/

Michael Oakeshott ve Post-Modern Muhafazakârlığın Entelektüel Kökleri – Matt Mcmanus

288 görüntülenme
32 dk okuma süresi
Aliberk Akbulut

Aliberk Akbulut

Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar Arası İlişkiler mezunu. botanik, tarih, felsefe ve özel olarak siyaset felsefesi’yle ilgilenir. Film ve çizgifilm izlemeyi sever.

Çeviri: Aliberk Akbulut ve Mehmet Güldal

Muhafazakar olmak… bilineni ve aşina olunanı bilinmeyene, denenmiş olanı denenmemiş olana, gerçeği gizeme, diili olanı olası olana, sınırı belli olanı sınırlanmamış olana, yakını uzağa, kafiyi gereğinden fazla olana, pratik olarak elverişli olanı mükemmele, ve şu an-daki neşeyi hayalî bir mutluluğa tercih etmektir.  –– Michael Oakeshott – Muhafazakâr Olmak Üzerine

              Tarihçi Perry Anderson, London Review of Books’daki “Yüzyılın Sonunda Uzlaşmaz Sağ” başlıklı ufuk açıcı makalesinde Michael Oakeshott’ı yirminci yüzyılın dört büyük sağcı düşünüründen birisi olarak kaydetti. Anderson, diğer üç düşünürün (F.A. Hayek, Leo Strauss, ve Carl Schmitt) Batı dünyasının iyi eğitimli halkı arasında iyi bilinmesine rağmen, Oakeshott’ın bir şekilde anlaşılması zor ve nüanslı bir figür olduğunu kabul etmekte. Bu oldukça talihsiz bir durum. Çünkü, Oakeshott’ın’un fikirleri sadece meziyetleri açısından son derece ilginç olmakla kalmadı, aynı zamanda postmodern muhafazakârlığın ortaya çıkışını öngörmede de zamanının çok ötesindeydi.

Oakeshott’ın Yaşamı ve Düşüncesi

Yüzeysel olarak ele aldığımızda, Oakeshott’ı postmodern muhafazakârlığın öncüsü olarak nitelendirmek tuhaf görünebilir. Günümüzün polemikçi düşüncesi, sıklıkla keskin suçlamalar ve partizan iğneleyiciliğiyle karakterize olurken, Oakeshott her zaman tarafsız bir akademisyen modeli olmuştur. İngilizlere özgü ısırıcı bir alaya alma ve küçümseyici bir nükte eğilimine kapıldığını yerlerde bile, Oakeshott’un çalışmaları yansız ve merak uyandırıcıydı. Dahası hayatı İkinci Dünya Savaşı’nın kıyamet olayları ve onu takip eden Sovyetler Birliği ile destansı ideolojik rekabet tarafından şekillenmiş olmasına rağmen, Oakeshott abartı veya gösteri patlamalarına düşkün bir kimse değildi. Bununla birlikte, postmodern varyantların bugünlerdeki yükselişini öngören belirli türden bir muhafazakarlık, onun epistemolojik ve ahlaki yöneliminde bulunabilir.

              Michael Oakeshott, sosyalist bir memurun oğlu olarak 1901’de doğdu. Daha bir delikanlıyken Cambridge Üniversitesi’ne kayıt yaptırdı; burada tarih üzerine çalıştı ve İngiliz idealistlerinin felsefi teorilerine ilgi duymaya başladı. O dönemde bu yazarlar, kendisi bir sosyalist olan Bertrand Russel tarafından yönetilen mantıksal pozitivistler tarafından şiddetli eleştirilere maruz kaldılar. Oakeshott daha sonra idealistlerin baş döndürücü ve dik kafalı Hegelci mecazlarından kopmuş olmasına rağmen, Hegelcilerin tarihe, tikelliğe ve özelliklede ‘faydacı-utalitarian-düşün’e yönelik eleştirilerine dair tüm bu vurgularına sempati duymaya devam etmiştir. Oakeshott, Oxford ve London School of Economics’te akademik görevler üstlenmesinden evvel İkinci Dünya Savaşı’nda görev aldı. 1960’lar ve 1980’ler boyunca, içinde 1962’de “Siyasette Rasyonalizm ve Diğer Denemeler” ve 1975’de “İnsan Davranışı Üzerine” dâhil olmak üzere, kendisini dünyaca ünlü yapan siyasi çalışmalarını yayımladı; ve 1990 yılında 89 yaşında hayata gözlerini yumdu.

              Oakeshott, tüm yaşamı boyunca, rasyonalist faydacıların/yararcıların (utilitarianism) güttükleri büyük amaçları ve yirminci yüzyılın ortalarındaki refah devleti genişlemesiyle mücadele etti. Klasik faydacılık/yararcılık (utilitarianism), Jeremy Bentham ve takipçilerinin çalışmalarından kaynaklanmıştır; bu açıdan bütünüyle rasyonel bir ahlak “bilimi” kurmayı amaç edinmişlerdir. Bentham’a göre, tüm ahlaki problemler, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen (ahlaki) failler için hazları en üst düzeye çıkaran ve acıları da en aza indiren şeylere ilişkin ampirik gerçeklere başvurularak çözülebilir. Buna karşılık, bu basit hesaba indirgenemeyecek tüm ahlaki akıl yürütme biçimleri ise, Bentham tarafından çoğu kez saçma olduğu için reddedilmiştir. Faydacılık/Yararcılık (utilitarianism) serpilip geliştikçe, hızla radikal ve keskin bir politik mizaç kazandı. John ve Harriet Taylor Mill gibi figürler, önde gelen erken oy hakkı savunucularıydı; ve Oakeshott’ın yaşadığı süre boyunca, H. L. A. Hart gibi yazarlar geylere ve lezbiyenlere karşı ayrımcılığı sona erdirmek amacıyla kampanyalara katılmaya başladılar. Tüm bunlarla eş zamanlı olarak da birçok faydacı/yararcı (utilitarian), muhafazakârın fayda maksimizasyonu cinsinden düşündükleri değişim’i önlemek adına yaptıkları tüm çabaları küçümsediğini ifade etmiştir. Bu durum, Mill’in 1866’da Muhafazakar Milletvekili John Pakington ile bir Parlamento tartışması sırasında dile getirdiği, Muhafazakarlara karşı yöneltilen ünlü ve bir o kadar kötü şöhretli karakterizasyonunda güzel bir şekilde ifade edilir:

“Muhafazakarların genellikle aptal olduklarını asla söylemedim; benim demek istediğim, aptal insanların genellikle Muhafazakar oldukları. Bunun o kadar açık ve yadsınamaz bir gerçek (ilke) olduğuna inanıyorum ki, neredeyse hiçbir Beyefendi’nin bunu inkar edeceğini pek sanmıyorum.”

Bu türden (şeyleri) rasyonelleştirici reformcuların etkisi, savaş sonrası nüfuzu iyice artan İşçi Partisi’nin genişleyen bir İngiliz Refah Devleti inşa etme çabalarında görülmüştür. 1942 yılında Beveridge Raporundan başlanarak, devletin tüm vatandaşların refahını güvence altına alarak genel faydayı maksimize etme sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine dair artan bir anlayış oluştu. Gelenek ve tarih, bireysel sorumluluğa yapılan vurgudan bahsetmiyorum bile, ya görmezden gelinecek ya da bir kenara atılacaktı, ve teknokratik bürokratlar, faydayı en etkin bir şekilde maksimize edip etmediklerini belirlemek için tüm sosyal politikaları ve uygulamaları rasyonel biçimde değerlendireceklerdi.

Bununla mücadele etmek adına Oakeshott, Richard Rorty’nin en post modern anlarında/dönemlerindeki haline muhalif olan bir epistemolojik ve ahlaki bir bakış açısı geliştirmiştir. Oakeshott, faydacılar/yararcılar (utilitarians) tarafından kullanılan akıl yürütmenin pek çok açıdan fazlasıyla rasyonel olduğunu reddetmedi; bu türden bir akıl yürütme tüm ahlaki soruların, mutlak tarafsızlık ve titizlikle uygulanan hedonistik bir analiz yoluyla cevaplanabileceğini öne sürer; fakat Oakeshott, böylesi bir akıl yürütmenin yaşamlarımızın duygusal temelleri için son derece yıkıcı olabileceğini savunmuştur. Birçok insanın kendi kültürel tarihlerinin bir parçası olarak ortaya çıktıkları için geleneklere irrasyonel bir bağlılığı olsa bile, faydacı/yararcı (utilitarian) mantık faydayı maksimize ettiği gösterilemeyen gelenek ve göreneklere çok az önem veriyordu. Böyle bir rasyonalizmin aksine, Oakeshott, bir tikelliğe ve tarihsel olarak (aşama aşama) ortaya çıkan bir yaşam biçimine bağlılığımıza dayanan gelenekçi bir akıl yürütmenin çekiciliğini, albenisini ve önemini vurgulamıştır. Bunlar hiçbir zaman rasyonalistik biçimde tam anlamıyla açıklanamazlar, ve kesinlikle tümel olana dair olamazlar (çn: yani genel, tümel-evrensel ilkelere sahip değillerdir). Bunlar katı biçimde rasyonel bir temele sahip değilmiş gibi görünseler bile, esasen içinde yaşadığımız gelenek-göreneklere ve sıkı biçimde bağlı olduğumuz pratiklere olan duygusal bağlarımıza dayanmaktadır.

Başka uluslara mensup insanların kaygılarından ziyade kendi ulusuna mensup insanların kaygılarına daha fazla manevi ve ahlaki ağırlık verme pratiğinin kendisini düşünelim; bir Faydacının/Yararcının (utalitarian) hiper-rasyonalist perspektifinden, bu pratik, aşırı ve batıl bir irrasyonalizmi yansıtan, dünyaya ilişkin oldukça taraflı ve eksik bir tavır ve bakış açısıdır. Ve, sadece en fazla sayıda insan için en büyük mutluluğu en üst düzeye çıkarmakla ilgileniyorsak, aynı ulus devlete ait olmak gibi tamamen keyfi faktörlere kayda değer bir ahlaki ağırlık yüklenemez. Gerçekten de, Peter Singer gibi çağdaş faydacıların argümanı da tam olarak budur:

Buna karşılık, Oakeshott, çoğumuzun ahlak’ı (morality) bu şekli ile arzu etmediği ve hatta düşün(e)meyeceği konusunda kesinlikle ısrar etmiştir. Çünkü, dünyaya son derece özel, mahalli, belirli ve tikel kültürlere gömülü olarak geliyoruz, ve güçlü bir şekilde bağlı olduğumuz (tikel) gruplara özgü geleneksel pratiklerde bulunuyoruz. Söz konusu birçok pratiğin çok azının rasyonel temeli olabilir; örneğin, belirli bir bayrağı dalgalandırmak veya milletimizin başarılarıyla bu başarılara katkıda bulunmadığımız halde gurur duymak gibi… Her şeye rağmen tüm bunlar, hayatın kendisine daha büyük bir anlam hissi katarlar. Bağlı olduğumuz bu pratikleri rasyonalize etmek, insanları kimliklerini stabilize eden şeylerin çoğundan ve ahlaki açıdan neyin daha değerli olduğu yönündeki algılarından mahrum bırakacaktır.

Oakeshott, çalışmasında hemen hemen aynı noktaları biraz farklı bir tarzda formüle eder [https://voegelinview.com/the-politics-of-faith-pt-1/]. “The Politics of Faith and the Politics of Skepticism”. Oakeshott makalesinde rasyonalizm ile mukayesesini yaptığı gelenekçi (traditionalist) akıl yürütme biçiminin bir tür “inanç”a dayandığını kabul etmektedir. Kendi geleneklerimizden türeyen bu pratiklere ve fertlere ahlaki ve manevi olarak ayrıcalık tanırız, çünkü bunlar bize bir değişmezlik ve güvenebileceğimiz bir kararlılık duygusunu sağlamaktadır. Oakeshott, bir muhafazakârın “bu şey ne anlama geliyor” diye sorarken,  bir ilericinin ise rasyonel biçimde “bu şeyin Ne olduğunu? (Nedir?)” soran kişi olduğunu savlayan Russell Kirk argümanını yineler. Oakeshott, geleneklerden kaynaklanan pratiklerin saf akılla savunulamayacağını kabul eder; fakat bu onların temel özellikleri (ve erdemleri) değildir. Gelenekler, geçmişle bir süreklilik kurmamıza yardımcı olur ve böylece şimdi ve gelecekte bilinen ve aşina olunan şeyleri vurgulamaktadır.

Karşılaştıracak olursak, şüphecilik siyaseti, inanç ve alışkanlarıklarımızdan kaçının rasyonel anlamda epistemik veya normatif bir temele sahip olmadığını göstererek, sürekli olarak bugünü-şimdiyi eleştirmek zorundadır. Politik açıdan bu durum, şüpheci rasyonalistleri (skeptical rationalists), geleneklerin kendi akıl yürütme anlayışlarına uygunlukları gösterilemediği hallerde hükümsüz olduklarını ve geçersiz kaldıklarını talep etmeye götürmektedir. Oakeshott’ın Siyaset’te Rasyonalizm’de belirttiği üzere:

“Rasyonalist için siyaset her zaman o anın (şimdi) duygusuyla/hissiyatıyla sorumlu tutulur. Rasyonalist, koşulları, kendisine (o an içinde doğan) problemleri sağlaması için bekler, fakat bu problemlerin çözümünde yine aynı koşulların yardımını reddeder. Bir toplum ile bu toplumun tarihindeki her bir uğrağında gereksenen ihtiyaçlarının (ya da duyumsanan mahrumiyetin) karşılanmasını korumak adına her şeyin yapılmasına izin verilmesi durumu Rasyonalist açısından bir parça mistisizm ve safsata olarak görünmek zorundadır. Ve izlediği politikalar, aslında, (tarih ve gelenek içinde) duyumsanan mahrumiyetin egemenliğinin kabul edilmesiyle toplumun yaşamı içinde sürekli olarak yaratılan bu pratik muammaların rasyonel bir çözümünden ibarettir. Böylece, siyasal yaşam, her biri “akıl”ın kullanılmasıyla üstesinden gelinecek birbirini takip eden bir dizi krize dönüştürülür. Her nesil, ve pek tabii, her yönetim sonsuz olasılığın boş sayfasını önünde açmış olarak görmelidir. Ve eğer tesadüfen de olsa bu tabula rasa, geleneklere bağlı ataların akıl dışı karalamaları tarafından tahrif edilmişse, o zaman Rasyonalist’in ilk görevi onu güzelce temizlemek olmalıdır; Voltaire’in belirttiği üzere, iyi ve yararlı yasalara sahip olmanın tek yolu, mevcut tüm yasaları yakıp yeniden başlamaktır.”

Sonuç: Oakeshott ve Postmodern Muhafazakarlık

              Marksist edebiyat teorisyeni Terry Eagleton, 1996 tarihli Postmodernizm’in Yanılsamaları adlı kitabında şunları kaleme aldı: “O halde, postmodernizm Tarihten sakınmakla birlikte, genel olarak tarihe şevk ile yaklaşmaktır. Tarihselleştirme olumlu bir hamledir ve bu hamlenin yoluna dikilen de Tarihtir. Ama post modernizm tarihselleştimenin ipso facto (yalnız bu nedenle, eylemin doğası gereği) radikal bir hamle olduğuna gerçekten inanıyorsa, bunun kesinlikle hatalı olduğunu söyleyebiliriz. Bu hata tarihselleştirmenin büyük ölçüde sol düşünceye ait olduğunu varsaymasından kaynaklanır ki, durum hiçbir şekilde böyle değildir. Edmund Burke’lere, Michael Oakshott’lara ve Hans-Georg Gadamer’lere bu dünya hakkında, olayların ancak kendi tarihsel bağlamlarında anlaşılabileceğini söylemeniz gerekmez. Bütün bir liberal ya da sağ-kanat düşünürler silsilesi açısından, tarihsel bağlama, benliğin kültür aracılığıyla kalıba dökülme biçimlerine, geleneğin bilinçaltıyla algılanan sesine, yerelin ya da özel durumun gücüne duyarlı biçimde uyum göstermek, bu düşünürlerin radikallerin bunaltıcı tarih-dışı rasyonelliği olarak gördükleri özelliğini geçersizleştirmeye çalışmalarının bir yolu olagelmiştir. Burke’ün eski adetlere, saygıdeğer göreneğe ve çok eskiden kalan mirasa başvurması, bu anlamda, çağdaş pragmatizmin bizim kabul gören toplumsal pratiklerimize başvurmasıyla aynı şeydir; bunu yaparken birincisinin aklında Lordlar Kamarası, ikincisinin aklında beyzbol ve serbest girişimcilik olsa bile bu böyledir. Bu iki düşünce okulu için de tarih ­–ki bununla yaklaşık şöyle bir şeyi kastederler: ‘şu an yaptığımız şeyleri yapar hale gelme tarzımız ve bunları çok uzun bir süredir yapıyor olmamız’– kendi içinde bir rasyonellik biçimidir, evrensel özgürlük ve ya adalet gibi yavan nosyonlardan kıyaslanamayacak ölçüde üstündür.” Eagleton, Terry. (2011). Postmodernizmin Yanılsamaları. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

              Eagleton’ın postmodern kuramsallaştırmanın belirli türden bir muhafazakarlıkla tuhaf bir şekilde örtüşmesi hususundaki gözlemi, canlandırıcı ve çok edici çıkarımlarına rağmen büyük ölçüde göz ardı edildi. Belki de bunun nedeni, Eagleton’ın başvurduğu Oakeshottçu muhafazakarlığın o zaman için geçmişten bir kalıntı gibi görünmesiydi. 1990’lara gelindiğindeyse, Oakeshott’ın kendisi sağcı entelektüeller arasında bir tuhaflık ve garabet olarak görülüyordu. Oakeshott açıkça son derece bilgili ve zekiydi, mamafih onun anti-rasyonalizmi ve “inanç” siyasetine ve gelenekle kurulan duygusal bağlılığa yaptığı vurgu, çağın ruhuna uygun olarak bir çeşit batıl inanç gibi algılanıyordu. F.A. Hayek ve Milton Friedman gibi iktisadi bakış açılı neoliberaller, reformlarına genellikle rasyonalist bir nitelik kazandırmaya hevesli olan Margaret Thatcher gibi muhafazakar politikacıların beğenisine daha uygun kaçmaktaydı.  Oakeshott ise, neredeyse tamamına tanık olduğu yüzyılla birlikte kaybolmaya mahkûm olan, ve daha eski bir çağdan kalma saygıdeğer bir antik-eser gibi algılanabilirdi.

Tarih elbette tartışmaya açık bir şekilde bu şımarık kibri çürütmüştür. Oakeshott’un düşüncesi artık geçmişin bir heyulası değil, muhafazakarlığın postmodern geleceğinin bir öngörüsü gibi görünmektedir. Oakeshott, bilhassa, muhafazakarlığın temelinin nihai olarak bir tür rasyonalizmde ifade olmadığını savunmuştur. Bunun sebebi, gelenekçi (traditionalist) akıl yürütmenin bize, oldukça ısrarcı şüpheciliği ve dünyayı olduğu gibi saf hali ile bilme arzusuyla, hayatımızdaki anlamlı bağlılıklarımızı her koşulda ve zamanda yok edebilen rasyonalizmden daha büyük bir duygusal tatmin hissi kazandırmasıdır. Gelenekçi (traditionalist) akıl yürütme, bize gerçekte var olmayan, ancak pratik edimlerimize ve taahhütlerimize yansıyan bir tarihsel sabitlik ve kimlik duygusu sağlar; ve buna “ulus” gibi gruplara olan bağlılıklarımız da dâhildir.  Bunlar son derece keyfi olabilirler, ancak yine de kim olduğumuza ve bizim gibi eyleyen insanlara ne borçlu olduğumuza dair algımızı nasıl kurduğumuz anlamına gelirler. Bu, Oakeshott için neredeyse insanlık dışı bir bakış açısı olan rasyonalizmden çok daha büyük bir anlam duygusu sağlamaktadır.

Şüphesiz bu görüşler, aklın tarih ve geleneklerle kıyaslandığında acizliğini ve güçsüzlüğünü vurgulamaya benzer şekilde hevesli olan birçok postmodern teorisyenin metinlerini de yansıtıyor. Belki de en belirgin benzerlik uğrağı Michel Foucault ve Jean-François Lyotard’ın çalışmalarıdır. Her iki yazar da bir “evrensel ahlaki akıl” formüle etmeye çalışma projesinin başarısız olduğunu vurgulamıştır. Bilakis, farklı toplumların ve geleneklerin kişisel ve politik ahlakı kavradıkları tarihsel açıdan olumsal biçimleri analiz etmeliyiz; tabii bu biçimleri tüm yerlerde ve tüm zamanlarda geçerli olan kibirli rasyonalist bir standart temelinde sorgulamaya çalışmaksızın… Oakeshott, söz konusu postmodernlerin bu gibi epistemik ve ahlaki görüşlerden çıkardıkları radikal politik implikasyonlarla aynı fikirde olmazdı, ancak felsefi düşüncesi büyük ölçüde bu insanlarla uyumluydu.

              Hepsinden önemlisi, Oakeshott günümüzdeki birçok postmodern muhafazakârın görüş ve pozisyonlarını öngörmüştür: Örneğin, postmodern muhafazakarlar, nereden geldiklerine ve nereli olduklarına bakılmaksızın tüm bireylere karşı ahlaki yükümlülüklerimiz olduğunu vurgulayan kozmopolit “elitlerin” kuramsallaştırdığı akılcı argümanlara güvenme konusunda çekingendirler. Buna karşın, Donald Trump ve Victor Orban gibi politikacılar, kendilerinin temel ahlaki yükümlülüklerimizin her koşulda bizim gibi görünenlere ve bizim gibi davrananlara yönelik olacağına inanan “milliyetçiler” olduklarını vurguluyorlar. Tabii ki de, bir rasyonalist, bu faktörlerin son derece keyfi olduğu karşılığını verebilir. Latin Amerikalı veya Suriyeli mültecilerin ciddi oranda şiddet riskiyle karşı karşıya kaldıkları, oldukça istikrarsız ülkelerde doğmaları olgusunun tamamen tesadüfi olması gibi, bir kimsenin Amerikalı veya Macar olarak doğması da tamamen tesadüfidir.

              Yine de, bu faktörler Oakeshott’un da haşır neşir olduğu aynı nedenlerle postmodern muhafazakarlar açısından da oldukça önemlidir. Çok az ortak noktamız olan bireylerle yakından ilgilenmemiz konusundaki ısrarlılık, dolaylı ve örtük olarak geleneksel pratikleri, ve bunların sağladıkları kimlik, aidiyet ve anlam duygusunu sürdürme ısrarıdır—ki bu evrensel yükümlülüklerimizin yanında, en iyi ihtimalle ikincil bir endişe olur. Kimin hangi millete ait olduğu gibi keyfi faktörlere niçin bu kadar fazla ahlaki anlam yüklediğimizi sorguladığımız o şüpheci yasa ve ihtiyati tedbir ile birlikte, “tanıdık olmayanı”, “bilinmeyeni” cemiyetimize doğrudan kabul ettiğimiz böyle bir rasyonalist vurgu, postmodern muhafazakâr dünya görüşünü istikrarsızlaştırmaktadır. Tam bu nedenle, postmodern muhafazakârlar, mümkün olan her yerde bu türden görüş ve savlarla mücadele etmeye kararlıdırlar.

Matt McManus, şu anda Tec de Monterrey’de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında Misafir Öğretim Üyesidir. “Sahte Gerekliliğin Üstesinden Gelmek: İnsan Onurunu Uluslar Arası Hukuk’un Merkezi Kılmak” ve “Post-Modern Muhafazakarlık nedir?” kitapları pek yakında yayımlanacak. Kendisine [email protected] adresinden ulaşılabilir, ya da Twitter’da @MattPolProf’u takip edebilirsiniz.

Makalenin aslı: https://quillette.com/2019/05/25/michael-oakeshott-and-the-intellectual-roots-of-postmodern-conservatism/

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Makale

Jules Henri Poincaré – Internet Encyclopedia of Philosophy