmiş, Almanya menşeili bir üründü ve Batı medeniyeti için bir tehlikeydi. Nihayetinde “köleliğe” ve “totalitaryanizme” -bu kavram o zaman için oldukça yeniydi- yol açacaktı.

Bu çabalara rağmen yalnızca iki yıl sonra Hoover, mağlubiyeti kabul etti. Hoşnutsuzluğunu belli etse de şöyle dedi: “Liberal kavramını artık kullanmıyoruz. Bu kavram kirletilmiştir. … Liberalizm insanların hürriyetini artırmak için oluşmuştu, özgürlüğü kısıtlamak için değil. Dolayısıyla bürokrasinin genişlemesine, sosyalizme ve sosyalizmin türevlerine karşıydı.” Benzer bir şekilde Cumhuriyetçi senatör Robert Taft da 1948 tarihli bir konuşmasında “Bir zamanlar anlamı açık bir Anglo-Sakson sözcük olan Liberal kavramının artık bütün önemini yitirdiğini”, mevcut hükümetin kullandığının aksine “cömert anlamına değil özgürlük yanlısı kişi anlamına geldiğini” belirtmiştir. Hayek de nihayetinde bu sözcüğü kullanmayı bırakmıştır. 1950’de Şikago Üniversitesi’ne geçmiş, burada hocalık yapmıştır. Buradayken Amerikalı ekonomist Milton Friedman ile birlikte daha sonra kendilerine liberteryen diyecek olan kişilere ilham kaynağı olmuştur. Günümüzde, Hayek’in takipçileri kendilerini gerçek –“klasik” veya “ortodoks”- liberaller olarak adlandırırken, Hayek birçok kez kendisine “tutarlı liberal”, “neoliberal” veya “radikal liberal” demişti.

Yüzyılın ortasına gelindiğinde Dewey’in liberalizmi de Hayek’in liberalizmi de “Amerikan mezhebi” haline gelmişti. Lionel Trilling, The Liberal Imagination adlı kitabının önsözünde liberalizmin Amerika’da “yalnızca baskın gelenek olmakla kalmayıp, var olan tek entelektüel gelenek haline geldiğini” söyler.

Liberalizm, başlangıcından beri tartışmalı bir kavramdı. Bugün olduğu gibi liberalizmin eleştirmenleri her zaman onun dini, aileyi ve toplumu yok ettiğini, ahlaki açıdan gevşek ve hedonist olduğunu belirtmiştir. Liberalizmin savunucuları da bir o kadar güçlüydü: Onun özgürlüğü, eşitliği ve toplumun iyiliğini temsil ettiğini düşünüyorlardı. Fakat liberaller bu ilkelerin nasıl pratiğe döküleceği konusunda sıklıkla fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Liberalizm hangi alanları kapsamalıdır? Hangi özgürlükler güvence altına alınmalıdır? Devletin ekonomideki rolü ne olmalıdır? 

Tarih bize liberallerin hep farklı isimlerle karşımıza çıktığını ve yeni siyasal ve toplumsal koşullara yeni yanıtlar bulduklarını gösterir. Bu liberallerin bazıları kendilerine “progresif”, bazıları da “sosyalist” demiştir. Bu kavramlar arasındaki sınırlar belirsiz, anlamlar da muğlaktır. Eğer liberalizmin hikayesinden çıkarılacak bir ders varsa o da liberallerin en güçlü olduğu zamanların, “gerçek liberalizmin” ne olduğuna dair tartışırken dahi otoriter liderlere ve demagoglara karşı bir araya geldikleri zamanlar olduğudur.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Kymlicka’nın Çokkültürlü Yurttaşlığı – George Iordanou

Önceki Makale

“Hoşgörü Paradoksu” İfade Özgürlüğüne Karşı Çıkmak için Neden Bir Mazaret Teşkil Etmez?